Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / ORTADOĞU’DAKİ SON KALE

ORTADOĞU’DAKİ SON KALE

(Article 012-26.08.2014)

Kudüs ve Filistin…

Bu iki yerin ismini duyup da yüreğinde sızı hissetmeyen, kederlenmeyen, üzüntü duymayan tek bir Müslüman var mıdır acaba?

Filistin’de sivillerin, kadın ve çocukların öldürülmesi, binaların bombalanması, okul ve hastanelerin vurulması birçok kişi açısından önem bile arzetmiyor. Saldırı ve ölümler o kadar kanıksanmış ki çoğu haber ajansı, dünyanın bu noktasından gelen haberleri artık takipçilerine geçme gereği bile duymuyor. İsrail’in kurulmasından sonra yaşanan katliamların ardı arkası maalesef bir türlü kesilmiyor.

Filistinliler, napalm ve fosfor bombalarından daha çok dünya Müslümanlarının ilgisizliğinden yakınıyor. İsrail zulmünü, Türkiye’den başka dillendiren ülke ise zaten yok.

İsrail Devleti’nin kurulma süreci, 1897’de Theodor Herzl’in İsviçre’de Birinci Dünya Siyonist Kongresi’ni toplamasıyla başlar. Başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin neredeyse tamamı, Filistin topraklarında bir İsrail Devleti kurulması fikrini destekler. İkinci Dünya Savaşı’na giden süreçte Almanya’daki Yahudilere, Çingenelere ve ari ırka mensup olmayanlara yönelik imha faaliyetleri Batılıların uzunca süre dikkatini çekmez. Çünkü Avrupa genelinde Yahudi ve Çingenelere karşı kökeni Ortaçağ Avrupası’na kadar uzanan bir kin ve nefret vardır. Adolf Hitler’in Yahudileri katletmesine ve soykırıma tabi tutmasına başta ABD olmak üzere hiçbir Avrupa ülkesi sesini çıkartmaz. Çünkü Yahudilerin yaşamadığı bir Avrupa onların da işine gelmektedir.

1933 yılından itibaren Nasyonal Sosyalist Partisi’nin başında iktidara gelen Nazi lideri, farklılıklara karşı hoşgörüsüz bir politika izlemiş, yürüttüğü sağ-milliyetçi ve ırkçı çizgisiyle eşi benzeri olmayan bir faşizm dalgası yaratmıştı. Bu dönemde Batılı entelektüellerin bir bölümü Sovyetler Birliği’ne karşı tutumundan dolayı Hitler’i desteklemiş ve tarihin en büyük diktatörlerinden birisi olan Adolf Hitler’i 1939 yılında Nobel Barış Ödülü’ne aday bile göstermişlerdi. Time Dergisi bununla da yetinmeyip 1938’de Hitler’i yılın adamı ve lideri seçip kapak yapmıştı.

Theodor Herzl, 27 Ağustos 1897 tarihinde İsviçre’nin Basel kentinde üç gün sürecek olan, Birinci Siyonist Kongresi’ni topladığında, bu kongreye iki yüzü aşkın delege katıldı. Basel Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın temeli atılmış, başkanlığına da Theodor Herzl getirilmişti. Bu kongre siyonist hareketin amaçlarını, bu amaçlara ulaşmak için gerekli araçları ve bu araçları kullanacak yürütme heyetini saptamıştı. Kongrenin bitiminden üç gün sonra Herzl anı defterine şunları yazacaktır: “Ben Basel’de bir Yahudi devleti tesis ettim. Ben bunu bugün yüksek sesle söylesem bütün dünyadan bir kahkaha tufanı yükselir. Fakat bundan beş sene sonra belki elli sene sonra ise muhakkak herkes bunun böyle olduğunu anlayacaktır.”

Theodor Herzl’in, Yahudilerin Filistin’e yerleşmesi için II. Abdülhamid’i iknâ etmek üzere 1896 ile 1902 yılları arasında İstanbul’a beş defa gittiği söylenmektedir. Herzl, İstanbul’a gelmezden önce ön hazırlıklar yapar ve kurmayı düşündüğü devletin sınırlarını; “Kuzeyde Kapadokya Dağları’ndan güneyde Süveyş Kanalı’na kadar olan alanı kapsamalıdır, Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olmalıdır” diye beyan eder. Bu sınırlar Kitab-ı Mukaddes’in çizmiş olduğu Filistin coğrafyasıdır.

Herzl, zor durumdaki Osmanlı maliyesinin verilecek topraklar karşılığında rahatlatılacağı teklifini de Osmanlı’ya iletir. Ancak Abdülhamid, Polonyalı Kont Philipp de Newlinsky vasıtasıyla Herzl’in bu isteklerine; “Eğer Bay Herzl benim senin arkadaşım olduğun gibi bir arkadaşın ise, ona nasihat et, bu konuda bir diğer adım atmasın. Ben bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu İmparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar. Onu kanlarıyla verimli kılmışlar. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarının efradı birer birer Plevne’de şehit düşşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında canlarını vermişlerdir. Türk İmparatorluğu bana ait değildir. Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat bizim yalnız cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.” şeklinde cevap verir.

Sultan II. Abdülhamid bununla da kalmaz ve Yahudileri Filistin’e yerleştirmemek için çeşitli tedbirler alıp, onların toprak almalarını engelleyici kanunlar çıkartır. II. Abdülhamid ile 19 Mayıs 1901 ve 4 Temmuz 1902 tarihlerinde iki sonuçsuz görüşme daha yapan Herzl anılarına; “Siyonizmin amacına ulaşması için Osmanlı’nın dağılmasını beklemeliyiz” diye not düşer.

Siyonizm idealine sıcak bakan İngiltere 19. yüzyıla en büyük sömürge devleti olarak girdi. Herzl’in ölümünden sonra İngiltere ile Siyonist bağlantıları gerçekleştiren kişi Haim Weizmann’dır. İngiltere’de Muhafazakâr Parti lideri Arthur Balfour, Winston Churchill, Lloyd George ve yine parlamento üyesi Herbert Samuel, Weizmann’ın en yakın arkadaşlarıdır. Samuel, İngiltere ve Fransa arasında gizlice imzalanan 1916 Sykes-Picot Anlaşması’nda Suriye’nin Fransızlara verilmesini; “Kurulacak bir Yahudi devleti, Türk devleti ile komşu olacağına bir Avrupa devleti ile komşu olmalıdır” ilkesinden hareketle desteklediğini belirtir.

İngiltere Siyonist Dernekleri Başkanı Lord Rothschild, 18 Temmuz 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’a kendi imzasıyla takdim ettiği mektupta üç önemli öneride bulunur; Birincisi Filistin’in Yahudi vatanı olması, ikincisi Yahudilerin Filistin’e herhangi bir kısıtlama olmaksızın göç edebilmesi, üçüncüsü ise Yahudilerin Filistin’de kendi kendilerini idare edebilmesine imkân tanınması.

İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de Lord Rothschild’e hitaben tarihe Balfour Bildirgesi olarak geçen ve “İngiltere Filistin’de Yahudi halkı için bir milli yurdun tesisini olumlu karşılamaktadır” ifadesinin yeraldığı cevabi bir mektup yazar ve bu mektubu Lord Rothschild’e yollar. Mektup içeriği şu şekildedir;

Dışişleri Bakanlığı 2 Kasım 1917

Saygıdeğer Lord Rothschild,

Yahudilerin Siyonist özlemlerine sempatisini dile getiren aşağıdaki deklarasyonun Kabine’ye sunulmuş ve onun tarafından onanmış olduğunu, Majestelerinin hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyuyorum; Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasına olumlu bakmaktadır ve Filistin’de bulunan Yahudi olmayan toplulukların yurttaş ve dinsel haklarına ya da herhangi bir başka ülkedeki Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasal statüye zarar verebilecek herhangi bir şeyin yapılmaması kaydıyla bu hedefe erişilmesi için elinden gelen tüm çabaları harcayacaktır. Bu deklarasyonu Siyonist Federasyonun bilgisine sunarsanız, size minnettar olacağım. Saygılarımla.

 

İngilizler bu bildiri yayınlandıktan tam bir ay sonra Kudüs’ü işgal etti. Balfour Bildirgesi’nin yayınlandığı 1917 yılında Filistin nüfusunun 570 bini Müslüman, 74 bini Hıristiyan ve 75 bini Yahudi idi. Bildirge ile Filistin’e Yahudi göçleri hızlandı.

Yahudiler, Müslüman ülkelerde hoşgörülü bir yaşam ve inanç özgürlüğüne sahip iken, Avrupa’da müthiş bir baskı altındaydı. Ortaçağ boyunca özellikle Batı Avrupa’da görülen Yahudi düşmanlığı sonucunda 1290’da İngiltere’den, 1392’de Fransa’dan, 1492’de İspanya’dan, 1497’de de Portekiz’den kovulmuş, hatta bazı Yahudiler inançlarını gizlemek zorunda kalıp Hıristiyanlığı kabul etmiş gibi davranmışlardı. 15. yüzyıl sonlarında İspanya’da öldürülen Yahudilerin sayısı 100 bini bulmuş, kovulan Yahudilerin bir kısmı Hollanda’ya iltica etmekle birlikte büyük bir kısmı Osmanlı’ya göç etmiş, Almanya’dan kovulanlar ise Polonya’ya yerleşmişlerdi.

  1. yüzyılın sonlarına doğru Avrupamilliyetçiliği her ülkede antisemitizmi tahrik etmiş, eskiden beri Yahudileri sevmeyen Avrupa toplumlarında Yahudi karşıtlığı birdenbire şiddetlenmişti. Avrupa’daki milliyetçilik akımlarından en az etkilenen ve sınırları içinde 3 milyon Yahudiyi barındıran Rusya’da bile Yahudiler ikinci sınıf vatandaş olarak görülüyordu.

1881’de Rus Çarı’nın öldürülmesi Yahudilere yönelik kin ve düşmanlığı şiddetlendirdi. Bu olay Yahudilerin kitleler halinde başka ülkelere göç etmesine neden oldu. Hitler’in iktidara gelmesi ve Yahudi soykırımının başlaması neticesinde Filistin’de ki Yahudi nüfusu hızla arttı. 1880’lerde Filistin’de 35 bin Yahudi varken bu sayı Birinci Dünya Savaşı sırasında ve izleyen yıllarda ikiye katlandı. İngiliz manda yönetiminin tesisini izleyen 10 yıl içinde ise yaklaşık 100 bin Yahudi göçmen Filistin’e giriş yaptı ve Yahudi nüfusu Filistin nüfusuna oranla % 10’lardan % 17’lere yükseldi.

1930’lu yıllarda Almanya’da alevlenen antisemitizm dalgası İtalya, Polonya, Avusturya, Romanya, Macaristan ve Çekoslovakya’ya yayıldı. Avrupa’da antisemitizmin giderek artması dünya Yahudilerini harekete geçirdi. Prag’da toplanan 18. Dünya Siyonist Kongresi, mülteci durumuna düşen Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmesi hususunda kararlar aldı.

İngiliz hâkimiyeti esnasında bölgedeki nüfus dengeleri Yahudiler lehine çevrildi ve 1922’de Yahudi Ajansı kurularak, uluslararası arenada diğer devletlerle temas kurmaları sağlandı. Ayrıca yine bu dönemde İbranice, İngilizce ve Arapça ile birlikte resmi dil olarak kabul edildi. Bu arada Araplarla Yahudiler arasında silahlı çatışmalar yaşanmaya başladı. İngiltere, önce işgal kuvveti daha sonra da manda yöneticisi olarak hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca Filistin’de çelişkilerle dolu bir siyaset izledi.

1882-1903 yılları arasında başta Rus Çarlığı olmak üzere Doğu Avrupa kökenli 35 bin kadar Yahudi, Filistin topraklarına göç ederken, 1897 Basel kongresi sonrasında  sistemli ve planlı bir biçimde 40 bin Yahudi Rusya’dan Filistin topraklarına göç ettirildi. Rusya’da 1917 Bolşevik Devrimi’nin etkisiyle Yahudilere yönelik baskılar arttı ve bunun bir sonucu olarak 37 bin Yahudi Filistin’e göç etti. 1924-1929 yılları arasında ise Polonya, Macaristan ve ABD’den gelen toplam 48 bin Yahudi Filistin topraklarına yerleşti. 1929-1939 yılları arasında ise Almanya’da Nazilerin başa gelmesine ve Avrupa ülkelerinin Yahudilere kapıları kapatmasına bağlı olarak Filistin’deki Yahudi nüfusu 175 binden 475 bine yükseldi.

1947’de İngiltere ve ABD’nin girişimiyle Birleşmiş Milletler’de bir karar tasarısı oylamaya sunuldu. Filistin topraklarının yüzde 56’sının 650 bin nüfusa sahip Yahudilere, yüzde 44’ünün ise 1 milyon 300 bin nüfuslu Filistinlilere verilmesi, daha da önemlisi Kudüs’ün uluslararası statüye sahip bir alan olarak belirlenmesine karar verildi. 14 Mayıs 1948’de ise İsrail Devleti’nin bağımsızlığı Birleşmiş Milletler tarafından onaylandı. Theodor Herzl’in 27 Ağustos 1897 tarihinde İsviçre’nin Basel kentinde tertip ettiği toplantıdan hemen sonra not defterine düştüğü “devlet kurma” arzusu aradan 51 yıl geçtikten sonra gerçekleşmiş oluyordu.

İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Doğu Avrupa ve Arap ülkelerindeki 500 bin Yahudi Fiilistin topraklarına göç etti. Bu göç sırasında Yemen’den 49 bin, Irak’tan 114 bin, İran’dan 30 bin Yahudi uçaklarla İsrail’e getirildi. 1985 ve 1991 yıllarında ise iki ayrı operasyonla Etiyopya Yahudileri ülkeye getirildi.

Filistinli Araplar ile Yahudiler arasındaki çatışmalar aslında İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önceleri başladı. 1936 ile 1939 yılları arasında artan Yahudi göçlerini protesto amacıyla Kudüs Müftüsü önderliğinde yapılan gösteriler esnasında, Britanya askerlerince göstericilerin üzerine yaylım ateşi açılır ve 5 bin Arap katledilir.

22 Temmuz 1946’da ise Yahudilerce kurulmuş olan IRGUN isimli örgüt mensuplarınca Kudüs’te Kral Davut Oteli’ne bombalı saldırı düzenlenir. Bu saldırıda 41’i Arap olmak üzere 91 kişi hayatını kaybeder. IRGUN’un faaliyetleri bununla da sınırlı kalmaz ve Araplar üzerinde korku yaratıp göç etmelerini temin amacıyla köy baskınları yapılır. 9-11 Nisan 1948’de Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyüne yapılan baskında çocuklar ve yaşlılar katledilir. Aynı yıl içerisinde 9-18 Temmuz 1948’de Lida Katliamı yaşanır. Bu saldırıda el-Tira, Tantoura ve Hayfa’da yüzlerce sivil şehit edilirken, 60 bin kişi topraklarını terk etmek zorunda kalır.

29 Ekim 1948’de Safsaf Köyü Katliamı yaşanır ve köylülerin üzerine rastgele açılan ateşte 70 kişi ölür. 29 Ekim 1948’de El-Halil’deki Davayima köyüne saldırı düzenlenir 80 ilâ 100 arasında Filistinli öldürülür. 12 Ekim 1953’de Ariel Şaron öncülüğündeki bir grup Batı Şeria’daki Kibya köyünü basar, 67 kişi ölürken 75 kişi yaralanır.

Korku artık Filistin’in her noktasını sarmaya başlamıştır. 29 Ekim 1956’da Kufr Kasem Katliamı yaşanır. Burada da aralarında kadın ve çocukların yer aldığı 49 sivil katledilir. Kasım 1956’da Batı Şeria’nın Samu köyü hedef alınır ve bu köy yerle bir edilirken 18 Filistinli öldürülür. 15 Şubat 1968’de İsrail savaş uçakları Ürdün Nehri civarındaki 15’ten fazla Filistin köyünü napalm bombalarıyla yerle bir ederken 86 kişi ölür. 12 Şubat 1970 tarihinde Mısır sınırındaki Abu Za’abel köyündeki bir fabrika hedef alınır ve 70 işçi katledilir.

İsrail’in saldırıları Filistin toprakları ile sınırlı kalmaz. Ortadoğu coğrafyasında İsrail Devleti’nden korkulması gerektiği algısını yaratabilmek için yer yer Mısır ve civar Arap ülkelerine de saldırılar düzenlenir. 8 Nisan 1970’de Mısır’ın başkenti Kahire’ye 80 kilometre uzaklıktaki Sha’a bölgesinde bir okul bombalanır ve 46 masum çocuk hayatını kaybeder. 8 Eylül 1972’de ise Suriye hedef alınır. Suriye’nin 7 köyü bombalanır ve 200 kişi katledilir. 19 Şubat 1973’de İsrail’e kafa tutan Muammer Kaddafi’ye ders mahiyetinde içinde 107 yolcu bulunan bir Libya yolcu uçağı düşürülür. Yolcu ve mürettebattan kurtulan olmaz. 20 Temmuz 1981’de Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta bulunan havaalanı hedef alınır. Burada da 300 sivil hayatını kaybeder.

16 Eylül 1982’de Lübnan’ı işgal eden İsrail kuvvetleri, Ariel Şaron’un gözetim ve koruması altındaki Lübnanlı Hıristiyan Falanjist milislerle beraber Filistinli mültecilerin yaşadığı Sabra ve Şatilla kamplarına saldırı düzenler. Silahsız ve savunmasız 2 bin 750 Filistinli hayatını kaybeder. Cesetler o kadar tanınmaz haldedir ki sadece 328 kişinin kimlik tespiti yapılabilir. 8 Ekim 1990’da Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine sözde Süleyman Mabedi’ni inşa etmek isteyen Yahudiler ile Filistinliler arasında çıkan çatışma sırasında İsrail askerleri yaylım ateşi açar. 30 Filistinli ölürken, 800 Filistinli yaralanır.

1987-1993 yılları arasında İsrail işgaline karşı yaşanan Birinci İntifada Hareketi yani kitlesel Filistin ayaklanması sırasında, ağır silahlarla donatılmış İsrail askerlerine taş atan Filistinlilerin üzerine ateş açılır ve binden fazla kişi öldürülür.

25 Şubat 1994’de ise Amerikan asıllı İsrailli yerleşimci Baruch Goldstein, Ramazan ayında Hz. İbrahim Camii’nde ibadet etmekte olan 29 Filistinli’yi öldürürken, 125’ini de yaralar.

18 Nisan 1996’da Lübnan’da bulunan Kana mülteci kampına İsrail ordusu tarafından düzenlenen saldırıda çoğu çocuk ve kadın 109 Filistinli katledilir. 3-15 Nisan 2002 tarihleri arasında da Batı Şeria’daki Cenin Mülteci Kampı’na düzenlenen saldırıda 1300 sivil hayatını kaybeder.

Bu arada İsrail’in saldırıları kamplarla sınırlı kalmayıp, Filistin’in özgürlüğü için mücadele veren Hamas ve FKÖ liderlerine de yönelir. 22 Mart 2004’de Hamas kurucularından Şeyh Ahmet Yasin’e suikast düzenlenir. Şeyh Yasin İsrail helikopterlerinden açılan ateş sonucu hayatını kaybeder. 17 Nisan 2004’de de Şeyh Ahmed Yasin’den sonra Hamas’ın en önemli lideri olan Abdülaziz El-Rantisi öldürülür. Mart 2004’de Gazze’deki Nuseyrat Mülteci Kampı’na ve Bureyc Mülteci Kampı’na girilir ve dördü çocuk olmak üzere 14 sivil katledilir.

11 Kasım 2004’de Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat zehirlenerek öldürülür. 28 Şubat – 3 Mart 2008 tarihleri arasında Gazze Şeridi’ne düzenlenen operasyonda en az 117 Filistinli hayatını kaybederken, 200 kişi yaralanır, yaklaşık 800 Filistinli’nin evi tahrip edilir. 14 Nisan 2008’de Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’nin askeri kanat lideri İbrahim Ebu İlba İsrail saldırısı sonucu hayatını kaybeder.

27 Aralık 2008’de kendisine yönelik roket saldırılarını bahane eden İsrail, mezuniyet töreninin yapıldığı bir polis merkezini vurarak aralarında Hamas’ın üst düzey güvenlik görevlilerinin de bulunduğu 140 polisi öldürür ve Gazze Şeridi’nde “Dökme Kurşun Operasyonu”nu başlatır. 60 savaş uçağının katıldığı operasyonun daha ilk saatlerinde 200’ü aşkın Filistinli hayatını kaybeder. Ocak 2009’da Gazze’ye havadan ve karadan yapılan saldırı ve bombalamalar sonucu aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun bulunduğu 1.600 Filistinli şehit olurken, 6.000’den fazlası yaralanır ve evsiz kalır. 1 Ocak 2009’da Hamas’ın üst düzey liderlerinden Nizar Rayyan, evi bombalanmak suretiyle öldürülür. 15 Ocak 2009’da Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesiyle birlikte İsrail’in füze saldırısında hayatını kaybeder.

31 Mayıs 2010’da İsrail saldırıları Türkiye’ye de yönelir ve “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıkan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na İsrail donanması tarafından uluslararası sularda operasyon düzenlenir. Mavi Marmara gemisindeki 9 Türk yardım gönüllüsü şehit olurken, elliden fazla gönüllü de yaralanır. Eylül 2011’de İsrail’in Gazze Şeridi’nde bir hafta boyunca düzenlediği hava saldırılarında ise 18 Filistinli yaşamını yitirir. Kasım 2012’de İsrail ordusu havadan ve karadan Gazze’ye saldırarak 341 kişiyi katleder. Temmuz 2014’de yine İsrail’in düzenlediği hava saldırılarında 202 kişi öürken, 1400 kişi yaralanır.

Filistin’de saldırılar devam ediyor ve hiç hız kesmiyor. Ve yapılan her saldırıda İsrail ilerleyip topraklarını genişletiyor. Aşağıdaki harita 1947 ile 2012 yılları arasında yaşanan İsrail saldırıları sonrasında Filistin topraklarının ne şekilde küçülmeye başladığını açıkça ortaya koyuyor. Şu an için Filistinlilerin elinde Akdeniz’in kenarında küçücük bir mülteci kampı niteliğinde Batı Şeria, iç kısımlarda ise sadece Kudüs’ün bazı mahalleleri kaldı.

İsrail’in yıllar boyunca sergilediği akıl almaz saldırılara ne Birleşmiş Milletler ne de Batılılar asla ses çıkaramamakta.

İsrail saldırılarını tarihinde hiç olmadığı şekilde eleştiren ve uluslararası arenada dillendiren tek lider; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla Recep Tayyip Erdoğan oldu. Başbakan Erdoğan 29 Ocak 2009’da Davos’ta, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile beraber “Gazze: Ortadoğu’da Barış” konulu bir panele katılmıştı. Erdoğan’ın ve Türkiye’nin Gazze konusundaki tavrını sert şekilde eleştiren Şimon Peres’in konuşmasının hemen ardından söz almak isteyen Erdoğan’a panel moderatörü David Ignatius söz vermedi. Buna rağmen konuşmasına devam eden Erdoğan “Sayın Peres 25 dakika konuştu ben sadece 12 dakika konuştum. Peres, yüksek sesle konuştu çünkü suçluluk psikolojisi var. Bu nedenle bağrıyor” dedi. Konuşmasını engellemek için elini Erdoğan’ın koluna koyan Ignatius’a “One minute… One minute” diye bağıran Erdoğan, Peres’e dönerek “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz. Tankların üzerinde nara atan başbakanlarınız var. Beni konuşturmuyorsunuz ve Davos benim için bitmiştir” dedi ve yerinden kalkarak oturumu terk etti.

Bu hareket tüm dünyada o kadar çok yankı buldu ki, dünyadaki tüm basın ve yayın kuruluşları bu gelişmeyi “son dakika” haberi olarak takipçilerine duyurdu. Davos’tan ayrılıp Türkiye’ye dönen Erdoğan’ı havaalanında yüzbinlerce kişi karşılarken, olayın yaşandığı anda sokaklara dökülen Araplar sabahlara kadar bir ellerinde Türk bayrağı diğer ellerinde Filistin bayrağı ile “Erdoğan, Erdoğan” diye bağırdı. İlk defa bir Müslüman lider İsrail’e karşı tavır koyuyor ve onları uluslararası arenada rezil ediyordu.

Üstelik bu ülke; o tarihe kadar İsrail’in hiçbir hareketine ses çıkarmayan, hatta 1948 yılında İsrail Devleti kurulduğunda onu ilk tanıyan Müslüman ülkeydi.

İsrail, Başbakan Erdoğan’ın bu çıkışını hiç ama hiç hazmedemedi. Doğal müttefik kabul ettikleri Türkiye’den bu şekilde bir reaksiyon görmeleri onları inanılmaz derecede şaşırttığı gibi Ortadoğu’da bir anda yalnızlığa itti. Türkiye’nin 90 yıllık geçmişinde en önemli uluslararası politik virajı “One Minute” olayıdır. Bu olay Türkiye’yi Ortadoğu başta olmak üzere hemen her coğrafyada güçlendirirken, İsrail ve destekçilerinin saldırılarına açık hale getirdi. Mavi Marmara saldırısı öfke nöbeti yaşayan İsrail’in Davos intikamından başka bir şey değildi. Ancak Erdoğan, sağlam ve dik duruşuyla Mavi Marmara Saldırısı’nın da intikamını aldı ve İsrail’i Mavi Marmara saldırısından dolayı özür diletmek ve tazminat ödetmek zorunda bıraktı.

Erdoğan’ın bu çıkışı tüm dünyanın İsrail’e bakışını kökten değiştirdi. İsrail’in hak, adalet ve insanlıktan uzak fevri davranışları Batılı ülkeleri bile fazlasıyla rahatsız ediyor. Artık cılızda olsa dünyanın bazı ülkelerinde İsrail aleyhine protesto gösterileri düzenlenebiliyor. Bu olay sonrasında Filistin, bazı Batılı ülke parlamentolarınca bağımsız bir devlet olarak tanındı. Filistin’in tarihini yazacak olanlar artık yeni bir tarihlendirme yapacaktır; “One Minute Öncesi” ve “One Minute Sonrası”…

Bu kadar olay yaşanırken ve küçücük canlar fosfor ve napalm bombaları altında son nefeslerini verirken İsrail’i kınamayan ve protesto etmeyen tek halk Arapların bizzat kendisi oldu.

Filistin’den 15 bin kilometre uzakta Venezuela Devlet Başkanı, Arapların bu tutumuna “Yeter!” diye tepki gösterdi. Ne Suudi Arabistan, ne Mısır, ne Kuveyt, ne BAE, ne Katar, ne Ürdün, ne Cezayir ve ne de diğer Müslüman ülkeler yapılan katliamlara ses çıkartmadıkları gibi, yaşanan olaylardan dolayı Filistin’i suçlayan ve hatta Hamas’ı terör örgütü olarak göstermeye çalışan Arap ülkeleri bile oldu. Halbuki Hamas, işgal edilen topraklarını düşmandan kurtarmaya çalışan Kuvâ-yı Milliye’nin birebir aynısıdır.

Bugün lidersiz bir Ortadoğu ile karşı karşıyayız. Bundan 20 yıl önceki Ortadoğu’yu gözünüzün önüne getirin. Suriye’de Hafız Esed, Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Kaddafi, Mısır’da Enver Sedat, Ürdün’de Kral Hüseyin. Bunların hepsi kendine göre güçlü ve otoriter liderlerdi. Uygulamaları ve despotlukları bir yana, bu liderlerin tamamı kendi ülkelerindeki milyonları bir anda sokaklara dökebilme güç ve yeteneğine sahipti.

Saddam Hüseyin ile Humeyni’yi İran-Irak savaşı sırasında birbirine kırdırıp her iki tarafa milyarlarca dolarlık silah satışı yapan Batılı ülkeler, Ortadoğu’nun bu en kanlı savaşı sona erdiğinde büyük hayâl kırıklığı yaşadılar. Ülkelerindeki silah sektörünün bir şekilde çalışması gerekiyordu. Saddam’ın yumuşak karnını çok iyi tespit edip onu alkışlar eşliğinde bir gün ansızın Kuveyt’e sokturdular. Kuveyt’in, Irak ordusunca 1990 Ağustos’unda işgali Ortadoğu tarihinde bir dönüm noktasıdır. İran-Irak savaşı esnasında Irak’a maddi destek sağlayan Kuveyt’in, o sırada Saddam’dan 14 milyar dolar alacağı bulunuyordu. Kuveyt’in işgali uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarını bir anda zirveye çıkartınca, üç gün önce Saddam’ı Kuveyt’e girmesi için yüreklendirenler, aynı gün BM’de karar çıkartıp Irak’a karşı uluslararası bir koalisyon oluşturdu ve 17 Ocak 1991’de Birinci Körfez Savaşı başladı. Başrolde doğal olarak Amerika ve İngiltere vardı. Irak Kuveyt’ten çıkartıldı, Saddam’ın ordusu çökertildi ve Irak çok büyük bir tazminata mahkûm edildi.

Derken 11 Eylül 2001 Saldırısı yaşandı. Usame bin Ladin’in militanları Amerika’nın kalbi olan Pentagon’a ve Dünya Ticaret Merkezi binalarına uçaklarla daldılar. Amerika, tarihinin en büyük terör saldırısına maruz kaldı. Üç binden fazla Amerikalı öldü. Bu saldırı, Amerika’daki Neoconların fikirlerini popüler hale getirdi ve tüm dünya da Müslümanlara karşı savaş çığlıkları atılmaya başlandı. Sonrasında eksik kalan işi tamamlama gayesiyle 2003 yılında İkinci Körfez Savaşı başlatıldı. Irak işgal edildi. Ülke toprakları; Şii bölgesi, Kürt bölgesi ve Sünni bölgesi olarak fiilen üçe bölündü.

Saddam uzunca süre saklandığı bir hücrede Amerikalılarca yakalandı, Şiilerce yargılandı ve Kürt cellâtlarca asıldı. Asılırken kelime-yi şehadet getirmesine dahi izin verilmedi ve idam esnasında Şii muhafızlar “Yaşasın Mukteda Sadr” şeklinde slogan attılar. Bu idam görüntüleri, tıpkı Başbakan Erdoğan’a karşı tertip edilen 17/25 Aralık 2013 Yargı Darbesi operasyonunda olduğu gibi an itibarıyla medyaya ve tüm dünyaya servis edildi. Müthiş bir toplumsal mühendislik çalışması kısa zamanda meyvelerini verdi. Sünnilerin çoğunlukta olduğu Irak gibi kozmopolit bir coğrafyada, Sünni lider Saddam Hüseyin’in Şiilerce yargılanıp, Kürt cellâtlara astırılması hiç ama hiç unutulmadı. Irak toplumu Saddam’ın idam edildiği 30 Aralık 2006 tarihinde bir daha hiç birleşmemek üzere resmen ayrıldı.

Arap dünyası Saddam’ın ölümüyle beraber, Mısır’ın efsanevi lideri Cemal Abdül Nasır’dan sonraki en önemli şahsiyetini kaybetti. Irak’ta Saddam’ın ortadan kaldırılmasını, sonraki yıllarda diğer bazı operasyonlar takip etti.

Libya lideri Muammer Kaddafi’de önemli bir Arap liderdi. O da aşağılık ve utanç verici bir şekilde infaz edildi. Mısır’ın Enver Sedat’ı bir tören sırasında öldürüldü, onun yerine Hüsnü Mübarek geldi ama o da 30 yıllık iktidarını yaşanan sokak gösterileri sonucunda kaybetti. Yerine Muhammed Mursi geldi. Fakat onun ömrü de sadece bir yıl sürdü. Mısır’ın seçimle işbaşına gelen ilk Cumhurbaşkanı bir yıl sonra askeri darbe ile görevinden uzaklaştırıldı. Şimdi onun yerine gelen kişi ise tam bir Amerikan uşağı olan Abdulfettah el Sisi. Ortadoğu’nun en korkunç diktatörlerinden biri olan Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ölünce onun yerine oğlu Beşar Esed geçti ama onun durumu da şimdilerde belirsiz.

Bugünkü Ortadoğu’da ne Hafız Esed, ne Enver Sedat, ne Saddam, ne de Kaddafi’den eser yok. Ortada dolaşan liderlerin tamamını birbirine vursanız, yirmi yıl önceki diktatörlerden birinin çeyreği bile etmez. Uzaktan bakınca petrol zengini olan ülkelerin tamamında gelir adaletsizliği, sosyal sorunlar, fakirlik, altyapı yetersizliği had safhada. Her sene milyarlarca dolarlık petrol satışı yapan Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, BAE, Libya ve Cezayir gibi ülkelerde maalesef petrol paraları devletlerin kasası yerine, liderlerin İsviçre’deki banka hesaplarına akıyor. Herbiri yüz milyarlarca dolarlık şahsi servete sahip Arap kralları, şeyh ve prensleri hak etmedikleri bir dünya da yaşarken, onların sessiz halkları fakr-u zaruret içerisinde ser sefil hayat sürmekte.

Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, BAE, Libya ve Cezayir’in herhangi bir köyünü gezme fırsatı bulanlar, 100 yıl önceki bölge fotoğrafları ile şimdikiler arasında hiçbir fark olmadığını göreceklerdir. Arap liderlerin tamamı koltuklarına emaneten oturduklarının çok iyi farkında. Hesap verecekleri tek makam; kendilerini o koltuğa oturtan “dış güçler”. Bu güçlere hizmet etmeyenler ise adı ve ünvanı ne olursa olsun derdest edilmekte ve kafese kapatılıp yargılanmakta. Saddam, Kaddafi, Mübarek ve Mursi bunların en güzel örneği.

Arap liderlerden Filistin konusunda bir refleks beklemek, İsrail aleyhinde bir hareket görmek zaten mümkün değil. Buna aksi davranan liderler aynı gün koltuğuna veda edip gider. Venezuela devlet başkanı, on beş bin kilometre öteden “Yeter artık tepki gösterin” diye Arap ülkelerini eleştirirken, aslında bazı şeylerden habersiz. Vesayet bu coğrafyanın doğasında var.

Peki Türkiye’de durum nasıl?

Arap coğrafyasında dış güçlere hizmet eden diktatör, emir, sultan ve kralların bizdeki karşılığı; anayasal vesayet kurumları olup “yargı” ve “ordu” ekseninde kümelenmiştir. Türkiye’nin yakın geçmişinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılarının internetten derlediği yalan ve sahte haberlere dayanarak seçilmiş iktidarlara karşı kapatma davası açtığını, askerler vasıtasıyla darbe planları yapılıp muhtıralar verildiğini, “vatana ihanet” gerekçesiyle MİT müsteşarı Hakan Fidan ve Başbakan Erdoğan’ın tutuklanmasının planlandığını, 17/25 Aralık 2013 Yargı Darbesi ile Başbakan’ın ve Hükümet’in düşürülmek istenildiğini bilmeyen yoktur.

Kim ne derse desin bu olayların arkasında dış güçler ve kapalı kapılar arkasında planlanmış çok organize sosyal mühendislik çalışmaları bulunmaktadır.

Lidersiz Ortadoğu’da şu an ayakta duran en güçlü ülke; “Türkiye”, demir kafes içerisine sokulup yargılanamayan tek lider de; “Erdoğan”dır.

Erdoğan, Ortadoğu’daki son kaledir.

O kale de düşerse Türkiye ve Ortadoğu’nun vay haline!

DR.Mehmet Hakan Sağlam

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir