Anasayfa / Makaleler / GEZİ, 17/25 ARALIK VE 15 TEMMUZ DERKEN YENİ BİR DARBE DAHA: 31 MART SEÇİM DARBESİ…

GEZİ, 17/25 ARALIK VE 15 TEMMUZ DERKEN YENİ BİR DARBE DAHA: 31 MART SEÇİM DARBESİ…

 

(Article 248-02.04.2019)

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bazı çıkışları var ki Batılıları son derece rahatsız ediyor. Bunlardan ilki 29 Ocak 2009’daki Davos toplantıları sırasında İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’e yönelik olarak kullandığı “ONE MİNUTE” çıkışı ile geldi. Bu çıkış Türkiye-İsrail birlikteliğini sona erdirdi ve Ortadoğu’daki dengeler bir anda alt üst oldu.

Bence Erdoğan’ın ikinci önemli çıkışı 24 Eylül 2014 tarihinde BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaydı. Sayın Erdoğan BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin BM’yi etkisiz hale getirmesinin kabul edilemez olduğunu söyleyip “DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR” cümlesini kurmuştu.

Erdoğan’ın 2002 yılından beri telaffuz ettiği “Yeni Türkiye” kavramına gönülden inanıp destek veren ve bu durumu gerek TV programlarımda gerekse yazdığım makalelerde açıkça dile getiren ender akademisyenlerden biriyim. Üstelik yoğun mahalle baskısına rağmen.

2002 yılından bu yana Sayın Erdoğan çok sayıda iç ve dış saldırıya maruz kaldı. Şahsım adına konuşuyorum 27 Nisan 2007 E Muhtırası, 2013 Gezi Olayları, 17/25 Aralık 2013 Yargı ve Emniyet Darbesi ve son olarak 15 Temmuz 2016 Askeri Darbesi esnasında dahi bugünlerde hissettiğim karamsarlık ve huzursuzluğu asla yaşamadım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, FETÖ terör örgütüyle mücadele noktasında şüphesiz insanüstü bir çaba sarf ediyor. Ancak FETÖ ile mücadele konusunda gösterilen gayret sadece ve sadece Erdoğan’ın yaptıklarıyla sınırlı. Erdoğan’ın en yakınında yer alanlar bile bu mücadeleye yeter derecede ehemmiyet göstermiyor ve olası bir iklim değişikliğine karşı pozisyonlarını koruma içgüdüsüyle hareket ediyor.

Cumhurbaşkanının bir şekilde pasifize edilmesi, iktidarı kaybetmesi, suikasta uğraması veya öldürülmesi durumunda, Erdoğan’ın en yakınında bulunan kişilerin, aynı gün içerisinde Fetullah Gülen’e biat edeceklerinden emin olabilirsiniz.

Hatta bu kişilerin Erdoğan’ın ölüm haberini alır almaz medya karşısına çıkıp; Erdoğan çok korkunç ve acımasız bir diktatördü, vallahi korkumuzdan ağzımızı bile açamıyorduk, konuşanın kellesi gidiyordu mealinden açıklamalarda bulunacaklarından da adım gibi eminim.

Hatta bazıları yalakalıkta sınır tanımayıp, Facebook ve Twitter’daki profil resimlerini meczup Fetullah’ın alık alık boşluğa bakan resimleriyle değiştirme yoluna bile gidecektir. Pensilvanya’ya uçak biletleri “yok” satarken, gazete ve TV programlarının neredeyse tamamında “hoca efendi hazretlerinin” kerem, ikram, hoşgörü ve sevgisine yönelik yayınlar yapılacaktır. Şimdilerde pek rağbet görmeyen meczup imamın kullanılmış don ve fanilaları ile sümüklü mendilleri ise haşa “kutsal emanet” gibi elden ele dolaşacak, yemek tabağındaki artık kemikleri sıyırmak için dizinin dibinde adeta bir köpekler ordusu oluşacaktır.

15 Temmuz gecesi İstanbul ve Ankara’da kan gövdeyi götürüp, Marmaris’te Erdoğan’ın kaldığı otele darbeciler tarafından operasyon düzenlenirken ortalıkta görünmeyip telefonlarını dahi açmayan milletvekilleri, bakanlar, müsteşar ve bürokratlar, belediye başkanları, il ve ilçe teşkilat yöneticileri Erdoğan’ı satacak kişiler listesinin ilk sıralarında yer alıyor.

Erdoğan, 15 Temmuz gecesi kendisini yapayalnız bırakan böyle bir güruhla çalışma mecburiyetinde kalan “yalnız ve garip” bir Cumhurbaşkanıdır. Zira ülkede kimin ne mal olduğu belli değil. FETÖ devletin en kılcal noktalarına o kadar profesyonelce sızmış ki, herhangi bir kişi hakkında “bu adam asla FETÖ mensubu olmaz” dememek gerekiyor.

Ortadoğu coğrafyasında bu kadar sorun bir arada yaşanırken, Suriye, Irak, Yemen, Mısır, Afganistan ve diğer tüm İslam beldelerinde “Haç’a karşı Hilâl’in var olma mücadelesi” verilirken, Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye ve dünya düşünülemez.

Türkiye’nin bu coğrafya için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu Katar krizinde görmedik mi? Erdoğan olmasaydı bugün Katar diye bir devlet asla var olamazdı.

Bu coğrafyada tarih yeni baştan yazılıyor. Trans-Asya Demiryolu Hattı ile karada ve denizde yeni ve modern bir İpekyolu kuruluyor. Çin’den başlayıp Londra’da bitecek yeni demiryolu hattının en kritik ülkesi hiç şüphesiz Türkiye. İnşaatı büyük oranda tamamlanan bu demiryolu koridorunun bütünüyle çalışır hale gelmesi durumunda Çin ile Türkiye arasındaki mal sevkiyat süresi 30 günden 10 güne düşecek. Karayolu mesafesinde 3 bin kilometrelik azalma sağlanacak.

Marmaray, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli, Bakü-Tiflis-Kars ve Edirne demiryolu projeleri Modern İpek Yolu’nun orta koridorunu oluşturuyor. Batılıların temel endişe ve korkusu işte bu projeden kaynaklanıyor. 1488 yılında Bartlemeo Dias’ın keşfettiği ve Doğu ülkelerinin fakirleşmesine yol açan Ümit Burnu önemini kaybediyor.

Yeni İpekyolu’nun devreye girmesiyle birlikte Avrupa genelinde gemi ve konteyner taşımacılığı yapan çokuluslu devasa lojistik firmaları, sigorta şirketleri, gümrük ve liman işletmeleri batacak, fabrikalar kapanacak, Kıta Avrupa’sında işsizler ordusu oluşacak.

Yeni İpekyolu’nun deniz ayağında ise Basra Körfezi ve Kızıldeniz büyük önem taşıyor. Türkiye son üç beş yıl içerisinde her iki denizin lojistik güvenliğini temin açısından önemli adımlar attı ve Basra Körfezi’nde Katar’da, Kızıldeniz’in girişinde ise Somali’de askeri üsler kurdu. Ve daha da ileri gidip Sudan’ın Sevakin Adası’nı alarak Mekke ve Medine’nin güvenliğine yönelik önemli bir noktayı ele geçirdi. Bu askeri üsler, gerek Afrika ve Ortadoğu’nun deniz güvenliği, gerekse Katar hadisesinde görüldüğü üzere bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini temin açısından son derece önem arz ediyor.

Farkında mısınız? Osmanlı’nın Ortadoğu ve Afrika coğrafyasından çekilmek zorunda kaldığı 1918 yılından sonra ilk kez bir Müslüman ülke, bu coğrafyada tekrardan güvenliği temin eder duruma geldi. Afrin’e yönelik Zeytindalı Harekatı, El-Bab ve Cerablus’a yönelik Fırat Kalkanı operasyonları bu durumu ortaya koymadı mı?

İşte tüm bu gelişmeleri alt alta yazdığımızda Batılılar açısından şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor; Ortadoğu ve Afrika coğrafyasını önümüzdeki bir 100 yıl boyunca yeniden sömürebilmek, var olan devletlerden yeni devletçikler yaratabilmek, Müslümanları köleleştirmek için ERDOĞAN’ın öldürülmesi veya ortadan kaldırılması gerekiyor.

İşte bu açıdan son derece gergin ve endişeliyim.

Erdoğan ve Türkiye son kaledir. Erdoğan düşerse Türkiye düşer. Türkiye düşerse Kâbe düşer, Mekke ve Medine ve Kudüs ve Halep ve Şam ve Beyrut ve San’a ve Kahire düşer. Türkiye düşerse İslamiyet diye bir şey kalmaz. 

İşte bu nedenle ERDOĞAN’ı öldürecekler.

Erdoğan düşerse Türkiye dörde, Suudi Arabistan beşe, İran, Irak, Suriye, Yemen, Libya ve Mısır üçer beşer parçaya bölünür.

İşte bu nedenle suyun uyuduğunu ancak düşmanın uyumadığını görüyorum.

İşte bu nedenle bir yandan PKK, HDP, YPG, JPG, DHKP-C, diğer yandan FETÖ ve onun siyasi ayağı konumuna dönüşen CHP, İYİ PARTİ, SAADET PARTİSİ gibi terör destekçisi partilerin saldırdıkça saldırdığını görüyorum.

İşte bu yüzden CHP’lilerin sürekli olarak “Erdoğan’ı uluslararası mahkemelerde savaş suçundan yargılatacağız” şeklindeki açıklamalarının arka planı olduğuna inanıyorum.

İşte bu yüzden bir dönem Milli Görüş içerisinde yer alıp Sivas Belediye Başkanlığı yapan Temel Karamollaoğlu denilen zatın ruhunu Şeytan’a satıp FETÖ’nün ve Türkiye düşmanı Batılıların ekmeğine yağ sürdüğüne inanıyorum.

Darbe gecesi Marmaris’teki hainler Erdoğan ve ailesini ele geçirebilselerdi, Erdoğan ve ailesini  karanlık, pis ve izbe bir karakolda tıpkı Romanya’nın devrik lideri Çavuşesku ve eşine yaptıkları gibi kurşuna dizerek öldürüleceklerdi.

Evet…

Önümüzde ve arkamızda, içimizde ve dışımızda sayılamayacak kadar çok düşmanımız var ve inanın hiç ama hiç biri uyumuyor.

İşte korku ve endişem bundan.

Bu adamlar ERDOĞAN’ı ortadan kaldırmayı kafaya koymuş…

Kim dost kim düşman belli değil.

Milletçe dikkatli olmamız gerekmiyor mu?

Ha bu arada Erdoğan’ın gitmesi durumunda  üç günde ülkeyi ele geçirecek FETÖ yapılanmasının kendilerine dokunmayacağını zanneden geri zekâlı eblehlere de iki çift lafım var. Irak’ın FETÖ’sü olan Muhammed Kesnezani, 2003 yılında yaşanan Amerikan işgalini takip eden 3 ay içerisinde tam 350 bin kişiyi katletti. Kimleri mi? Kendilerinden olmayan ve hatta kendilerine yalakalık yapıp destek veren kim varsa hepsini.

31 Mart 2019’da icra edilen Belediye Başkanlığı seçimlerinde AK Parti çok önemli iki kalesini kaybetti. Önce Ankara, bu sabaha karşı da İstanbul CHP’nin eline geçti. Ancak işin kokusu şimdi çıkmaya başladı. “MART’IN SONU BAHAR” sloganını ağızlarına pelesenk eden Pennsylvania tayfası ile İYİ PARTİ, CHP, HDP ve SAADET ittifakının FETÖ destekli çok büyük bir oyun sayesinde Türkiye’deki bazı şehirleri AK Parti’nin elinden aldığına şahit olduk.

Seçim sandıklarında yapılan hırsızlık ve sahtekârlık konusunda CHP ve diğer partilerin herhangi bir dahli olduğuna inanmak istemiyorum. Daha doğrusu böyle bir organizasyonu yapabilme hususunda yeterli zekâ kapasitesine sahip olduklarına asla ve kat’a inanmıyorum. Seçim sandık tutanaklarındaki rakamlarda yer değişiklikleri ve kaydırmalar yapmak suretiyle ANKARA, İSTANBUL ve diğer birçok şehrin haksız ve yersiz bir şekilde ele geçirilmesine yönelik bu türden profesyonelce bir yolsuzluğu ancak ve ancak FETÖ çetesi yapabilir.

İSTANBUL ve ANKARA’nın kaybedilmesi Erdoğan’ın uluslararası arenadaki itibarını yıpratmaya yönelik planlı bir operasyondur. YSK Başkanı tarafından İstanbul’da CHP adayının önde olduğunun açıklanmasını takiben AK Parti il başkanlığı tarafından yapılan incelemelerde sandık tutanakları ile YSK sistemine girilen rakamlar arasında ciddi tutarsızlıklar olduğu tespit edildi.

Şimdi olabilecek senaryoları düşünelim; AK Parti’nin itirazı reddedilirse CHP, İYİ PARTİ, SAADET ve HDP (MİLLET İTTİFAKI) açısından herhangi bir sorun olmayacak. Ancak itirazın kabulü ve seçim sonuçlarının AK PARTİ lehine değişmesi durumunda MİLLET İTTİFAKI olarak isimlendirilen Pennsylvania destekli bu yapı seçmenlerini sokağa dökebilir. İşte böyle bir durumda Venezuela benzeri karşılıklı sokak gösterilerinin fitili ateşlenebilir. Uluslararası arenada seçimlere ERDOĞAN tarafından müdahale edildiği, ERDOĞAN’ın diktatör olduğuna yönelik haberler yayımlanabilir. Sokaklar karıştırılıp, ABDULLAH GÜL veya BÜLENT ARINÇ tarzında birisi ABD başkanı tarafından geçici devlet başkanı olarak tanınabilir. Ve çok daha önemlisi ordu ve emniyet içindeki uyuyan FETÖ yapıları uyandırılabilir.

Bu ihtimaller olabilir mi?

Olur mu olur!

Sözün özü; Bu işin kazasız belasız sakince çözümlenebilmesi için YÜKSEK SEÇİM KURULU’nun; medya, STK, parti yetkililerini bir araya getirip delil ve belgeleri çok şeffaf bir şekilde ortaya koyması, tarafların tümünü ikna etmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu iş ERDOĞAN’ın sırtında kalır ve Sayın ERDOĞAN bir anda DİKTATÖR ilan edilir.

Tahminimi söyleyeyim; YSK ikinci yolu tercih edecek ve ERDOĞAN’ın DİKTATÖR ilan edilmesine sebep olacak.

Peki! Tüm bu olayların yaşanmasında hata ve sorumluluğu olanlar kimler?

Ona dünkü yazımda değinmiştim ama kalem kalem yazayım;

1) AK Parti’nin çapsız beyin takımı

2) AK Parti’de bakan veya milletvekilliği yapıp kendi seçim bölgesindeki sandıkların başına kendi canından birer tane müşahit koymayı beceremeyen eblehler tayfası

3) AK Parti’nin istisnasız tüm il ve ilçe başkanları, kadın ve gençlik kolları, 

4) AK parti içerisinde FETÖ mensupları fink atıyor diye yazılar kaleme aldığımda bıyık altından gülen gerizekalılar,

5) Ve son olarak maalesef etrafında bu kadar gereksiz, beyinsiz ve kapasitesiz insan barındırdığı için Sayın ERDOĞAN’ın bizzatihi kendisi. 

Bu arada YSK başkanı ve yetkilileri ile sandık başkanları ve üyelerini de unutmamak gerekiyor. Büyük operasyon kapıda beyler. Çantaları hazırlayın.

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hacker Blog Hack Haber