Anasayfa / Makaleler / YENİ TÜRKİYE’NİN KODLARI, CELAL ŞENGÖR VE MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ’IN ZIRVALARI…

YENİ TÜRKİYE’NİN KODLARI, CELAL ŞENGÖR VE MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ’IN ZIRVALARI…

Paylaş:

(Article 201 – 01.01.2018)

2013 yılında Sisi tarafından Muhammed Mursi’ye karşı darbe yapılıp sonrasında Mursi’nin idam haberi internet sitelerine düştüğünde Doğan grubunun amiral gemisi Hürriyet muhteşem! bir manşet atmıştı; “Dünya şok da. Yüzde 52 ile seçilen cumhurbaşkanına idam“.

Bu manşet aslında yabancı istihbarat örgütlerinin kasıtlı ve bilinçli şekilde attırdığı özenle seçilmiş bir başlıktı. Manşetin asıl işaret ettiği kişi kesinlikle Mursi olmayıp Erdoğan’ın bizzat kendisiydi. Erdoğan ve çevresine ve hatta ona oy vererek Cumhurbaşkanlığı makamına getiren yüzde 52’lik kesime açıkça deniliyor ki; “Yüzde 52 değil yüzde 152 bile alsanız hiç bir anlam ifade etmez, biz istediğimiz adamı indirir istediğimizi çıkartırız. Eninde sonunda Erdoğan’ı indireceğiz ve onu idamla yargılayacağız“. Zaten bu arzularını 17-25 Aralık sürecinde FETÖ üyesi yargı mensupları en üst perdeden açıklamamışlar mıydı?

Eski Türkiye’de astığı astık kestiği kestik ne kadar aktör varsa hepsi 8 Haziran 2015 Milletvekilliği Genel Seçimlerinin sonraki günü “eski” Türkiye’ye uyanmanın hayalini kuruyordu. Devletten ihale alarak semirdikçe semirenler, işi bozulanlar, siyaseten bitenler, toplumda hiçbir karşılığı olmayan ne kadar çapsız, ahlâksız ve şerefsiz varsa kutsal bir ittifak oluşturmuştu. “At izi it izine karışmış” deyiminin bu kadar anlam kazandığı başka bir dönem yoktu herhalde.

Eski Türkiye ve Yeni Türkiye kavramlarının Türk toplumunca ne kadar anlaşıldığı bence çok önemli. Eski ve Yeni Türkiye kavramları bir dönemi karalarken bir dönemi göğe çıkarmak asla değildir. Eski Türkiye Osmanlı’nın kalıntıları üzerine kurulmuştur, Yeni Türkiye’de Eski Türkiye’nin üzerine inşa edilecektir. Eski Türkiye artık miadını doldurmuştur. Yeni Türkiye’yi ne Amerikalılar ne İngiliz ve Fransızlar nede uzaylılar kuracaktır. Yeni Türkiye’yi kuracak olanlar bizleriz.

Peki “Yeni Türkiye” denilen kavram neyi ifade ediyor?

Bunu biraz açmamız gerekiyor.

Yeni Türkiye” denilen şey devletin isminin, bayrağının ve marş gibi ulusal sembollerinin değiştirilmesi demek değildir.

Yeni Türkiye toplum nezdinde bir düşünsel değişim ve evrimi ifade etmektedir.

Öncelikle Yeni Türkiye’de olmayacak olanları sıralayalım;

Yeni Türkiye’de siyaseti bir şov aracı olarak kullanan Umut Oran, Mahmut Tanal, Eren Erdem, Sezgin Tanrıkulu, Kemal Kılıçdaroğlu, FETÖ mensubu gibi hareket eden Meral Akşener, Mustafa Kamalak gibi kişilerin de hiçbir politik karşılığı olmayacaktır.

Batılıların tetikçiliğini yapan Aydın Doğan gibi adamların ve bu ülke insanının sırtından zenginleştiği halde çapulculuk yapmaktan geri durmayan Cem Boyner tarzı işadamlarının da esamesi okunmayacaktır.

Ortada hiçbir bilimsel başarıları ve kendilerine ait tek bir buluş ve keşifleri olmadığı halde “boş profesör” payesi edinmiş Kemal Alemdaroğlu, Kemal Gürüz veya Nur Serter gibi akademisyenler de kendilerine yer edinemeyecektir.

Yazılarında hakaret, iftira ve yalanı peynir ekmek gibi kullanan Emin Çölaşan ve Uğur Dündar gibi gazeteci eskilerinin varlığını konuşmuyorum bile.

Sayısız miktardaki sosyal medya maymunlarını ve şaklabanlarını ise yazmaya zaten gerek yok.

Günümüzde annelerimizin ve kız kardeşlerimizin kullandığı başörtüsünün Sümerler’de ‘mabet fahişeleri’ tarafından kullanıldığını söyleyen ve eski bir Anadolu medeniyeti olan Sümerler’in, tanrıları kızdırmamak için mabetlerde düzenledikleri törenlerde mabet fahişelerinin diğer rahibelerden ayrılması için “başörtüsü taktığını” söyleyen Muazzez İlmiye Çığ isimli “bilim insanı!”na ne diyeceğiz? Tek kelime Sümerce bilmemesine rağmen İngilizce ve Almanca metinlerden yaptığı alıntılarla kendisini Sümerolog olarak tanıtan bu “bunak“, “Bizim başörtümüzün kökeni oradan geliyor” diyerek başörtülü insanlarımıza aklı sıra fahişe yaftası yapıştırıyor. Eski Türkiye mahsulü bu türden din düşmanlarının Yeni Türkiye’de ne işi olabilir ki?

Bu hafta içerisinde asıl uzmanlık alanı Jeoloji olan Prof.! Celal Şengör isimli papyonlu bir aydın, Fatih Sultan Mehmet’in Müslüman olmadığını dile getirdi. Bilim insanı olarak geçinen bir zat-ı muhteremin kendi çalışma sahasıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan böyle bir hususta bu şekilde “ucuz” beyanatları nasıl verdiğini de anlamış değilim. Türkiye’de bilen bilmeyen, mesleğinden mutsuz olan herkes her nedense başka bilim dalları hakkında ahkâm kesmeye bayılıyor.

Celal Şengör, Fatih ile ilgili iddialarını Julian Raby’nin bir makalesine dayandırıyor. Raby’nin makalesinde bu konuyla ilgili olarak sadece şöyle bir cümle geçiyor: “Oğlu Bayezid, Mehmed’i ‘Muhammed’e inanmamakla’ suçladı.”

Sadece bu cümleye bakarak ve herhangi bir belge niteliği bile taşımayan Raby’nin makalesine dayanarak Osmanlı’ya altın çağını yaşatmış, din ve adaleti kendine mihver edinmiş bir Osmanlı padişahına böyle bir yakıştırma nasıl yapılabilir ki?

Fatih Sultan Mehmet ile ilgili olarak çok daha kötü bir yakıştırmayı Nedim Gürsel isimli bir yazar “Boğazkesen” (2007) isimli romanında kaleme almış, burada Fatih’i bir eşcinsel olarak anlatmıştı. Peki kim bu Nedim Gürsel? “Cinsellik olmasaydı yazar olmazdım” diye kendini tanımlayan, Paris’te yaşayan ve Sorbonne Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı dersleri veren birisi.

Şu realiteyi hiçbir şekilde göz ardı etmememiz gerekiyor. Bu ülkede Allah’a, Peygamber’e, Kur’an’a ve her türlü kutsala küfredebilirsiniz, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, padişahlara hakaretler yağdırabilirsiniz. Bunların hepsi serbesttir. Üstelik bu tür saldırıları ulu orta yaparsanız, bu sizin ne kadar çağdaş, laik, demokrat, korkusuz ve aydın olduğunuzun göstergesi olarak kabul edilir. Ancak bir kişi var ki ona asla küfür ve hakaret edemezsiniz. Ona dokunduğunuz anda ne vatan hainliğiniz kalır, ne yobazlığınız, ne cahilliğiniz, ne ahlaksızlığınız. Bu durum da Eski Türkiye’nin bir özelliği değil midir?

Benzer bir yalan neredeyse yüzyıldan beri Yavuz Sultan Selim için yapılmıyor mu? Yavuz Sultan Selim’in 40 bin Alevî’yi katlettiği alçakça bir iftiradan başka bir şey değildir. Ordusundaki Yeniçerilerin tamamı ‘Bektaşi’ olan ve kendisi de bir Türkmen olan padişahın, böyle bir katliamı yapması nasıl düşünülebilir ki. Bu iddiada bulunabilmek için ya kötü niyetli olmak ya da kara câhil ve saf olmak gerekir. Peki bu katliam hadisesi nereden kaynaklanıyor? Şimdi ona bakalım.

Bu konudan bahseden ilk kaynak, İdris-i Bitlisi’nin “Selim Şah-nâme” adlı kitabıdır. I. Selim’in yanında bulunmuş ve önemli hizmetler görmüş olan İdris-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim dönemiyle ilgili bilgileri toplamış, ancak onun yazdıkları ölümünden sonra çeşitli eklemeler yapılarak oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi tarafından mümkün olabilmiştir. İşte bu eserde, Çaldıran Seferi öncesinde I. Selim’in ‘Kızılbaş taifesinin kökünü kazımak için‘ memleketteki idarecilere bir emir yolladığına dair iddia yer almaktadır. Burada “Kızılbaş” olarak kastedilen kişilerin Aleviler değil, Şah İsmail tarafından Anadolu’ya sokulan ajanlar olduğunu hatırlatmakta fayda var. Peki bu cümlenin neresinde “40 bin Alevi” diye bir şey yazıyor?

Halbuki bahse konu dönemlere ait Osmanlı tapu tahrir kayıtları ve vergi kayıtlarında 40 bin kişinin ölümünden kaynaklanan herhangi bir nüfus ve vergi geliri düşüşü asla görülmemektedir. Her türlü doğa olayını, siyasi ve askeri gelişmeleri, arı kovanlarının sayısından doğan ve ölen kuzu ve buzağı sayılarına kadar hemen her şeyi istatistiksel olarak kayıt edip devlet arşivlerine raporlayan bir sistem, nasıl olursa 40 bin kişinin ölümünü atlar ve bu konu hakkında tek bir satır yazı yazmaz? Çünkü böyle bir olay asla söz konusu olmamış, kesinlikle yaşanmamıştır. Burada dert dava; Sünni ve Alevi kardeşlerimizi birbirine düşman etmektir.

40 bin Alevinin katledildiği hususunu ballandıra ballandıra anlatan kişi ise 1774-1856 yılları arasında yaşamış olan Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer’dır. Anlayacağınız bir Batılının anlatımlarına inanan bizdeki bazı alıklar, kendi arşivlerimizi inceleme gereği duymaksızın Yavuz Sultan Selim’e “katliamcı” yaftasını yapıştırmıştır.

Yeni Türkiye konusuna yeniden dönmekte fayda var.

Yeni Türkiye’de herkes kendi işini yapacak. Gazeteci gazeteciliğini, işadamı işadamlığını, hoca hocalığını, savcı savcılığını, hakim hakimliğini, polis polisliğini, asker askerliğini.

Hiç kimse üstüne lazım olmayan işe karışmayacak ve herkes kendi işiyle uğraşacak.

Türkiye, aşiret devleti tarzında yönetilecek bir ülke asla değildir. O dönemler artık geride kalmıştır. Yeni Türkiye’nin ajandasında Suriye’den Yemen’e, Mısır’dan Cezayir’e, Filistin’den Myanmar’a, Kırım’dan Arnavutluk’a kadar hemen her ülke yer alacak ve dünyanın herhangi bir köşesinde yaşayan tek bir Türk’ün bile menfaati korunacaktır. Bugüne kadar boş bir laftan ibaret olan “Bir Türk dünyaya bedeldir” cümlesi kuvvadan fiile dönüşecektir. Bolu Tüneli’ni 25 yılda bitiremeyen müteahhitlerin yerini denizin dibini kazarak iki kıtayı üç yılda birbirine bağlayanlar alacaktır. 80’li yıllarda böbürlenerek anlattığımız ve tamamı yabancı mühendislerce inşa edilen Boğaziçi Köprüsü’ne nisbet, bugün devasa asma köprüleri kendi insanımızla rahatlıkla inşa etmemiz bunun en güzel göstergesi değil midir?

Osmanlı, çok değil sadece 6 yıl içerisinde dağılıp parçalanmıştır. 1908 yılında Sultan İkinci Abdülhamid’i darbe ile indiren İttihat ve Terakkiciler ilk bozgunu Balkan ve Kuzey Afrika cephelerinde, ikincisini ise I. Dünya Savaşı’nda yaşamış, sadece altı yıl içinde 22 milyon kilometre karelik toprak parçasını 780 bin kilometrekareye düşürmeyi başarmışlardır. İşte o ittihatçılar, Eski Türkiye’nin politik ve askeri alandaki ağa ve paşa babalarını oluşturmaktaydı. Bunlar ülkeyi bir aşiret devleti gibi 90 yıl boyunca yönetmiş -daha doğrusu yönettiklerini zannetmişlerdir-.

Osmanlının o kasvetli ve acılarla dolu son yıllarını şöyle bir düşünün. Hemen her gün yeni bir Osmanlı şehrinin kaybedildiği haberi İstanbul’a ulaşıyor. Devlet merkezinde darbeciler kendi aralarında birbirine düşmüş. Ne Tiran kimsenin umurunda ne Bosna ve Kosova. Ne Mekke ve Medine ile ilgilenen var ne de Şam ve Kudüs’le. Yani at izi it izine karışmış. Kışladan çıkıp parlamentoya adım atan ve çoğu ajan olan Jön Türk taifesi İttihat Terakkiciler, Hürriyet-Musavvat-Adalet safsatasıyla koca bir İmparatorluğu yiyip bitirdiler.

Küçücük bir organizasyon yapmanın bile yüz binlerce lira harcama gerektirdiği günümüzde, Osmanlıya özgürlük, eşitlik ve adalet getirdiğini iddia eden Jön Türk mensuplarının 1800’lü yılların son çeyreğinden itibaren Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde nasıl hayatta kaldığını, nasıl geçindiğini, nasıl barındığını, nasıl dergi ve gazete çıkardığını, bu iş için gereken paraları nereden nasıl bulduğunu bir düşünün bakalım.

Jön Türk ve İttihat Terakki yapılanması tamamıyla dış odaklıdır. O günün “çapulcuları” maalesef Osmanlıyı alâ-yı valâ ile yıkmış ve bunu tüm topluma büyük bir başarı gibi yutturmuşlardır. O yıllarda da basın kullanıldı, o yıllarda da yalan ve iftira yoluna gidildi, o yıllarda da devlet başkanı diktatörlükle suçlandı, o yıllarda da “benden sonrası tufan” demekten geri kalınmadı. Tıpkı Gezi Olaylarında ve 17-25 Aralık 2013 Yargı Darbesi sırasında yaşandığı gibi. Yeni Türkiye bir daha bu tür bozgunların yaşanmasına asla izin ve fırsat vermeyecektir.

Kim ne derse desin demokrasi ve özgürlükler noktasında Türkiye şu an için Osmanlının son derece gerisinde olmasına rağmen, son 90 yılla mukayese edildiğinde bugün için ileri bir seviyededir. İsmet İnönülü yılların tek partisi konumundaki CHP’nin “açık oy kapalı sayım” dönemi gerilerde kalmıştır. Harf devrimi ile başlayıp Halifeliğin kaldırılması ile sonuçlanan “dinsizleştirme ve inançsızlaştırma” politikaları tümüyle iflas etmiştir. Türkiye’de artık her şey aslına rücû etmektedir.

Yakılan, yıkılan, ahıra ve depoya dönüştürülen camiler tekrardan inşa edilmekte, birer ikişer ibadete açılmaktadır. İslâmı her şeyi ile dört dörtlük uygulayan ve yaşayan bu millet, işte bu nedenle tüm dünyada yeniden mazlumların umudu olmaya başlamıştır. 10 yıl öncesine kadar Ortadoğu’da hiçbir karşılığı olmayan Türkiye’nin yerini bugün “Türkiye olmazsa biz ne yaparız? endişesi kaplamaya başlamıştır. 100 yıllık hasret sona eriyor ve bu topraklarda yaşayan halklar, Türklerle tekrardan kucaklaşmayı özlemle bekliyor. Çok sürmeyecek göreceksiniz Musul, Kerkük, Şam, Halep, Kudüs, Mekke ve Medine yeniden Türk toprağı olacak.

Geçmişte açılan her parantez Yeni Türkiye’de birer birer kapatılacak. 623 yıl boyunca başkanlıkla idare edilen bu coğrafya yeniden başkanlıkla tanışacak, halifelik makamı şu veya bu şekilde ihdas edilecektir. Başsız kalan Müslümanlık Türklerin elinde yeniden güçlenecek ve tekrardan itibar kazanacaktır. Tam bağımsız güçlü bir Türkiye hayali ancak ve ancak iki şeyle mümkün olabilecektir; başkanlık sisteminin varlığı ve halifeliğin ihdası.

İslâmın bayrağını gururla dalgalandıracak Yeni Türkiye, tüm dünya Müslümanları için yeni bir umut ışığı olacaktır. Halifelik makamının kaldırılmasından sonra Ortadoğu’da yaşananları bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçirin. Ortada tartışmasız tek bir gerçek vardır; Neredeyse kabile bazında kümelenen onlarca Arap devleti ve bunları büyük bir keyifle sömürüp yöneten Hıristiyan Batı.

İslâmın en mukaddes şehirleri bugün maalesef Hıristiyanların ve Musevilerin elinde. Sadece mukaddes şehirler mi? Ya İstanbul’un kalbinde yer alan ve 1453 yılından beri camii olarak kullanılıp, sonrasında Batılıların talebi doğrultusunda müzeye dönüştürülen Ayasofya’ya ne diyeceğiz? Erdoğan rüştünü ispat etmek ve bu milletin gönlünde ölümsüzleşmek istiyorsa AYASOFYA’yı tekrardan ibadete açmalı ve Ayasofya’nın müze vasfını iptal etmelidir. Ayasofya’nın ibadete açılması Lozan’ın yırtılması noktasında çok önemli bir adım olacaktır. Türklerin 1923 sonrasında yaşadıkları en önemli kazanım ve fetih olacaktır.

Birbiriyle gerçekten dost olan kaç tane Müslüman ülke biliyorsunuz. Mikro mezhepsel çatışmaların yaşandığı, birbirinden sapkın mezheplerin birbiri peşi sıra ortaya çıktığı bir İslam coğrafyası ile karşı karşıyayız. Halifelik müessesesinin tekrardan hayata geçirilmesine en başta inançlı dünya Müslümanları sevinecektir. Peygamber efendimizi kamyonet kasasına bindirmekten imtina etmeyen Fetullah Gülen gibi sapkın ve şarlatanların din alimi olarak ortada dolaşmasının sebebi bu eksiklik değil midir?

MİT ve diğer istihbarat birimlerimiz Yeni Türkiye’nin temel çarklarını oluşturacaktır. Bu ülkenin istihbarat teşkilatı her türlü operasyonel yeteneğe ziyadesiyle sahiptir. Bu saatten sonra hiç kimse Türkiye ile oyun oynayamayacak, hiçbir yabancı devlet ve istihbarat kuruluşu kendi fikir ve düşüncelerini içerideki köpekleri vasıtasıyla uygulama fırsatı bulamayacaktır.

Sürekli “savunma” modunda olan Eski Türkiye geçmişte kalmıştır. Devlet adamı, bürokratı ve hatta halkıyla, savunma modundan “saldırı” moduna geçen bir Türkiye’ye herkes alışmalıdır, alışacaktır da. Bundan sonra “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh bütün dünyadır”.

Eski Türkiye’de uçak, tank, otomobil ve hatta motor dahi üretilmez, dışarıdan satın alınırdı. Yeni Türkiye’de artık bu türden acizliklere yer olmayacaktır. Uçak da üretilecek, helikopter de, nükleer başlıklı füze de. Bu tür teknolojilerin üretim hakkı hiçbir ülke veya grubun tekelinde değildir. “Onu üretebilirsin, bunu üretemezsin” hikâyesini üçüncü dünya ülkeleri yutabilir ancak bundan sonra Yeni Türkiye asla ve kat’a yutmayacaktır. Şu son iki üç yıl içerisinde yapılanlar ortada. Askeri taşıyıcılar, roketler, tank ve uçak sanayii aldı başını gidiyor. Türk işadamları dünyanın hemen her köşesini karış karış dolaşıyor, yeni yatırım ve iş imkânları arıyor. Avrupa’nın dev firmaları birbiri peşi sıra satın alınıyor.

Yeni Türkiye’de hiç kimse ayrıcalıklı ve dokunulmaz olmayacaktır. Herkes hak ettiği cezayı görecek, bundan sonra meydanın boş olmadığını anlayacaktır. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” atasözüne konu kuzgunların dönemi bitmiştir. Devlet devletliğini gösterecek, demokrasi ve anayasal hak safsatasıyla meydanlarda izinsiz eylem yapıp, molotof şenlikleri düzenleyenlerin asr-ı saadetleri sona erecektir.

Yeni Türkiye’de meslek odaları, YÖK başta olmak üzere Anayasa Mahkemesi, Sayıştay, Danıştay gibi 1961 Anayasası’nın mahsulü olan vesayet kurumları da er veya geç ortadan kaldırılacaktır.

Anayasadan aldıkları hak ve yetkileri kullanarak devlet içinde devlet kurmaya çalışanları ortadan kaldırmanın tek yolu darbe anayasasını kökten değiştirmekten geçmektedir. Aksi durumda bataklığa sinek ilacı sıkarak ne sineklerden ne de bataklıktan kurtulabiliriz. Türkiye’yi gelecek yüzyıllara taşıyacak, insan haklarına dayalı demokratik hak ve özgürlükleri ilke edinen yepyeni bir anayasa yapmanın zamanı gelmiştir.

Yeni Türkiye; yeni idealleri, yeni ülküleri, yeni hedefleri, yeni amaçları ve yeni beklentileri ifade etmektedir. Bürokratı, politikacısı, sanatçısı, işadamı, esnafı, memur ve işçisi ile Yeni Türkiye’yi bizler inşa edeceğiz.

Ekonomik açıdan Türk insanı artık kendini aşmıştır. Türkiye 10 yıl öncesiyle mukayese edildiğinde milli gelirini dört kat arttırarak 250 milyar dolar düzeyinden yaklaşık 1 trilyon dolar seviyesine çıkartabilen tek ülkedir.

Ancak ülke insanı olarak çoğu kimse Türkiye’nin hangi konularda üstün olduğunu ve neler yapabildiğinin farkında değil. Üstünlüklerimizi iyi bilmemiz gerekiyor. Örneğin Türkiye otomobil üretiminde Avrupa birincisi, otobüs üretiminde ise dünya ikincisidir. Dünyanın önemli şehirleri arasında yer alan İstanbul kongre turizminde dünya birincisidir. Mavi bayraklı plaj sayısında İspanya dünya birincisi iken Türkiye ikinci sıradadır. İnşaat sektörü müteahhitlik gelirlerinde Türkiye dünya genelinde Çin’den sonra ikinci sırada gelmektedir. Gelir dağılımının iyileştirilmesi hususunda OECD ülkeleri arasında birinci sıradadır. Beyaz eşya üretiminde Avrupa’da ikinci, dünyada altıncı sıradadır. İzmit Körfezi Geçiş Köprüsü orta açıklık mesafesi bakımından dünyanın dördüncü büyük asma köprüsü özelliğini taşırken, İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü ise tabliye genişliği bakımından dünyanın en büyüğüdür. Ülkemiz, tekstil üretim ve ihracatında Avrupa’da üçüncü, dünyada beşinci sıradadır. Turizm gelirlerinde dünya altıncısı olan Türkiye, tarımsal ürün ihracatında Avrupa’da birinci dünyada ise yedinci sıradadır. Demir çelik üretim ve ihracatında Avrupa’da birinci, dünyada ise sekizinci sıradadır.

Avrupa ülkelerinin tamamından daha yüksek miktarda çimento tüketen Türkiye, çimento üretiminde Avrupa genelinde birinci, dünyada ise beşinci sıradadır. Sadece bu kadar mı? Türkiye cam, seramik, fayans ve sayılamayacak kadar birçok ürünün üretim ve ihracatında dünya birincisidir. Dünyanın en büyük havaalanı İstanbul’a yapılırken, hızlı tren çok yakında Anadolu’nun dört bir yanına hizmet verecektir. Marmaray’a imrenerek bakanlar, Yenikapı ile Haydarpaşa arasında inşa edilen ikinci tüp geçidin yapıldığını fark etmedi bile. Şimdilerde ise üçüncüsü ihaleye çıkıyor.

Kendimizi hiç hakir görmeyelim. Unutmayın dünyada bizden başka 200 ülke daha var ve biz birçok konuda ilk beş veya bilemediniz ilk on içinde yer almaktayız. Dünyada kendi tankını, kendi helikopterini, kendi insansız hava aracını yapabilen kaç tane ülke vardır ki?

Farkında mısınız?

Yeni Türkiye adım adım kuruluyor, ancak Celal Şengör ve Muazzez İlmiye Çığ gibi sözüm ona “tırışkadan profesörler” kendi küçük dünyalarında (hiç de konuları olmadıkları halde) iki satır yazı okuyarak gündem yaratmaya çalışıyorlar.

Eski Türkiye’nin bu tarz papyonlu ve fularlı profesörlerini dikkate bile almayın.

Biz işimize bakalım.

Ne demiş Necip Fazıl; “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes, ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es”.

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

 

Paylaş:

Bunada Bakın

LAİK DEMOKRAT CUMHURİYET’İN YALAKA SANATÇI KIRINTILARI…

(Article 217 – 01 Nisan 2018) Hemen her toplumsal olayda en önde yürüyen, gündemde kalabilmek …

Bir yorum

  1. Zeki Yılmaz

    Müthiş bir Bilgi şer aldık Allah Razı olsun

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir