Çarşamba , Haziran 29 2022
Anasayfa / Makaleler / TOPKAPI’DAN BEŞTEPE’YE

TOPKAPI’DAN BEŞTEPE’YE

(Article 039-10.11.2014)

Şu an İstanbul Üniversitesi bahçesinde yerde yatık vaziyette duran yaklaşık bin beş yüz yıllık bir sütunun üzerinde oturarak bu yazıyı yazıyorum. Bin beş yüz yıl ne demek biliyor musunuz? Alparslan henüz Malazgirt’in kapılarını açıp Anadolu’ya girmemişti. Selçuklu Devleti yıkılmamış, Osmanlı Devleti henüz kurulmamıştı. Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan Kostantiniyye henüz Fatih tarafından zapt edilmemişti. Kristof Kolomb Amerika kıtasını henüz keşfetmemişti.

İşte biz bu kadar kadim topraklar üzerinde yaşama şansına sahip ender toplumlardan birisiyiz. Taksim’deki Topçu Kışlası’nı park yapmak için yıkan İsmet İnönü gibi ufuksuz idareciler, cami ve külliyeleri üç kuruş beş paraya nalbantlara ve celeplere satan Cumhuriyet kadroları, ayakkabısı çamur oldu diye Pamukkale ören yerinde bulunan Hierapolis Antik Kenti’nde nekropolden geçen 2 bin yıllık tarihi yolun üzerine asfaltla kaplatan 12 Eylül döneminin Devlet Başkanı Kenan Evren gibi darbeci paşalar yüzünden biz koca bir Anadolu ve Türk tarihini cahilliklere ve aptallıklara kurban etmedik mi?

Ankara’da bu devletin şanına yakışır yeni bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı inşa edildi. Mimarlar Odası denilen kurumun yöneticileri hemen çıktı ve kendi kurumlarının amblemini görmezden gelip bu sarayı alaturka tuvalet taşına benzetti. Bu bina kendi zihniyetlerindeki birisi tarafından yaptırılmış olsaydı adına methiyeler düzer, yere göğe sığdıramazlardı. AK Parti ve Erdoğan düşmanlığının en son örneğini yaşıyoruz. Mimarlar Odası’nın tüm yöneticilerine sesleniyorum. Yurt dışından ödül almış kaç tane Türk mimarımız var? Ben cevaplayayım; sadece on, on beş kişi. Turgut Cansever, Ertan Çakırlar, Sedat Hakkı Eldem, Çelik Gülersoy, Sedat Gürel, Nail Çakırhan, Behruz Çinici, Cengiz Bektaş, Han Tümertekin, Emre Arolat ve birkaç kişi daha. Hadi bu isim listesine ABD ve İngiltere’de çeşitli ödüller kazanmış on kişiyi daha ilave edelim, fazlası yoktur. Ödül alan mimarlarımızın mimari tasarım anlamında ortak özellikleri nedir biliyor musunuz? Bu mimarların neredeyse tamamı eserlerinde Anadolu Selçuklu ve Osmanlı mimarisindeki çizgilerden esinlenmişlerdir. Mimarlar Odası gibi bir kurumun başındaki kişilerin acaba bu tarz ödüllü projeleri var mıdır? Bir Osmanlı mimarı olan Mimar Kemalettin’in eserlerini Ankara’dan çekip alsanız Ankara’da elden tutulur kaç tane bina kalır ki? Bir ayakkabı kutusunun dik, yan ve düz şekillerinden başka mimari tasarım yapamayan lâik, çağdaş, demokrat ve aydın mimarlarımızı biraz yaratıcı olmaya davet ediyorum.

Geçen hafta bir makalemde Batı ekonomilerinin temelini oluşturan merkantilizm konusunu ele almıştım. Merkantilizm olarak isimlendirilen ekonomik sistemin temelinde değerli maden zenginliği yatmaktaydı. Bu görüşe göre devletler ne kadar çok altın ve gümüşe sahip olursa o kadar güçlü ve itibarlı olurdu. Merkantilizm aslında gittikçe güçlenen tüccar (sermaye) sınıfı ile toprak sahibi feodal beyler arasındaki çatışmayı da başlattı. Çünkü Avrupa’nın toprak sahibi aristokratlarının elinde bu yeni sınıfın sahip olduğu kadar altın ve gümüş yoktu. Onlara göre zenginliğin kaynağında toprak yatmaktaydı. Bir insan veya devlet ne kadar çok toprağa sahip ise o kadar zengin sayılırdı. Ancak neticede fizyokratlar ile merkantilistler arasındaki çekişme de kazanan taraf merkantilistler oldu.

Merkantilizm, Avrupa devletlerine yeni ufuklar açtı. Bu yeni ticari zihniyet bir süre sonra üretime yöneldi. Para ve sermaye birikimi, yeni sömürgelerin ve güçlü deniz ticaret filolarının yardımıyla XVI. yüzyıl sonu ve XVII. yüzyıl başlarından itibaren başta İngiltere olmak üzere diğer bazı ülkelerde sanayi devrimini başlattı. Üretimde yaşanan önemli artışlar, sanayi devrimine giden yolu açtı. Görüldüğü gibi, XV. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın ekonomik, düşünsel, toplumsal yapısı tamamen değişti. Fakat bu değişim sadece Avrupa’yı değil bütün dünyayı etkiledi.
Merkantilizmin Avrupa mimarisindeki etkisi de hiç göz ardı edilmemesi gereken bir konudur. Bugün Londra’yı Londra, Paris’i Paris yapan bazı mimari eserlere bakalım. Buckingham Sarayı (1761), Versay Sarayı (1661), Louvre Sarayı (1546), Westminster Palace (1512) ve diğer yüzlerce eserin tamamı hep o dönemde yapıldı. Avrupalı hükümdarlar neden bu kadar görkemli ve muhteşem binalar yaptırmışlardır biliyor musunuz? Merkantilist ülkeler para ve servet elde etmeye başlayınca bunu politik ve moral bir güç unsuru olarak mimariye de yansıtmaya başladı. Avrupa genelinde devletlerin güç ve ihtişamını yansıtacak çok büyük devlet binaları, saraylar, misafirhaneler, parlamento binaları yapılmaya başlandı. Avrupalı kralların amacı; hem kendi halklarını hem de diğer ülkelerin halk ve idarecilerini etkilemekti ve etkilediler de. İngiltere, Hollanda, Belçika, Fransa, İspanya ve Portekiz gibi merkantilist devletler, güçlü deniz ticaret filoları ile yeni topraklar fethedip sömürgeleştirme faaliyetine hız vermiş, elde ettikleri topraklardan getirdikleri altın ve gümüşlere ek olarak hammadde ve köle ticaretiyle de zenginleşmiş, bu zenginliği ülkelerinin mimari yapısına da yansıtmışlardır.

Yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı işte tam da bu amaçla inşa edilen muhteşem bir eserdir. Topkapı ve Dolmabahçe Sarayı’ndan sonra gelecek nesillere bırakılacak Cumhuriyet döneminin yegâne eseri olacaktır. Bir bağ evi niteliğindeki Çankaya Köşkü veya sokak içindeki Başbakanlık binası ile ne yabancı devlet yetkililerini etkileyebilirsiniz, ne de ülkenizin kültürel ve mimari zenginliğini yansıtabilirsiniz. 1478’de inşa edilen Topkapı Sarayı ile 1856’da inşa edilen Dolmabahçe Sarayı’nın yapılma nedenleri de devletin ihtişam ve gücünü diğer ülkelere gösterme arzusuydu.

Beştepe olarak isimlendirilen yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı daha şimdiden ziyaret edenleri kendisine hayran bırakmayı başladı. Yerli ve yabancı çok sayıda devlet adamı bu sarayın görünüm ve ihtişamından etkilendi. Zaten bizim istediğimiz de bu değil miydi? Yeni Türkiye ve Güçlü Türkiye gibi kavramlar ancak bu tarz yapılarla sağlanabilir. Ortadoğu’dan veya Afrika’dan veya Asya ülkelerinden gelen yabancı konukların bu sarayı gördükten sonra Türkiye’ye bakışı kökten değişecek, bu devlete olan inanç ve güveni artacaktır.

Ellerinden gelse bu ülkenin Cumhurbaşkanını gecekondu da oturtacak vizyon yoksunu mimarların 90 yıllık Cumhuriyet döneminde ürettikleri projeler ayan beyan ortada. Beştepe Sarayı yapılmaya başlandığı andan itibaren inşaatı durdurmak için İdare Mahkemeleri, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kapısında kamp kuran ve kendi odalarının logosunu bile çizmekten aciz olan bu insanlarla neyi tartışacağız ki? Neticede “logo” bir kurumun ve kurum mensuplarının aynasıdır.

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir