Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / DÜNYA İNSANLIK MADALYASINI KİLİS HAK ETMİYOR MU?

DÜNYA İNSANLIK MADALYASINI KİLİS HAK ETMİYOR MU?

(Article 053-24.12.2014)

22 Aralık 2014 tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Kilis valisi Sayın Süleyman Tapsız beyin panelist olarak yer aldığı ‘Suriye sığınmacıların sosyo-ekonomik durumları’ ile ilgili bir panele dinleyici olarak katıldım. Sayın Vali muhteşem bir sunum yaptı ve bugüne kadar gerek Valilik makamı, gerekse sivil toplum örgütlerince yapılan yardım ve hizmetleri karşılaştırmalı şekilde dinleyicilere anlattı. Devletin ve Kilis Valiliği’nin sığınmacılara verdiği hizmetler bir yana, toplantının sonunda salonda bulunan herkesin o dakikadan sonra Kilis ve Kilislilere karşı büyük bir saygı ve onur duymaya başladığını hayranlıkla izledim ve Kilis’te böyle bir Valinin görev yapmasından dolayı memnûniyet duydum.

Kilislilerin Suriyeli mültecilere karşı sergilediği kardeşlik ve ev sahipliliği her türlü takdirin ötesinde. Bugün Türkiye’nin 10 ilinde toplam 22 mülteci kampı bulunuyor ve bu kamplarda yaklaşık 250 bin insan barınıyor. Evini barkını, yerini yurdunu terk ederek kendi vatanları gibi gördükleri bu topraklara hiç tereddüt etmeden kaçıp gelen bu insanlara sahip çıkmak boynumuzun borcu. Unutmayalım bundan 90 yıl önce bizler Devlet-i Aliyye-yi Osmâniyye’nin ay yıldızlı kimlik ve bayrağını bu insanlarla birlikte taşıyorduk. Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşma gayesiyle Batılılarca başlatılan Birinci Dünya Savaşı tam bir Haçlı Seferi niteliğindeydi. Bundan bin yıl önce Kutsal Topraklara düzenlenen Haçlı seferlerinde Papa’nın çağrısına icabet eden Hıristiyan Avrupa halkları, Harb-i Umumi’de de aynı tavrı sergilemiş ve hep birlikte Türklerin üzerine yürümüştü. Sonuç; milyonlarca kilometrekarelik toprak parçasının elimizden gitmesi ve halkların birbirinden kopartılması olarak kendini gösterdi. Şamlı Ahmet ile Kilisli Mustafa, Diyarbakırlı Mehmet ile Kerküklü Ali, Beyrutlu Salih ile Mekkeli Abdullah birbirinden ayrıldı. Batılılar 1923’den beri bu coğrafyada istediği gibi at koşturdu. Bırakın Türklerle Arapları birbirine düşman etmeyi, Arapları bile birbirlerine düşürdüler. Katar, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Suriye, Lübnan, BAE, Irak ve Filistin birbirinden ne kadar uzak değil mi? Bu ülkelerin tamamı Batılı güçlerin birer dominyonu niteliğinde. 400-500 yıl Türk egemenliğinde kalan ülkelerde lütfen bir şeye dikkat edin. Bu ülkelerin hiçbirine Türkçe konuşma ve İslâmiyeti kabul şartı da konulmamıştır. Herkes özgürce ve hiçbir baskıya maruz kalmaksızın dinini, dilini, örf ve adetini yaşamıştır. İşte bu düzen Osmanlı topraklarını sadece Müslüman halklar için değil Museviler, Hıristiyanlar, Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler ve Nusayriler gibi onlarca din ve yüzlerce mezhep mensubu için de adeta bir barış ve huzur havzası haline getirmiştir.

Osmanlı’nın parçalanışı sonucunda ortaya çıkan yeni devletler ise kısa süre içerisinde tam bir yıkım ve facia yaşamıştır. Balkanlara bakın; neredeyse tüm etnik yapılar etin kemikten ayrılması gibi en ince kırıntısına kadar birbirinden soyutlanmış durumda. İşte bu nedenle şu an Doğu Avrupa’nın tamamı mikro devletçiklerle dolu durumdadır. “Böl parçala” yetmiyor, “parçala ve ufala” taktiği de izleniyor. Ülkelerin küçülmesi dış kontrole daha açık bir yapı yaratıyor. Ortadoğu’nun şu anki durumu ve sorunu da bu değil midir? Körfez Savaşı’nın ana gayesi de buydu. Sünni Bağdat, Şii Basra ve Kürt-Türkmen ağırlıklı Musul bölgesi de Batılıların Yeni Ortadoğu Projesi kapsamında şekillendi. Bu coğrafyanın esas problemi Sykes-Picot ile senaryolaştırılan, Birinci Dünya Savaşı’nda sahnelenen, 1923 Lozan Anlaşması ile son noktası konulan üst akıl ürünü sınır düzenlemeleridir. Osmanlı Devleti’nin idari yapılanması çok zekice ve akıllıca hazırlanmış, sosyo kültürel hassasiyetler içeren bir duruş sergilemektedir. Osmanlı döneminde “Irak diye bir coğrafi tanımlama zaten yoktu ve o bölgede Musul, Bağdat ve Basra vilayetleri yer alıyordu. Çünkü bu bölgelerde farklı etnik yapılar ve farklı mezheplere mensup insan toplulukları yaşıyordu. Dolayısıyla hepsinde farklı örf ve adetler ve buna dayalı farklı yönetim ve adalet anlayışları hakimdi. Şii çoğunluğun yaşadığı yere Sünni kadı ve vali atanmazdı. Bunun aksi zaten söz konusu olamazdı. Irak’ın başına Şii mezhebine mensup Nuri El Maliki geldiğinde ortaya çıkan sonuçları tüm dünya gördü. Hem Irak parçalandı hem de IŞİD denilen bir örgüt bu karışıklıktan nemalanıp 5 yıl içerisinde devlet kurma noktasına geldi.

Suriye’de de aynı durum söz konusudur. Osmanlı döneminde “Suriye ve Beyrut Vilayetleri olarak tanımlanan bölgenin içinde Hama Sancağı, Trablusşam Sancağı, Suriye Sancağı, Cebel Lübnan Sancağı, Akka Sancağı, Kudüs-ü Şerif Mutasarrıflığı ve Havran Sancağı yer alıyordu. Kilis ve Antep’i içine alan Halep vilayetinde ise; Maraş Sancağı, Urfa Sancağı ve Halep Sancağı bulunuyordu. Peki Osmanlı neden Halep vilayeti gibi çok büyük bir alanı üç sancağa ayırırken, Suriye ve Beyrut vilayetini idari açıdan 7 bölgeye ayırmıştır? Çünkü bu idari bölünmelerin tamamında farklı din ve inanç mensupları yaşıyordu. İşte bu nedenledir ki Arap coğrafyasında yaklaşık dört yüz küsur yıl boyunca tek bir tane bile mezhep çatışması yaşanmamıştır. Lozan Anlaşması’nda Suriye, Ürdün, Irak, Suudi Arabistan, BAE gibi uyduruk ve sanal devletlerin daha doğrusu aşiret yapılanmalarının kurulması cihetine gidilmesi, bu bölgenin asırlara dayalı yönetim anlayışını yerle bir etmiş, etnik, dini ve mezhepsel farklılıklara dayalı çatışmaları olağan hale getirmiştir. Suriye’nin 22 milyonluk nüfusunun %74’ü Sünni, %12’si Nusayri, %10’u Hıristiyan, %3’ü Dürzi’dir. Bu ülkenin tamamını siyasi ve politik açıdan Nusayri azınlığın kontrol etmesi çatışmaların patlak vermesine sebep olan unsurların başında gelmektedir.

Türkiye, 20. yüzyılın başlarından itibaren çok sayıda göç dalgasına maruz kaldı. 1912’de Balkanlardan bir nehir gibi Anadolu’ya akan evlad-ı fatihanları, mübadele yıllarında Selanikli, Atinalı ve Manastırlı Türk Müslümanlar takip etti. Yakın geçmişte Bulgaristan’dan milyonlar geldi. Sonra Saddam’ın zulmünden kaçan Kürt ve Türkmenlerin geçici ziyareti söz konusu oldu. Bugün ise aynı kanı taşıdığımız Suriyeli kardeşlerimiz bize sığınıyor.

Bu kamplarda kalanlar bizim misafirimiz değildir. Bu kişiler evimizin toprağımızın ortak sahibidir. Burada doğan her bebek, diğer tarafta şehit düşen her nefer bizim insanımızdır. Anadolu’nun bağrından kopup 1000 yıldır Yemen’den Mısır’a Sudan’dan Cezayir’e, Bağdat’tan Şam’a, Kırım’dan Tiflis’e varıncaya değin 22 milyon kilometrekarelik vatan toprağına serpiştirilen bu insanlara bugün kucak açmayıp ne zaman açacağız?

Sınırın tam yanı başına kurulu Öncüpınar kampında koşuşturup duran minik çocuklar belki pek yakında kendi ülkelerinde özgürce oynamaya başlayacak. Suriyeliler canları istediği için veya macera olsun diye bizim ülkemize sığınmadı. Çoluk çocuklarının canlarını kurtarmak için akın akın bize geliyorlar. Bizim medeniyetimiz hiçbir zaman kendisine sığınanı düşmanına teslim etmemiştir. Aksi olsa bize “BÜYÜK TÜRK” demezlerdi. Bize sığınan bu insanlara, Türklerin büyük bir medeniyetin parçası olduğunu onlara kucak açarak, ekmeğimizi paylaşarak göstereceğiz.

Mültecilere kucak açanlar, ekmeğini bölüşenler ise kıyamette Peygamber efendimizin sofrasında kendisine yer bulacaktır. Peygamber efendimiz; “Allahım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de fakirlerle birlikte haşret. Çünkü fakirler cennete, zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Böyle yap ki kıyamet günü Allah da seni kendisine yaklaştırsın.” şeklinde dua ederdi.

1914’de ortak vatanımız için Çanakkale’de şehit düşen Hamalı, Humuslu, Şamlı, Halepli Ahmet’in Mehmed’in Süleyman’ın hatırına, birlikte yaşadığımız 402 yılın anısına, Allah ve Muhammed aşkına bizden aman dileyen bu insanlara kucak açalım, koruyup gözetelim. Bugün bu yetimlere, evsizlere, fakir fukaraya kucak açanlara yevm-ül mahşerde Peygamber efendimiz kefil olacaktır.

Bu kadar insan Türkiye’ye niçin kabul ediliyor, bunlara bakmaya mecbur muyuz? tarzında görüş beyan eden bazı kişilere Kilis Valisi Süleyman Tapsız Bey “Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir” ayetini hatırlattı ve ‘lütfen empati yapın ve bu olayların sizin başınıza geldiğini, bir başka ülkeye sığınmak zorunda kaldığınızı, çoluk çocuğunuzla arabanızda giderken sığındığınız ülkenin vatandaşlarınca saldırıya uğrayıp tartaklandığınızı, başınızı sokacak yer bulamadığınızı, geçimizi sağlamak için çalışmanız gerektiğini ancak size hiç kimsenin iş vermediğini, kendi ülkenizde iş güç sahibiyken sığındığınız ülkede bir hiç olduğunuzu ve yiyecek ekmeğe muhtaç kaldığınızı düşünün. Böyle bir durumda ne yaparsınız?’ diye sordu. Salondan tek bir ses çıkmadı. Öncüpınar ve Beşiriye kamplarında insanların çadırlarda değil konteyner kentlerde barındığını, her türlü eğitim ve sağlık hizmetinin verildiğini, üç öğün sıcak yemek ve hatta daimi olarak sıcak su verildiğini anlattı. Kilis Devlet Hastanesi’nin Suriyeli sığınmacılara hiç bir ayrım gözetmeksizin hizmet verdiğini, Esed güçlerinin bombalamaları neticesinde üç beş yaşındaki çocukların ellerinin kollarının kopuk vaziyette buralara getirildiğini, annesinin karnındaki bebeğe isabet eden kurşunun bir çocuğun sol ayağını delip geçtiğini ve bebeklerin henüz daha anne karnındayken bile savaşın şiddeti ile tanıştığını da görsellerle sundu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Kilis Valiliği insanlık tarihine altın harflerle yazılmayı çoktan hak etmiş durumda. Sığınmacılara verilen sosyal ve psikolojik destek hizmetleri, anaokulu, kreş, ilk ve orta öğretim hizmetleri, düzenli sağlık taramaları, hemen her yaşta insana verilen Türkçe eğitimleri, kamp içindeki marketler, çamaşırhaneler, su ve elektrik arızalarını gideren teknik destek grupları, parke taş döşeli yollar, kamplara güvenli giriş çıkış imkânları, dijital tanıtım kimlikleri ve 85 lira tutarındaki cep harçlıkları salondaki dinleyicileri hem büyüledi hem de gururlandırdı. Dünyada böyle bir kampın ve sığınmacılara yönelik bu tür bir uygulamanın olmadığını herkes biliyor. Suriyeli sığınmacılara bugüne kadar yaklaşık 6,5 milyar dolar para harcayan Türkiye’ye dışarıdan gelen yardım miktarı ise sadece 300 milyon dolar. Dünyanın en fazla yardım yapan ülkeleri sıralamasında Amerika ve İngiltere’den sonra Türkiye 3. sıraya yükselmiş durumda. Ülkelerin Gayri Safi Milli Hasılasına göre sıralama yapıldığında ise Türkiye dünya birincisi.

Bu yardımlar ve sığınmacılara gösterilen misafirperverlik Türk milletinin ferasetini ortaya koymaktadır. Sayın Vali’nin üzerine basa basa vurguladığı bir diğer konu ise Suriye’den gelen sığınmacılardan bazılarının çok nitelikli insanlar olduğuydu. Bu kişilerden bazılarının profesör, bazılarının doktor, öğretmen, diş hekimi, sanatçı, müzisyen, hattat, heykeltraş olduğunu, bu insanların acilen Türk vatandaşlığına kabül edilmesi gerektiğini, aksi durumda ABD, İngiltere ve Kanada gibi ülkelerin bu değerli insanları kapıp götüreceğini söyledi.

Sayın Tapsız’ın tespitleri son derece doğru ve dikkate alınması gereken konular. Yetişmiş insan gücü Türkiye’nin gücüne güç katacaktır. Sayın Vali tarafından ekrana yansıtılan son iki resim ise insanları hüzne boğdu. Bunlardan birincisi; elinde Özgür Suriye Ordusu bayrağıyla yeşil çimenler üzerinde koşan küçük bir kız çocuğunun görüntüsü, diğeri ise kampta kalan Nesrin isimli küçük bir kız çocuğunun çizdiği ve üzerinde Suriye bayrağı olan küçük kuş yavrularına kanatlarına Türk bayrağı resmedilmiş anne kuş tarafından yem verildiğini gösteren resimdi.

Savaşta anne babasını kaybetmiş yetim ve öksüz çocukların eğitim gördüğü konteyner okul binası ise bir başka duygu boşalmasına sebep oldu ve bana yetimleri himaye hususunda Sadi Şirazi’nin sözlerini hatırlattı;

“Babası ölmüş çocuğu himaye et, tozunu silkele, bir yerine diken batmış ise çıkar. Öksüzün ne kadar aciz olduğunu bilir misin? Hiç öksüz ağaç gelişebilir mi? Bir yetimi başını eğmiş, düşünceli, meyus gördüğün zaman, sen kendi çocuğunun yüzünü öpme. Yetim ağlarsa nazını kim çeker? Öfkelenirse öfkesini kim hoş görür? Aman yetim ağlamasın! Çünkü o ağlarken arş-ı alâ titrer. Yetime merhamet göster. Gözünün yaşını sil. Yüzünde toprak varsa onu şefkatle temizle. Babam beni: “Oğlum!”diye kucakladığı zaman kendimi taçlı bir padişah sanırdım. Üzerime bir sinek konsa idi, babam hane halkının tamamını haşlardı. Şimdi o haldeyim ki beni düşmanlar esir alacak olsalar, bir dostum yok ki yardımıma koşsun. Ben yetimin derdinden anlarım. Çünkü pederim beni çocukluğumda yetim bırakıp gitmiştir.”

 

Öncüpınar’ın hemen karşısında Suriye topraklarında oluşturulan 50 bin kişilik kamp ise Suriye içerisinde tampon bölge oluşturulduğunun kanıtı. Bu kampın tüm ihtiyaçları yine Kilis valiliğince karşılanıyor. Bugün sayıları 1 milyon 650 bine ulaşan Suriyeli sığınmacılara Türkiye hiç gocunmadan bakıyor ve her türlü ihtiyacını karşılıyor. İstiklâl Savaşı’nda verdiği mücadeleden dolayı madalya almayı hak etmiş iki tane şehrimiz var. Bunlardan biri “Gazi” ünvanını hak eden Gaziantep, diğeri ise “Kahraman” ünvanı ile onurlandırılan Kahramanmaraş. Şimdi böyle bir madalyayı hak eden yeni bir şehrimiz daha var. Suriyeli sığınmacılara gösterdiği misafirperverlik ve insaniyetten dolayı Kilis Vilayeti “Dünya İnsanlık Madalyası”nı fazlasıyla hak ettiği gibi, Kilis Valisi Süleyman Tapsız beyefendi ise Türk Vatandaşlığını ziyadesiyle aşmış artık bir Eşsiz Dünya Vatandaşı haline gelmiştir.

Şimdi biraz gerilere gidelim. Günlerden 28 Ekim 1918. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasına henüz 7 ay vardır. Kahramanmaraş’ta Sütçü İmam’ın silahından atılan ilk kurşunun patladığı 31 Ekim 1919 tarihine ise daha bir yıl vardır. Osmanlı topraklarında ümitler bitmiş, vatanın hemen her karışı işgal edilmiştir. 1918 yılı Ekim ayı başlarında düşman kuvvetleri, savunma hatlarını hızla yararak Anadolu’ya doğru ilerlemektedir. Hatta Mustafa Kemal’in Halep’te karargâh haline getirdiği Baron Oteli bile Arap aşiretlerince basılmış ve Türk Ordusunun geri çekilmesi istenilmektedir. Mustafa Kemal, Türk Ordusunun sağlam bir Türk toprağına ayak basmadan düşmana mukavemet hattı oluşturmasının sakıncalarını düşünerek kısa süreli bir keşfe çıkar. Bu savunma hattının Toros Dağı eteklerinden başlayacağını düşünürken, otomobilinin yolu arabanın içinde kimin bulunduğundan habersiz Kilisli çeteler tarafından kesilir. Mustafa Kemal’in yaveri Cevat Abbas Bey, derhal silahını çeker ve namluyu önlerini kesen gruba doğru çevirir. Mustafa Kemal, yaveri Cevat Abbas Bey’e silahını yerine koymasını söyleyerek arabadan aşağıya iner. Karşısındaki gençlerden birisi onun Çanakkale Cephesi’nden tanıdığı, yakın silah arkadaşı Saraç Mehmet Çavuş’tur. Kader, iki silah arkadaşını bu defa başka bir cephede yan yana getirmiştir. Saraç Mehmet, Paşasını görünce heyecanlanır ve hazır ola geçerek tekmilini verir: “Burhanoğlu Saraç Mehmet Çavuş. 1311, Kilis, buyurun kumandanım”. Mustafa Kemal Paşa, Saraç Mehmet Çavuş’u selamlayarak tekmilini alır, çeteleri başına toplar. Burada ne yaptıklarını sorar. Aldığı cevap Mustafa Kemal için pek şaşırtıcı değildir. Anadolu’da düşlediği bağımsızlık hayâli gerçekleşmeye başlamıştır. Bir ulus kadınıyla, çoluk çocuğuyla uyanmaktadır. İşte o esnada şu sözü söyler; “İlk defa ayak bastığım bu Türk toprağındaki uyanıklığa cidden hayran kaldım. Ve bir daha iman ettim ki bu millet asla ölmeyecektir! Var olun aziz Kilisliler”.

Mustafa Kemal, Kilis dönüşü Ordu mıntıkalarına gönderdiği gizli şifrede şöyle diyordu; “Vilayet-i Şarkiye efradını silahlarıyla ve götürebilecekleri cephane ile terhis ediniz”. Özgürlüğün kıvılcımları Kilis’te atılmış ve Anadolu halkı işgal güçlerini topraklarından atmak için mücadeleye başlamıştı. Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa 3 Kasım 1918 tarihinde 2. ve 7. Ordulara gönderdiği talimatta şöyle diyecekti: “Kilis havalisinin Türklerle meskûn olduğu her vesilede hatırda tutulmalı, her davada bu esas ittihaz edilmelidir.”

Evet, 28 Ekim 1918’de dik duruşlarıyla Mustafa Kemal’e cesaret veren, bir milletin uyanış ve dirilişine sebep olan Kilisliler, bugün aynı onur ve vakarı Suriyeli soydaşlarımız ve kardeşlerimiz için de sergiliyor.

Bu yazıyı bağlamak Mustafa Kemal’e kalmıştır;

“Var olun aziz Kilisliler.”

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir