Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / İNÖNÜ’DEN FETHULLAH’A STOCKHOLM SENDROMU RAHATSIZLIĞI…

İNÖNÜ’DEN FETHULLAH’A STOCKHOLM SENDROMU RAHATSIZLIĞI…

(Article 145-29.03.2017)

Stockholm sendromu, bir rehinenin kendisini rehin alan kişiyle yaşadığı diyalog sonucunda oluşan duygusal sempati ve empati durumudur. 1973 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşanan bir soygun olayında, banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.

Türkiye’de bu psikolojik rahatsızlığa yakalanan kişi var mı? Cevabım; Evet! Hem de istemediğiniz kadar.

Adamın biri yolda giderken bir aslanın arkasından koştuğunu fark eder. Aslandan kaçıp kurtulmaya çalışırken önünde bir kuyu görür ve canını kurtarmak için hızla kuyuya inmeye başlar. İpe sarılıp kuyuya inerken, bir de bakar ki aşağıda kocaman bir yılan hızla kendisine doğru yükseliyor. “Şimdi ne yapacağım?” diye kara kara düşünürken, biri beyaz diğeri siyah iki tane fare adamın tutunduğu ipi kemirmeye başlar. Her taraftan başı belada olan adamcağız o sırada yüzünde bir ıslaklık hisseder. Bir arı yüzüne bir damla bal bırakmıştır. Balın tadı damağında iken uyanır ve tüm yaşadıklarının bir rüya olduğunu fark edip derin bir “oh” çeker.  Gördüğü rüyayı yorumlaması için birine anlatır. Anlattığı kişi gülerek; “Halâ anlamadın mı?” der. Peşinden koşan aslan “ölüm meleğindir”. İçinde yılan bulunan “kuyu” senin mezarındır. Sarıldığın “ip” hayatındır. Beyaz ve siyah fare; “ömrünü kemiren” gece ile gündüzündür. “Peki ya o bal nedir?”  diye sorarsan, dünyanın “geçici lezzetidir”. Ölümün arkasında bir hesap olduğunu sana unutturur.

Bu geçici lezzet uğruna insanlar neler yapmıyor ki. “İnsan hırsının kölesidir, hırsını yendikçe özgürleşir” derler. Ama ya hırsını yenemezse ne olur?

İşte o zaman Mustafa Kemal gibi bir lideri, Adnan Menderes gibi bir başbakanı, Turgut Özal gibi bir Cumhurbaşkanını öldürebilme, Recep Tayyip Erdoğan gibi bir lidere suikast yapabilme cesaretini çok rahatlıkla kendinizde bulabilirsiniz. Tıpkı İsmet İnönü ve Fethullah Gülen gibi.

Milli Şef döneminde böyle bir yazı kaleme alabilmek zaten mümkün değildi. Ancak gerek Mustafa Kemal’in ölümünden gerekse Adnan Menderes’in idamından İsmet İnönü’nün sorumlu olduğunu artık sağır sultan bile biliyor.

Türkiye’yi siyasi ve politik anlamda yeniden yapılandırmak amacıyla Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın zehirletilerek öldürülmesi ve 15 Temmuz darbesi sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Marmaris’te suikast yapılmasının arkasında ise Fethullah Gülen’in olduğu artık apaçık ortada.

Mustafa Kemal ve Adnan Menderes gibi çok değerli iki lideri öldüren İsmet İnönü ile Turgut Özal’ı öldürüp Erdoğan’ın hayatına kasteden Fethullah Gülen alçağına toplumun bazı kesimlerince duyulan sempatinin adı işte bu; Stockholm Sendorumu’dur.

Cumhuriyet’i kuran ve tamamı mason olan idareciler, Osmanlının son dönem bürokratik kadrolarını devlet idaresinden uzak tutmuş kendilerine ait bir devlet mekanizması kurmuşlardı. Çanakkale Savaşı ülkenin yetişmiş insan varlığını zaten önemli oranda bitirmiş, geriye kala kala çoğu asker kaçağı olup Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi), Robert Koleji ve yabancı okullarda eğitim alan ve maalesef neredeyse tamamı Mason cemiyeti üyesi olan içimizdeki “hainler” tayfası kalmıştı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, bir mason locası olmamakla birlikte masonluğun savunduğu idealleri benimsemiş, örgütlenme yapısında masonluğu esas almıştı. 1909’da kurulan Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın internet sitesinde Cumhuriyet’in kurucu kadrosunda yer alan masonlar şöyle sıralanır: Fethi Okyar, Ali İhsan Sabis Paşa, Meclis Başkanı Kazım Özalp Paşa, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Başbakan Hasan Saka, İçişleri Bakanları Şükrü Kaya ve Mehmet Cemil Ubaydın, Dışişleri Bakanları Bekir Sami Kunduh ve Tevfik Rüştü Aras, Sağlık Bakanları Adnan Adıvar, Refik Saydam, Behçet Uz, Milli Eğitim Bakanları Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ekonomi Bakanı Sırrı Bellioğlu, Milletvekilleri Cevat Abbas, Atıf Bey, Edip Servet Tör, Yunus Nadi, Reşit Saffet Atabinen, Memduh Şevket Esendal, Hilmi Uran, Tevfik Fikret Sılay, Ahmet Ağaoğlu, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve Belediye Başkanı Süleyman Asaf İlbay, İstanbul Valileri Muhittin Üstündağ, Lütfü Kırdar, Danıştay Başkanı Mustafa Reşat Mimaroğlu, Jandarma Genel Komutanı Galip Paşa, İstiklal Mahkemesi Başkanı Necip Ali Küçüka, Amiral Mehmet Ali Paşa. Cumhuriyet masonlarının lideri ise Atatürk’ün doktoru olan Mim Kemal Öke’dir.

Bir sofrada Atatürk, Masonların Büyük Üstadı Mim Kemal Öke’ye dönerek; “Kemal Bey, şimdi sıra sizin, bize Masonluğu anlatacaksınız. Önce söyleyiniz masonluğun prensipleri nelerdir?” diye sordu.

Mim Kemal tek tek anlattıktan sonra Atatürk; “Peki, anlaşıldı. Reisiniz kim?” diye sorduğunda, Mim Kemal hiç kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği şu sözleri söyledi; “Memlekette barış ve huzur isteyen ve bütün dünyaya seslenerek bu idealin gerçekleştirilmesine çalışan zatı devletleridir”. Atatürk birden kaşlarını çatar ve sesinin tonunu sertleştirerek; “Ben Mason Cemiyetine girmem. Başkalarının yaptığı prensiplere değil ancak kendi prensiplerime uyarım.” der.

Mustafa Kemal’in etrafı tamamen Masonlarla çevriliydi. 1935 yılında masonik yapılanmanın tehlikesini fark etti ve “Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locasını kapattı. Atatürk’e göre masonluk bir Yahudi tarikatıydı. Anadolu Ajansı, 10 Ekim 1935’te gazetelerin merkezlerine ‘‘Mason localarının kapatıldığını, mal ve mülklerine el konulduğunu, eşyalarının ise sosyal kurumlara gönderildiği” haberini geçti.

Mason localarına Mustafa Kemal tarafından son verilmesi yurtdışında çok yankı buldu. Olayı öğrenen yurtdışındaki masonlar Atatürk’ü ortadan kaldırmak amacıyla çeşitli girişimler başlattılar. Mustafa Hakkı Nalçacı ve Doktor Mim Kemal Öke başroldeydi. 33 dereceli Farmason Bulgar Yahudisi Varnalı Avram Benaroyas bir yazısında: “Mefkuremizi (Masonluğumuzu anlamında) imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür… O’nun ölümü esrarengiz olacak ve kendine göre esrar arz edecektir.” diyordu.

Atatürk daha önceleri sıtma hastalığına yakalanmıştı. Mustafa Kemal’in vücudunda oluşan lekeler aslında sıtma belirtisiydi ancak hastalık bilerek geç teşhis edildi, giderek ilerledi ve akabinde siroza dönüştü.

14 Haziran 1938 tarihinde Afet İnan’a mektup yazan Atatürk, “Afet, Vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir” demekteydi.

Yıllar sonra ortaya çıkan bilgi ve belgeler, Atatürk’ün sirozdan değil bir suikast sonucu zehirlenerek öldürüldüğünü ortaya koymaktadır.

Atatürk’ün sağlığı ile ilgili en önemli toplantı 3 Ağustos 1938 Çarşamba günü yapıldı. Atatürk’ün karnı şişiyor, yüzü sararıp soluyor, zaman zaman kusma ve titreme nöbetleri geçiriyordu. Yabancı doktorların acil tedavi için idrar söktürücü “Salygran” ilacı verilmesi tavsiyesi haklı bulundu. Aynı gün 2 cc’lik Salygran ilacı damardan şırınga ile verildi.

Atatürk’ün ölmeden önce iki defa sıtma geçirdiği, 3 Ağustos 1938 tarihinde kendisini muayene eden hekim heyetinin hazırladığı raporda belirtilmiştir. Dr. Bergamann, Dr. Epinger, Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Nihat Reşat, Dr. M. Kemal Öke, Dr. Mehmet Kamil, Dr. Süreyya Hidayet, Dr. Abravaya ve Dr. Akil Muhtar’ın bulundukları bir kurul tarafından muayene edilen Atatürk’le ilgili raporda şu ifadeler yer almıştır:

1) Atatürk’te asit yapmış, “subikter” meydana getirmiş bir “siroz” halinin bulunduğu…

2) Bunun nedeninin “alkol” olabileceği gibi, evvelce iki defa geçirdiği “malaryanın” (sıtma) etkisinin ve payının olmadığının söylenemeyeceği…

3) “Vena portada flebit” (karaciğer toplardamarında iltihap) olmasının da imkân dahilinde bulunduğu…

4) Hastada ateşin yükseldiği ve karaciğerinin kosta kenarlarını geçtiği ve dalağın büyük olduğu, ateşin yüksekliğinin aynı hastalığın varlığı ile izah edilebileceği belirtilerek aşağıdaki tedavinin uygulanması kararlaştırılmıştır:

  1. a) Karındaki asit “salyrgan” şırıngaları ile giderilmeye çalışılacaktır.
  2. b) 2 ve 3 defadan sonra “ponksiyon” yapılacaktır.
  3. c) Ateş için 0.90 santigram “piramidon” verilecektir.
  4. d) “Kinin” tedavisi yapılabilecektir.
  5. e) Gerektiğinde hafif “müsekkin” ilaçlar verilecektir.

Günler geçti. Atatürk”ün rahatsızlığı bir türlü sona ermedi. 24 Ağustos günü bir şırınga Salygran daha verildi. Ancak ateşi 38 dereceye çıktı. Dr. Neşet Ömer, Atatürk”ün “intoxiation” halinde olduğunu kaydetti. Bahsi geçen kelimenin tıp dilindeki Türkçe karşılığı “Zehirlenme” idi.

Atatürk’ün ölümünde etkili olan ilaç bugün Dünya Sağlık Örgütü’nün yasaklı ürünler listesindedir. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e aşırı “kinin” yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflâs edip siroza dönüşmüştür. Tedaviyi yapan doktor ise Mason Locası’nın üstadı âzamlarından Doktor Mim Kemal Öke’dir.

İstirahat için iki ay kadar Savarona’da kalan Mustafa Kemal, nemli ve sıcak ortamda daha da kötüleşti. Aslında Savarona yatına konulması da bu oyunun bir parçasıydı.

Velhasıl Mustafa Kemal 10 Kasım 1938 tarihinde gece yarısından hemen sonra saat 01,30 gibi hayata gözlerini yumdu. (Ölüm saatinin 09,05 olduğu da yalandır). Yaveri Salih Bozok, bildiklerini anlatmaması için hemen aynı akşam infaz edildi ve “Atatürk’ü çok sevdiği için acısına dayanamayıp intihar etti” yalanı uyduruldu.

Mustafa Kemal ölmemiş, öldürülmüştür.

Öldürenler ise Cumhuriyetin masonik kadrolarıdır. Cenazesine otopsi yapılmamasının nedeni de ağır metal olan civanın bulunabileceği endişesidir.

Bu arada İsmet İnönü ne yaptı?

Sanki bu olaylarda hiçbir dahli yokmuş gibi her şeyi kenardan izleyip sessiz kaldı. Atatürk’ün ölüm haberini alır almaz, ilk askeri darbeyi İsmet İnönü yaptı. Mustafa Kemal Dolmabahçe’de hayata gözlerini yumduğunda İstanbul’a gelmedi. Ordu’nun desteği ile Meclis’i askerlere kuşattırdı ve kendisini aynı gün Cumhurbaşkanı seçtirdi.

Mustafa Kemal’i zehirleyip öldürmelerinin karşılığı olarak da 1948 yılında Masonluğu tekrardan canlandırıp mallarını iade etti.

İsmet İnönü aşırı hırslı bir kişiliğe sahipti. Adnan Menderes’in genel seçimlerde onu ezici bir zaferle yenip iktidara gelmesini hiç hazmedemedi. Mustafa Kemal’i masonlara hallettiren İnönü, Adnan Menderes’i de askerlere hallettirdi. Ülkede askeri bir darbe yaşanması için gereken her ortamı hazırladı. Yazılı basını, üniversiteleri ve öğretim üyelerini, orduyu, savcı ve hakimleri kışkırtacak cümleler sarf etmekten uzak durmadı.

Adnan Menderes hükümeti “Arapça Ezan” yasağını kaldırarak halkın dini duygularını özgürce yaşaması için gereken ortamı hazırlamıştı. Fakat bu durum başta ordu olmak üzere bütün muhalif grupların dikkatini üzerine çekmiş, “Arapça Ezan yasağının kaldırılması ile birlikte Cumhuriyetçi yapı yıkılmaya mı çalışılıyor?” sorusu zihinleri meşgul etmeye başlamıştı. Bu değişiklikten dolayı Demokrat Parti Cumhuriyet’e ihanetle suçlandı ve Celal Bayar Arapça Ezan yasağının kaldırılmasını köşkte uzunca süre bekletti. Üniversiteler, Harp Okulları ve milletvekilleri orduyu göreve çağırdı. ABD’den beklediği desteği göremeyen Menderes hükümeti yüzünü Sovyet Rusya’ya (SSCB) çevirince, ABD adeta kendi güdümünden çıkan bu iktidarın devrilmesi için 27 Mayıs muhtırasına göz yumdu. Ve ülke Milli Birlik Komitesi’nin güdümüne girerken, Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanı ipe gitti.

27 Mayıs Darbesi modern Türkiye’nin aslında ikinci askeri darbesi olup 37 düşük rütbeli subay tarafından icra edilmiştir. Bu subaylarca, öncelikle ordudaki komuta kademesi etkisiz hale getirilmiş, akabinde Cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri tutuklatılmış, 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilmiş, 1402 üniversite öğretim görevlisi görevden uzaklaştırılmış, bazı üniversiteler kapatılmış, 520 hakim ve yargıç görevden uzaklaştırılmak suretiyle yargı kontrol altına alınmıştır.

Hırsına yenik düşen insanları saya saya bitmez.

Türkiye gerçekten gariplikler ülkesi. Öncelikle sayısız miktarda ikiyüzlü, yalaka, ahlâksız ve şerefsiz insanı barındırıyor. Bugün halen hayatta olan yüzlerce gazeteci, öğretim üyesi, sanatçı ve aydın, 12 Darbesini yapan Kenan Evren’e methiyeler düzüyor, öve öve yere göğe sığdıramıyor, karşısında el pençe divan duruyordu. Halbuki darbe sırasında yaşanmadık olay kalmamıştı.

12 Eylül döneminde yargısız infaz edilen, asılan, vurulan, suçsuz yere hapiste yatanlar bir yana, içinde geçen “hak, hukuk, özgürlük, fikir ve düşünce” gibi kelimelerden dolayı 937 film sakıncalı görüldüğü için yasaklanmış, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durdurulmuş, 3 bin 854 öğretmen, 120 üniversite öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verilmişti. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istenirken, gazetecilere 3 bin 315 yıl hapis cezası verilmiş, 31 gazeteci cezaevine girerken, 300 gazeteci saldırıya uğramış, bunlardan üçü silahlı saldırıda öldürülmüştü. Daha da önemlisi gazetelerin tümü 300 gün boyunca ülke çapında yayın yapamamıştı. 13 büyük gazete için 303 dava açılmış, 39 ton gazete ve dergi imha edilmiş, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirmişti.

İşte bizler şimdi 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbecilerinin kafa kafaya verip hazırladığı İttihat Terakki kalıntısı, mason ve Amerikancı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile idare ediliyoruz.

Ve memleketin ne kadar aydın geçinen sivil toplum kuruluşu yöneticisi, avukatı, hakimi, savcısı, öğretim üyesi, enteli danteli varsa hepsi birden bu darbe anayasasını savunmakla meşgul.

18 Maddelik Anayasa değişikliğine HAYIR demek, 1960 ve 1980 Darbelerine EVET demek değil midir?

STOCKHOLM SENDROMU denilen hastalık beter bir şeymiş vesselam…

DR.Mehmet Hakan Sağlam

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir