Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / EDEPSİZ CUMHURİYET MAYMUNLARI…

EDEPSİZ CUMHURİYET MAYMUNLARI…

(Article 137-06.02.2017)

Referandumda ‘evet’ oyu vereceğini açıklamasının ardından hadsiz eleştirilere maruz kalan Sultan 2. Abdulhamid Han’ın 5. kuşak torunu Sayın Nilhan Osmanoğlu hanımefendi hakkında söylenenleri esefle takip ediyorum.

Kendilerini bu ülkenin gerçek sahibi olarak gören ve Laik Cumhuriyet’in arkasına sığınan ne kadar soytarı maymun, edep ve ahlak yoksunu erkek ve kadın müsveddesi varsa, tribünlere oynayan amigolar gibi bir sağdan bir soldan açıklama yapıp duruyor.

Şu bir gerçek ki kendilerini “Cumhuriyet çocuğu” olarak isimlendiren bu “ahlâhsızlar tayfası”, 1924 yılında bir gece ansızın bu ülkeden sürgün edilen Osmanlı hanedan mensuplarının yaşadıklarının milyonda birini yaşamış olsalardı, Avrupa ülkelerinin kral ve hükümdarlarına bin bir türlü yalakalık yapar, devletlerinin aleyhinde konuşmaktan asla imtina etmez, Türkiye Cumhuriyeti’ni Lahey Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başta olmak üzere her yere şikâyet eder, devlet aleyhine yurtdışında trilyonlarca dolarlık tahkim ve tazminat davaları açarlardı.

Ancak Osmanlı hanedan mensupları devletleri aleyhine tek bir kelime konuşmadıkları gibi, yiyecek ekmek bulamadıkları durumlarda dahi devletlerine laf gelmesin diye dava açma yoluna bile gitmediler. Kaderlerine razı oldular. Büyük bir tevazu ve alçakgönüllülük örneği sergileyerek, sabır ve sebat içerisinde bu ülkeye yeniden kabul edilecekleri günü beklediler.

Hiçbir hanedan mensubu, içimizdeki birçok hainin rahatlıkla yaptığı gibi örneğin; Gezi Olaylarına katılmadı, CNN ve BBC gibi ajanslara çılgınlar gibi tepinerek abuk sabuk pozlar vermedi, darbecileri alkışlamadı, Alman Cumhurbaşkanı’nın huzurunda el pençe divan durmadı, Amerikan bayrağı desenli battaniyeyi üzerine örtüp kanepede uyurken poz vermedi, “bu ülkenin vatandaşı olmaktan nefret ediyorum” demedi, yabancı istihbarat kuruluşlarına hizmet etmedi, asalet, görgü ve terbiyelerinden asla taviz vermedi.

Hanedan mensupları yılların verdiği görgü, terbiye ve asaletle hiç kimseyle asla senli benli konuşmadı, kendi aralarında bile “sen” değil “siz” cümlesini itina ile kullandı.

Bizler onlara çok şey borçluyuz. İçimizdeki görgüsüz hainler her ne kadar onlara yönelik olarak “şekerim”, “cicim”, “bacım” gibi edepsizce laflar etse de, bizler onlara karşı saygıda asla kusur etmeyiz, edilmesine de izin vermeyiz.

Gelelim mal, mülk, yat, kat, ada meselesine.

Hanedan mensuplarının şahsi servet ve mallarına el konulmasına yönelik olarak 1924 yılında çıkartılan 431 sayılı kanun tam bir hukuk garabetidir. 431 Sayılı Yasa’nın 8. Maddesi; “Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkulleri millete intikal etmiştir” şeklindedir. Halbuki Sultan Abdülhamit, yasanın ilanı tarihinden altı yıl önce vefat ettiği için anılan yasanın Sultan ve mirasçılarına uygulanması hukuken mümkün değildir.

Kaldı ki bu yasanın bir diğer maddesi de “tarafların devlet aleyhine bir yıl içinde dava açabileceklerini, aksi durumda dava hakkını kaybedeceklerine” ilişkindir. Yurtdışına beş parasız olarak sürgün edilen hanedan mensupları, yiyecek ekmek satın almakta bile zorlanırken, avukat ve mahkeme giderlerini nasıl karşılayacaktır ki?

Sultan 2. Abdülhamid ve diğer hanedan mensupları adına kayıtlı menkul ve gayrimenkuller kesinlikle hanedan mensuplarına iade edilmelidir. Yoksa biz bu ayıpla yaşamak zorunda kalırız. Bu kanun her şeyden önce Anayasa’dan kaynaklanan “mülkiyet hakkının” ihlalidir.

Şimdi olaya farklı bir cepheden bakalım. Kendileri adına kayıtlı taşınmazların devlete intikaline bir an için “evet” diyelim.

Peki! Şimdi bir soru soracağım. Evlilik sırasında evlenecek kızın çeyiz olarak getirdiği mal veya emtia kimin hakkıdır? Bu çeyizde devletin veya üçüncü şahısların hakkı olabilir mi?

Cevap veriyorum; asla ve kat’a olmaz.

Yargıtay içtihatlarına göre “çeyiz” olarak getirilen mallar, herhangi bir zaman aşımına tabi tutulmaksızın ve hatta mal rejiminin sona ermesinden önce ve sonra bile talep edilebilir. Eşyaların aynen geri verilmesine ilişkin istihkak davaları her zaman açılabildiğinden zaman aşımına tabi değildir.

İsteyenler bu konuyu detaylıca araştırabilir.

Şimdi Osmanlı hanedan mensuplarının şahsi malı konumunda olan ve “çeyiz” olarak geldiği için her zaman talep edebilecekleri yeni bir konuyu dikkatlerine arz ediyorum.

I. Murad döneminden itibaren Osmanlı Padişahları gayr-i müslim kralların kızlarının yanı sıra Anadolu beylerinin kızları ile de şehzadelerini evlendirmeye başlamışlardır. Aslında Anadolu beyleri ile bu münasebet çift yönlü olarak devam etmiş, Osmanlılar onlardan kız almalarının yanı sıra kızlarını da Anadolu beyleri veya oğullarına vermişlerdir. Osmanlıların bu yerinde ve fevkalade isabetli siyasetlerinin sonucu geç de olsa meyvelerini vermiş ve bu evlilikler neticesinde Anadolu aşiretleri ve beyleri arasında sağlam, köklü ve daimi akrabalıklar tesis olmuştur. Anadolu’da yüzlerce yıllık muhabbet, birlik ve beraberliğin temelinde, Osmanlının uyguladığı bu siyasetin rolü de unutulmamalıdır.

I. Murad Han oğlu Yıldırım Bayezid’i Germiyanoğlu Süleyman Şah’ın kızı Devlet Hatun ile evlendirdi. Devlet Hatun’un annesi Mevlana Celaleddin Rumi’nin oğlu Veled Çelebi’nin kızı Mutahhare Hatun’dur. Süleyman Şah kızının çeyizi olarak beyliğinin en güzel yerleri olan Kütahya, Tavşanlı, Emed (Eğriöz) ve Simav şehirlerini Osmanlılara verdi.

II. Murad Han’da Anadolu beylerinden Candaroğlu II. İbrahim Bey’in kızı Hatice Hatun ve Amasyalı Şadgeldi Paşa’nın torunu Yeni Hatun ile evlilikler yapmıştır.

Hanedan mensuplarının diğer bütün mal taleplerinden vazgeçtiklerini varsayalım. Ama “çeyiz hakkı” başka bir şeydir. Hiç kimse, hiçbir kanun çeyize el koyamaz. Çeyiz bir kadının anasının ak sütü gibi helalidir, hakkıdır.

Bu duruma göre hanedan mensuplarının çeyiz olarak Osmanlı devletine ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etmiş olan ve haksızca gasp edilen Kütahya, Tavşanlı, Emed (Eğriöz), Simav, Kastamonu (Candaroğlu Beyliği) ve Amasya’nın tüm arazisini geri alma hakkı bulunmaktadır.

Sosyal medya maymunlarına yeni bir “atışma” konusu açtığım için üzgünüm. “Tartışma” ancak beyni ve düşünme kapasitesi olan canlılar arasında söz konusu olacağından, dikkat ederseniz “tartışma” yerine “atışma” kelimesini kullandım.

Gülse Birsel isimli bir zat bugünkü Hürriyet gazetesinde aynen şu ifadeyi kullandı; “Nilhan Sultan Hanımefendi Hazretleri, canınıza da yetse, yapacak bir şey yok. Ayaklar baş oldu, sorma bacım! Galatasaray Adası’nı filan vermeyeceğim size çünkü artık orası bizim kraliyet ailesinin. Dava da açma, kraliyet ailesi kalabalık, 80 milyonuz hangimizle uğraşacaksın?

Yazının başı, sonu, ortası, bucağı her tarafı saçma. Neresini düzelteyim bilmiyorum ki. Ama sormadan da edemiyorum; Hangi 80 milyondan bahsediyorsun Gülse? Halen farkında değilsin ama sizin “kraliyet ailesi” Türkiye’de artık sadece küçük bir azınlık kalıntısı bacıcık!

Sizin prensesliğinize gelince, prenses olunmuyor prenses doğuluyor.

Galatasaray adası başta olmak üzere Hanedan ailesine ait tüm malların geri iadesi hususunda referandum yapılacak olsa çıkacak sonuca siz bile inanamazsınız.

Alavere dalavere ile Hanedan mensuplarına ait gayrimenkullerin üzerine çökenlerin, münasip yerine nişadır tozu değmiş maymun gibi hoplayıp zıplamalarının nedeni bu endişe olmasın.

Ancak “hak” haktır.

Bugün veya yarın veya yarının yarınlarında “hak” yerini bulacaktır.

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir