Çarşamba , Haziran 29 2022
Anasayfa / Makaleler / ASİMETRİK SAVAŞ YAŞIYORUZ. HERŞEY BİR SUİKASTA BAĞLI…

ASİMETRİK SAVAŞ YAŞIYORUZ. HERŞEY BİR SUİKASTA BAĞLI…

(Article 101-06.09.2016)

Türkiye’nin tek taraflı değil asimetrik bir savaş tehdidiyle karşı karşıya olduğunu hiçbir şekilde göz ardı etmememiz gerekiyor. Sadece bir gün içerisinde yaşanan olayları alt alta yazın ve bu olaylara vasat bir Avrupalının ne şekilde tepki vereceğini lütfen düşünün. Örneğin 4 Eylül 2016 tarihinde güne ilk olarak 24 şehit haberiyle uyandık. Ardından TSK’nın Çukurca ve Tendürek Dağı’nda PKK’ya büyük bir darbe vurup 157 PKK’lı teröristi öldürdüğü haberi geldi. Öğleye doğru Suriye’nin Azez kırsalından Kilis kent merkezine 3 Katyuşa roketi düştü. Bu olaydan 15 dakika sonra Türk ordusu Elbeyli ilçesinden Suriye’nin Çobanbey kırsalına tank birliklerini soktu ve DAEŞ’e karşı ciddi bir mücadele başlattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan G-20 zirvesinde Rusya, ABD, Almanya ve dört AB ülkesinin liderleriyle başbaşa görüşme yaptı. Bu arada yurtiçinde FETÖ mensuplarına karşı yapılan mücadelede tutuklamalar ve gözaltılar birbiri peşi sıra yaşandı. Yaklaşık 50 bin kişi kamudaki görevinden uzaklaştırıldı. Bu arada PKK tarafından şehit edilen askerlerimiz toprağa verilirken insanlar “keşke bende şehit olaydım” diye vakur şekilde devlet ve milletine sahip çıktı. Bakınız bu olayların tamamı sadece bir gün içerisinde yaşandı. Üstelik buraya yazmadığım onlarca konu daha var. Bizde bir gün içerisinde yaşanan olayların değil tamamı, inanın çeyreği bile herhangi bir Avrupa ülkesinde yaşansa (örneğin nüfusu 5 milyonun biraz altında veya biraz üstünde olan İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika, Lüksemburg, İsviçre gibi ülkelerde) millet galeyana gelip psikiyatri uzmanlarının kapısında sıraya girer ve bunalıma girip intihar etmeye başlar.

Asimetrik tehdit ve savaş kavramını biraz açmak gerekiyor. Belli bir düşünsel derinliğe sahip, iyi planlanmış, istihbarat kuruluşlarının mutfağında hazırlanmış, tek bir eylemle çoklu kazanç sağlayacak olay ve eylemler silsilesini “asimetrik eylem” olarak tanımlayabiliriz.

Örneğin Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, Susurluk Kazası ve sonrasında yaşananlar, 28 Şubat sürecinde kameralara yansıyan Aczmendilerin zikir görüntüleri, Sahte Şeyh Ali Kalkancı ve Fadime Şahin ilişkisi, Türk filmlerinde sıkça karşımıza çıkan mahalledeki yalnız ve dul kadınlara sarkan sapık, sahtekar ve üfürükçü imam görüntüleri, Türkiye’de son bir yıl içerisinde Ankara, İstanbul, Gaziantep ve diğer büyük şehirlerimizde özenle belirlenen yerlerde peş peşe patlatılan canlı bomba eylemleri bariz bir şekilde “asimetrik” savaş taktikleridir. Aynı bomba düzeneği ile Ankara Tren Garı önünde kendisini “Allahu Ekber” diye bağırarak patlatan DAEŞ mensubunun, bir başka şehirde “Kahrolsun PKK” diye patlatması çok ilginç değil midir?

Şimdi 1978 yılına gidelim ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylara bir göz atalım; 19 Aralık 1978 gecesi saat 21.00’de Çiçek sinemasına yerleştirilen tahrip gücü düşük bir bomba, katliama giden olaylar zincirinin ilk halkasını oluşturdu. Ertesi gün Alevilerin oturduğu bir kıraathane bombalandı; 21 Aralık’ta Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) üyesi iki öğretmen öldürüldü. 22 Aralık günü, bu iki öğretmenin cenazesini taşıyan kalabalığa, “komünistlerin, Alevilerin cenaze namazı kılınmaz” diyerek insanları tahrik eden bir başka grup saldırdı. Bağlarbaşı camii imamı Mustafa Yıldız cuma vaazında halkı adeta galeyana getirmiş: “Oruç tutmak namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır; bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevileri ve CHP‘li Sünni imansızları temizleyeceğiz.” şeklinde vaaz vermişti.

Kalabalık dağılıp cenazeler ortada kalırken; güvenlik güçlerinin müdahalesiyle karşılaşmayan saldırganlar kent çarşısına yürüyerek Alevilere ve CHP’lilere ait işyerlerini tahrip etmeye başladı. Çatışmalarda ilk aşamada üç kişi öldürüldü.

22 Aralık gecesi Sünni mahallelerinde “Ertesi gün solcu Alevilerin silahlı saldırı yapacağı” yalanı anlatılmaya başlandı. 23 Aralık’ta Kahramanmaraş’taki olaylar Alevilere dönük bir kıyama dönüştü, kentteki bütün polisler görev dışı bırakıldı. Bu koşullarda 24 Aralık günü, çok ciddi bir kıyım yaşandı. “Komünistleri bırakmayın, Allah yoluna kesin, Sütçü İmam aşkına vurun”, “Bugün cihad günüdür, bir Alevi öldüren cennete gider”, “Alevileri öldürelim, memleketten temizleyelim”, “Alevileri öldürün, şahit kalmasın” diye bağıran faşist ajanların sürüklediği kalabalıklar Alevilerin yaşadığı Yörükselim, Yenimahalle, Serintepe, Mağaralı, Karamaraş mahallelerine saldırdı. Bu mahalleler taranıp, bombalanıp, kundaklandıktan sonra muhasara altına alındı. Ölülerin taşınması, yaralıların hastanelere götürülmesi bile engellendi. Hastaneler kuşatıldı, insanlar kadın, çocuk, hamile, yaşlı, hasta, yaralı ayrımı yapılmadan öldürüldü. “Aleviler dinsiz ve sünnetsizdir” provokasyonu ile gözleri kararan saldırganlar, insanların pantolonlarını indirip sünnetli olup olmadıklarını bile kontrol ettiler. Alevi mahallelerinin yanı sıra, Sünni mahallelerinde de önceden işaretlenmiş Alevi evlerine baskınlar yapıldı.

25 Aralık akşamı tamamen yatışan saldırılarda, resmen saptanabilen ölü sayısı 111’di. Yüzlerce kişi yaralanmış, aralarında CHP, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Partisi (TKP), TÖB-DER, Polis Memurları Dayanışma Derneği (POL-DER) binalarının ve Sağlık Müdürlüğü’nün de yer aldığı 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkılmıştı. Katliamın ardından, binlerce Alevi Kahramanmaraş’ı terk etti. CHP milletvekili Oğuz Söğütlü Kahramanmaraş’ta yaşananların açık soykırımdan başka bir şey olmadığını, Alevi nüfusun yüzde 80’inin kenti terk ettiğini söylüyordu.

Radio France Internationale (RFI) 27 Aralık’taki yayınında Kahramanmaraş olaylarında “yabancı gizli servislerin, özellikle ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA‘nin rolüne” değinirken, BBC ise şu yorumu yapmaktaydı: “Kahramanmaraş olayları, Pakistan, Afganistan ve İran‘dan sonra belki de kaos ve belirsizlik içine düşme sırasının Türkiye‘ye geldiğini gösteriyor. Başbakan Bülent Ecevit de dahil olmak üzere, giderek artan sayıda kişi, bir iç savaş tehlikesine dikkati çekiyorlar.”

Kahramanmaraş Katliamı, Malatya, Elazığ, Sivas, Niğde-Aksaray olaylarıyla karşılaştırılamayacak şekilde ciddi sonuçlara yol açtı.

Şimdi Kahramanmaraş Olayları’nın basit bir kışkırtma hareketi olduğunu kim iddia edebilir? BBC’nin yorumu çok ama çok önemli. “Kahramanmaraş olayları, Pakistan, Afganistan ve İran‘dan sonra belki de kaos ve belirsizlik içine düşme sırasının Türkiye‘ye geldiğini gösteriyor.

Pakistan, Afganistan ve İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geldiği konusu son derece önemli çünkü netice itibarıyla bu öngörü tuttu ve 1980 yılının 12 Eylül’ünde asker yönetime el koyarak Türkiye’yi Amerika güdümüne soktu. Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe haberinin “Damdaki Kemancı” oyununu izlediği sırada ABD Başkanı Jimmy Carter’a “bizim çocuklar işi bitirdi” anlamında bir mesajla iletilmesi bunun en açık kanıtı değil midir?

15 Temmuz 2016 Darbe Kalkışması’nı Fethullah Gülen denilen meczubun köpekleri yaptı. Ancak bir beladan kurtulduk derken ikinci bir belaya da bulaşmamak gerekiyor. FETÖ mensupları ordudan ve devlet kurumlarından “güya” temizleniyor ama ikinci bir tehlikeyi de hiçbir şekilde göz ardı etmeyelim. Türk ordusunda köklü bir zihniyet değişimi yaşanmadığı takdirde FETÖ gider onun yerine bir başkası gelir. Anlayacağınız sistemdeki boşluk bir şekilde doldurulur.

Amerikalıların sözünü ettiği “bizim çocuklar” şu an nerede?

Bu “bizim çocuklar” denilen kişiler, Cumhuriyetin laik ve demokratik yapısını korumayı kendisine ilke edinmiş sözüm ona “Atatürkçü subaylar” değil midir?

28 Şubat döneminde Necmettin Erbakan’a ayar çeken, onu aşağılayan, Sincan sokaklarında tank yürüten, Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi bittiğinde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına itiraz edip Genelkurmay’ın internet sitesine e-muhtıra bildirisini koyan, Türkiye’nin her sorunu bitmiş de sadece başörtüsü sorunu kalmış gibi ha babam de babam “bir metrelik” bez parçasıyla uğraşanlar da “bizim çocuklar” değil midir?

Hiç kimse kusura bakmasın. FETÖ çok çok kötüdür, ancak “Atatürkçü geçinen” bu subaylar daha da kötüdür. Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan askerlerin birçoğu haksız yere yargılanmıştır. Ancak bunlar içerisinde gerçekten darbe heveslisi olanlar da yok muydu?

Kimse kıvırtmasın.

Ordunun içerisinde kendisini bu devletin asli sahibi zanneden, biraz palazlandığında darbe yapmaya hevesli yüzlerce asker müsveddesi de var. Bu tür asker bozuntularının en büyük hayali ve hedefi nedir biliyor musunuz? ERDOĞAN’I ORTADAN KALDIRMAK.

Bunu yapabilirlerse müthiş bir asimetrik savaşın fitilini ateşlemiş olacaklar. Hem Erdoğan’dan kurtulmuş olacaklar, hem de yıllar boyu sürecek bir iç savaşı başlatıp Erdoğan taraftarlarıyla Erdoğan karşıtlarını birbiriyle çatıştıracaklar. Bu arada Türkiye bölünecek, milyonlarca insan ölecek ve mülteci durumuna düşecek.

Ama olsun bu kimin umurunda ki?

Şimdi düşünüyorum da acaba; FETÖ’nün darbe kalkışması da sözüm ona “Atatürkçü Laik” subayların sisteme yeniden egemen olması amacıyla sahnelenmiş “asimetrik oyunun” bir parçası mı?

Ben Erdoğan’ın yerinde olsam bu subaylara asla sırtımı dönmem.

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir