Çarşamba , Haziran 29 2022
Anasayfa / Makaleler / SELAHATTİN EYYUBİ’NİN NEKROFİLİ BAĞIMLISI TORUNLARI

SELAHATTİN EYYUBİ’NİN NEKROFİLİ BAĞIMLISI TORUNLARI

(Article 028-08.10.2014)

Türkmenlerce Kubanlı, Kürtlerce Kobani, Araplarca Ayn-el Arab ve bugün itibarıyla IŞİD tarafından Ayn-el İslâm olarak isimlendirilen ve paylaşılamayan bir şehir.

Kobani, son bir aydan beri Türkiye gündemini meşgul eden en önemli konulardan biri.

Suriye sınırının hemen yanı başında Suruç’un karşısında küçük bir Türkmen-Kürt ve Arap kasabası. Suriye’de rejime yönelik ilk mücadele hareketleri başladığında Salih Müslim’in başını çektiği PYD güçleri, Suriyeli Muhaliflerin oluşturduğu ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) çatısı altında yer almaktan kaçınmış ve hatta daha da ileri gidip Beşar Esed ile işbirliği yapıp ÖSO ile çatışmıştı. Yani anlayacağınız Beşar Esed’in attığı kemiğin cazibesine kapılan Salih Müslim, bugün Kobani’de yaşanan tüm gelişmeleri bizzat kendi eliyle hazırladı. “Küçük olsun benim olsun” prensibiyle hareket edip kendine ait küçük bir otonom prenslik kurma sevdasına kapılan bu garip, IŞİD’in saldırıları artıp Kobani’nin Doğu mahalleleri örgütün eline geçince apar topar Türkiye’ye geldi ve “ben bir halt ettim, elinizi ayağınızı öpeyim” deyip el-aman diledi. Fakat artık iş işten geçti. Kobani etrafında aylar boyu süren çatışmalar yaklaşık 200 bin mültecinin Türkiye’ye sığınmasına, binlerce insanın ölmesine, insanların evlerinden yurtlarından sürülmesine neden oldu. Olayların bu raddeye gelmesinin tek sorumlusu vardır o da; Salih Müslim ve PYD. Halbuki Özgür Suriye Ordusu yanında yer alıp, Kuzey Suriye’de belli bir rezonans sağlamış olsalardı belki de Esed rejiminin bugüne kadar gelmesi bile mümkün olmayacaktı. ÖSO, bir taraftan Esed, bir taraftan da PYD ile çatışmak zorunda kaldı ve boşu boşuna büyük bir sinerji kaybı yaşandı.

Şimdi bu olayları bir yana bırakalım ve biraz Kudüs Fatihi Selâhaddîn Eyyûbî’den bahsedelim. Selâhaddîn Eyyûbî, Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı ve Musul’a egemen olan Zengilerin hizmetine girip Baalbek valisi olmuş ve bölgesel savaşlara katılmıştı. İlk ciddi başarısını 1162’deki Mısır Seferi’nde göstermiş, 2 Ocak 1169′da Haçlıları bozguna uğratmış ve Mısır’dan çekilmek zorunda bırakmıştı. Fatimi Halifesi El-Adid, onu 23 Mart 1169’da “el-Melikü’n-Nasır” unvanıyla Mısır vezirliğine atadı ve aynı zamanda Musul Atabeyliği’nin Suriye Emiri yaptı. Mısır’da Şiiliği yasaklayarak Şafiiliği resmi mezhep ilan etti. 1172′de yetkisini tanımadığı ve anlaşamadığı Fatimi halifesinin simgesel varlığını sona erdirerek Cuma hutbelerinin Abbasi Halifesi El-Mustezi adına okunmasını buyurdu. Nurettin Zengi’nin ölümüyle Selâhaddîn Eyyûbî’nin kurduğu devlet tam bağımsız oldu (13 Nisan 1175). Sudan, Suriye, Hicaz, Yemen ve çevre ülkelerde de egemenliğini genişleten Selâhaddîn Eyyûbî gittikçe güçlendiyse de “Sultan” unvanını hiç kullanmadı. Selâhaddîn Eyyûbî, bir aylık bir kuşatmadan sonra Ekim 1187′de Kudüs’ü ele geçirdi. Hıristiyan halka karşı son derece hoşgörülü davrandı. Mescid-i Aksa başta olmak üzere öteki dinsel eserleri onarttı. Şam’da dinlenmeye çekildi ve orada öldü. Selâhaddîn Eyyûbî, kişiliği ve izlediği uzlaşmacı politika ile yalnız İslâm ülkelerinde değil, yıllarca savaştığı Hıristiyan ülkelerinde de saygı gördü. Müslümanlığa içten bağlı bir hükümdar olarak din kurallarından asla ödün vermedi. Fatimiler döneminde Mısır halkına benimsetilmeye çalışılan Şiiliğin yerine Sünniliğin geçerli olmasına çaba harcadı. Bir savaşçı olarak yetiştirilmemesine karşın, zekâsı ve inancıyla ordularının önemli zaferler kazanmasını sağladı. Tarihçilerin ortak yargısına göre üstün bir savaşçı olmaktan öte, eşsiz bir politikacı ve uzlaşmacıydı.

Selâhaddîn Eyyûbî’nin politik zekâsından, şu anki Türkiye ve Suriye coğrafyasında yaşayan aydın ve politikacı hiçbir Kürt nasiplenmemiş. Bu insanların, Selâhaddîn Eyyûbî gibi asil, adil ve büyük bir komutanın soyundan geldiğine inanmak oldukça güç. “Kobani dolayısıyla eylem yapan HDP ve PKK mensuplarının ne yapmak istediğini anlayan bir adım öne çıksın” denilse herhalde adım atacak kimseyi göremezsiniz. İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Diyarbakır ve Hakkâri başta olmak üzere birçok şehirde IŞİD’in Kobani saldırılarını protesto amacıyla eylemler yapılıyor, molotoflar atılıyor, belediye otobüsleri yakılıyor, dükkân ve işyerlerine zarar veriliyor. Bu eylemlerden amaçlanan acaba nedir? IŞİD’i yaratan, onların eline Amerikan, Rus ve Çin silahlarını veren, lojistik destek sağlayan, palazlandıran, insanları kesip biçmesine göz yuman Türkiye midir?

Kobani’den can havliyle kaçıp Türkiye’ye sığınan insanları sırtında taşıyan Türk askerine elindeki taşı atan HDP’li Aysel Tuğluk, Gezi Olaylarında eylemcilere sonsuz destek veren Sırrı Süreyya Önder, “senin devletin” diyerek Türk askerine kafa tutan Gülten Kışanak, hemen her toplumsal olayın içinde kendine yer bulmaya çalışan CHP’li Mahmut Tanal gibi milletvekilleri ne yapmak istiyor? Türkiye, Kobani’den kaçan insanları ülkeye kabul etmese, onları sınırın öte yakasında aç bi aç bıraksa, ilgilenmese, onları IŞİD’in öldürmesine göz yumsa ve mazlumları IŞİD’e teslim etse bu kişilerin yaptıkları eylemlere hak verebiliriz. Ancak bunların hiçbiri yok. Türkiye bugüne kadar Suriye’den kaçıp gelen yaklaşık 2 milyon sığınmacıya 4 yıl boyunca baktı ve her ihtiyacını karşıladı. Mültecilere harcanan para miktarı ise bugün birçok Batı ülkesinin altından kalkamayacağı derecede önemli bir rakama ulaştı. Dünya ülkelerinin tamamından Türkiye’ye aktarılan yardım miktarı sadece 150 milyon dolar iken Türkiye’nin harcadığı miktar 4 milyar dolara ulaşmış durumda.

Kobani’deki IŞİD saldırılarından dolayı İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve diğer büyük şehirlerimizde eylem yapan HDP ve PKK’lılara sorulması gereken en önemli soru şu; “Peki TBMM’nce Hükümete yurt dışı operasyon yetkisi tanıyan tezkereye neden red oyu verdiniz? Kürt halkı bu türden ikiyüzlü politikacılarca gelecek inşa edilemeyeceğini artık kabullenmelidir. Birkaç günden beri büyük şehirleri yakıp yıkan vandallar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bugüne kadar ırk, din, dil ve mezhep farkı gözetmeksizin Suriyeli mültecilere yaptığı yardımları görmezden gelip tüm ahlâksızlıklarını sergilemektedir. HDP ise şu an için tribünlere oynayıp çatışmaları şiddetlendirmenin keyfini yaşamaktadır. Burada tek bir amaç var o da; çözüm sürecinin akamete uğraması. Çünkü bu siyasetçiler biliyorlar ki, Türkiye’deki kardeş kavgası sona erdiğinde kendilerinin hiçbir fonksiyonu ve hükmü kalmayacaktır. Bugüne kadar PKK terörünün arkasına saklanıp Kürt gençlerinin ölmesinden nemalanan Kürt siyasetçileri, Barış ve Kardeşlik Projesinin politik geleceklerinin sonu olacağını çok iyi biliyorlar. Dağda ölen Kürt çocuklarının cenazesinde ortalığı karıştıran ve yeni ölümlerin yaşanmasından zevk alan bu nekrofili bağımlıları, bölgeye huzur ve refahın gelmesinden o kadar rahatsız oldular ki Kobani olayını kendileri için adeta bir kurtarıcı olarak gördüler. Abdullah Öcalan’ın barışa sımsıkı sarılması gerektiğini ifade eden yapıcı konuşmalarına rağmen, PKK ve HDP’nin bir kesimi maalesef barış sürecinin devamını hiç ama hiç arzu etmemektedir. Fakat bu da gelip, bu da geçecektir. Herkes yaptığıyla kalacak, Kürt halkı eninde sonunda doğruları görecek ve devletinin yanında yer alacaktır. Kobani eylemlerinden dolayı bir anda Gezi Olayları havasına giren ve halkı acımasızca isyana teşvik eden merkez ve paralel medya ile bu grupların kalemşörlerine ise söylenecek laf yok. Silistreli bir Rum Papaz’ın kızına aşık olan Ebubekir Efendinin, kendisinden Hıristiyan olmasını isteyen Papaz’a söylediği “Kırk yıllık Kâni olur mu Yanni?” sözü gibi iki cihan bir araya gelse bu satılık kalemlerin düzeleceği yok.

Türkiye, dünyanın hiçbir ülkesinin yapmayacağı derecede Suriye sorununu sahiplenmiştir. Bu sorunun bir an önce çözümlenmesini de en başta Türkiye arzu etmektedir. Sığ düşünen, günü kurtarmaya çalışan, büyük resim yerine küçük resme bakmayı alışkanlık haline getiren, 200 yıl önceki feodal yapılara özlem duyup kendi aşiret devletlerini kurmaya çalışan, “büyük olsun hepimizin olsun” felsefesi yerine “küçük olsun benim olsun” saplantısından kurtulamayan, Beşar Esed gibi Ortadoğu diktatörlerinin kuklası olmayı ilke edinen, dostunu düşmanını ayırt edemeyen sözüm ona Kürt liderlerle Ortadoğu sorunu halledilemez, oyun da kurulamaz. “Gelene ağam, gidene paşam” diyen bu siyasetçilerin ağzından çıkan hiçbir lafın geçerliliği ve güvenirliliği yoktur.

Kobani eylemleri sırasında beş ilimizde sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve 25 kişi hayatını kaybetti. Bunun vebalini hiç kimse ödeyemez. Salih Müslim, Aysel Tuğluk, Gülten Kışanak, Sırrı Süreyya Önder, Mahmut Tanal gibi siyasetçilerin, ölen gençlerden dolayı üzüntü duymaları bir yana zevk aldıkları da bir gerçek. Kaos, kargaşa, kan ve gözyaşından mutluluk duyan, kendi insanının ölmesini arzulayan, devletin milletin malının yakılıp yıkılmasından nemalanmayı arzulayan bir siyasetçi profili olabilir mi? PYD, YPG ve PKK’nın kerameti kendinden menkul savaşçıları, IŞİD gibi vahşi bir terör örgütünün infaz yöntemlerini görünce topukları bir yerlerine değe değe Türkiye’ye kaçtılar. “Savaşın bile ahlâklısı vardır” sözü IŞİD’in uygulamaları ile doğrulandı. Polise ve askere taş atmaktan çekinmeyen, molotof bombalarıyla binaları ve araçları tahrip eden bu Neron kılıklı PKK mensupları, acaba aynı hareketi başka bir ülkede yapsalar başlarına neler gelirdi? Kobani’yi bahane edip Türkiye’de eylem yapanların asıl eylem yeri Suriye ve özellikle de Kobani değil midir? Sokak eylemlerine karışan ve hemen her gün olay çıkartanların onda biri bile Kobani’ye savaşçı olarak gitse, zaten IŞİD diye bir şey kalmayacaktır.

Kobani düştü düşecek. Türk tankları sınır bölgesinde konuşlanmış durumda. Ancak gerek Başbakan Davutoğlu ve gerekse Cumhurbaşkanı Erdoğan şu an için Suriye’ye adım atmamakta kararlı. Nedeni ise IŞİD ile mücadele kapsamına Beşar Esed’in alınmaması. Havadan uçuşa yasak bölge ve güvenli bölge ilan edilmeden ve Esed yönetimi de mücadele kapsamına alınmadan Türkiye bu oyunda yer almak istemiyor. Üstelik Türkiye bu isteklerinde de oldukça haklı. IŞİD tehlikesinden arındırılacak bir bölgenin, daha sonra Esed veya Esed tarafından sahneye sürülecek bir başka örgüt tarafından doldurulmaması için bunlar oldukça doğru talepler. Çünkü herkes biliyor ki Esed ve daha da önemlisi Suriye Baas’ı ortadan kalkmadan bu coğrafyada kalıcı bir barış sağlanamaz.

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir