Anasayfa / Kitaplar / YENİ TÜRKİYE KURULURKEN ORTADOĞU’DAKİ SON KALE

YENİ TÜRKİYE KURULURKEN ORTADOĞU’DAKİ SON KALE

Paylaş:

ÖNSÖZ

Ülkelerin, ulusların ve insanların yaşam sürecinde çeşitli evreler vardır. Tarihin herhangi bir zaman diliminde yaşanan ve birbiriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bazı olaylar sadece ülkelerin değil dünya tarihinin bile çehresini değiştirebilir. 1347 yılında Asya’nın güney batısından denize açılan bir yük gemisinde seyahat eden minik bir farenin, Avrupa kıtasındaki insan nüfusunun üçte birinin ölümüne yol açacağını kim bilebilirdi ki? Çimpe Kalesi’ni (1353) alarak Avrupa’ya ilk defa olarak ayak basan Osmanlı ordusu, işte o minik fare sayesinde karşısında fazla bir savunma gücü bulmadan Adriyatik sahillerine kadar uzanan coğrafyayı hızla Türkleştirmiştir.

Tabii bu başarıda; Avrupa ordularının silah niyetine kullandıkları iki metre boyundaki ağır ve kalın kılıçlarına karşılık, Osmanlı askerinin Şam çeliğinden yapılan ince, hafif ve sağlam kılıç teknolojisini de gözardı etmemek gerekir. Ve yine kompozit malzemeden yapılıp bugün bile dünyanın en mükemmeli olarak kabul edilen ve hedefine 250 kilometre hızla varan ve adeta makinalı tüfek gibi seri atış imkânı sunan ok ve yay sistemini de hiç küçümsemeyelim.

711 yılında İspanya’ya ayak basan Tarık bin Ziyad gemileri yaktıktan sonra askerlerine şu şekilde hitap etmişti; “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır. Düşmanın silahı, teçhizatı ve erzakı boldur. Sizin silah olarak ancak kılıçlarınız, erzak olarak da düşmanın elinden sahip olabileceğiniz vardır.”

Endülüs İslâm Devleti’nin 1492 yılına kadar süren yaşam seyrinde sayısız Türk ve İslâm bilgini keşif ve çalışmalarıyla dünya tarihinin geleceğini şekillendirdi. Onların yazdıkları kitaplar sayesinde Avrupa Ortaçağ karanlığından çıktı ve Rönesans’ı yaşadı.

Pusulanın keşfi uzak deniz taşımacılığına olanak tanırken, küçücük bir perçin parçasının bulunuşu da ahşap gemi imalatını sona erdirip demirden inşa edilen ticaret ve savaş gemilerinin dünya denizlerinde dolaşmasına imkân tanıdı. İşte o andan itibaren uçsuz bucaksız deniz ve okyanusların üzerinde “yüzen kaleler” dönemi başladı. Radyo dalgalarıyla mesaj iletimi dünyada kıtalararası elektronik iletişim çağının başlamasına neden olurken, internetin bulunması ekonomik, sosyal ve politik alanda tek bir küresel dünya gerçeğini ortaya çıkardı. “Bir şey değişir herşey değişir” kuralının geçerli olmadığı herhangi bir mekân ve zaman dilimi var mıdır?

Türklerin bugüne kadar başlarına gelen en önemli ve en hayırlı hadise herhalde; Talas Savaşı ile birlikte 751 yılında İslâmiyeti kabul etmeleridir. Bizler, inancımız gereği hayır ve şerrin “kader” olduğunu saygıyla kabullenen bir milletiz. Yaşanan bazı olaylar ilk aşamada insanların ve toplumların moralini bozsa da sonraki gelişmeler bizleri hep hayır ve şerre inanma hususunda haklı çıkartmıştır.

Tarih: 6 Aralık 1997.

Yer: Siirt Cumhuriyet Meydanı.

Dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan o meydanda bir şiir okuyor. Okunan şiir Eşref Ziya Terzi’nin kaleme aldığı “Asker Duası” isimli şiirin son dörtlüğü. Ders kitaplarında bile yer alan bu şiir şu şekildeydi;

Minareler süngü, kubbeler miğfer,

Camiler kışlamız, müminler asker,

Bu ilahi ordu dinimi bekler,

Allahu Ekber, Allahu Ekber.

Bu dörtlüğün okunmasını takiben Diyarbakır DGM hemen soruşturma açtı ve mahkeme yıldırım hızıyla sonuçlandı. 21 Nisan 1998’de karar açıklandı. Erdoğan, Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçunu işlediği gerekçesiyle bir yıl hapis ve 860 TL para cezasına çarptırıldı. Daha sonra sanığın mahkemedeki tavrı ve duruşmadaki iyi hâli gözönüne alınarak cezası 10 ay hapis ve 176,66 TL para cezasına indirildi. Erdoğan, Diyarbakır DGM’nin kararını temyiz etti. Yargıtay 8. Ceza Dairesi ise Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce verilen mahkûmiyet kararını 24 Eylül 1998’de jet hızıyla onaylayınca hüküm kesinleşti. Sonuçta Erdoğan 4,5 yıl sürdürdüğü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bırakarak 26 Mart 1999’da Pınarhisar Cezaevi’ne girdi ve 4 ay hapis yattıktan sonra 24 Temmuz 1999’da hapisten çıktı.

Okuduğu şiir yüzünden Erdoğan’ın cezaevine atılması Türkiye’de çok önemli değişimlere neden oldu. Bir insanın ve bir ülkenin kaderi işte o andan itibaren ortak bir yazgı haline dönüştü. Bu şiirden dolayı Erdoğan’ın ceza almasının tek nedeni, onun önünün kesilmek istenmesiydi.

Bundan sonra muhtar bile olamaz” denilen Erdoğan’ın kurduğu parti, girdiği ilk seçimden zaferle çıktı. Fakat aldığı hapis cezasından dolayı seçim yasaklısı konumuna gelen Erdoğan aday olamadığından Meclis’e giremedi. İşte tam da bu noktada Erdoğan’ın imdâdına seçim sırasında yaşanan küçücük bir hata yetişti. Adalet ve Kalkınma Partisi, 2002 Genel Seçimlerinde Siirt’in Pervari ilçesindeki üç sandıkta sandık kurulunun oluşturulmadığını, bir sandığın da kırıldığını öne sürerek bu ildeki seçimlerin iptali amacıyla Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvuruda bulundu. YSK bu başvuruyu kabul etti ve 2 Aralık 2002’de Siirt seçimleri iptal edildi. Siirt seçimleri 9 Mart 2003’de tekrarlandı ve seçime giren dört parti arasından Adalet ve Kalkınma Partisi geçerli oyların %84,8’ini alarak Meclis’e üç milletvekili gönderme hakkını kazandı.

Erdoğan’ın cezaevine girmesine neden olan konuşmanın yapıldığı Siirt, tam beş yıl sonra 9 Mart 2003 tarihinde icra edilen ara seçim sonucunda Erdoğan’ı bu defa TBMM’ne milletvekili olarak yolluyordu. Erdoğan, TBMM kürsüsünde milletvekili yeminini ettikten sonra 14 Mart 2003 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatını kazandı ve kesintisiz olarak 11 yıl 17 gün Başbakanlık yapıp, 10 yıl 5 gün süreyle görevde kalan Adnan Menderes’in rekorunu kırdı.

1997 yılında okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatan Erdoğan, 17 yıl sonra 22 Mart 2014’de bu defa “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla Yenikapı Meydanı’nda iki buçuk milyondan fazla insanın yer aldığı mahşeri bir kalabalığa Arif Nihat Asya’nın “Dua” isimli şiirini okuyor ve Türkiye’nin dört bir yanından bu meydana akan milyonları gözyaşına boğuyordu;

Biz, kısık sesleriz… minareleri,

Sen, ezansız bırakma Allahım!

Ya çağır şurda bal yapanlarını,

Ya kovansız bırakma Allahım!

Mahyasızdır minareler… göğü de,

Kehkeşansız bırakma Allahım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

Müslümansız bırakma Allahım!

Bize güç ver… cihad meydanını,

Pehlivansız bırakma Allahım!

Kahraman bekleyen yığınlarını,

Kahramansız bırakma Allah’ım!

Bilelim hasma karşı koymasını,

Bizi cansız bırakma Allah’ım!

Yarının yollarında… yılları da,

Ramazansız bırakma Allah’ım!

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,

Ya çobansız bırakma Allah’ım!

Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız;

Ve vatansız bırakma Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

Müslümansız bırakma Allah’ım!

Bu şiirin hemen her mısrasında meydandaki milyonlar “amin, amin” nidalarıyla İstanbul’u inletirken, yeni bir neslin vücut bulduğunu da müjdeliyordu.

Erdoğan’ın Yenikapı mitingi aslında hem 31 Mayıs 2013 Gezi Eylemleri, hem de 17/25 Aralık 2013 Yargı Darbesi sonrasında kendisine ve Türkiye’ye karşı kurulan kumpası Türk halkına şikâyet niteliğindeydi. Bu mitingin hemen sonrasında 30 Mart 2014’de gerçekleştirilen mahalli idare seçimleri ve 10 Ağustos 2014’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri halkın gereken mesajı aldığını açıkça ortaya koyuyordu.

Gerek Selçuklu ve Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde bu türden önemli kırılma noktalarına oldukça sık rastlarız. Anadolu’yu 1071’de Türk yurdu haline getiren Malazgirt Savaşı’nın mimarı Alparslan olmasaydı, Horasan’dan gelen Türkmen göçerler yönlerini belki başka bir istikâmete çevirirlerdi. Osmanlı’nın bir Cihan Devleti halini almasında ecdâdımızın her ferdinin katkısı var. Kayı boyu lideri Osman Bey ve onun neslinden gelenler, yaklaşık 150 yıl boyunca Oğuzlar’ın temel ülküsüne uygun şekilde “Kızıl Elmaya ulaşmak için Batıya doğru yöneldi ve nice topraklar fethetti. Fatih Sultan Mehmet ile beraber Doğu istikâmeti de hedef olarak belirlendi ve bu karar bize sonraki yüzyılda Arap Yarımadası’nın kapılarını açtı.

Timur’a karşı Ankara Savaşı’nda yenilip esir düşen Yıldırım Bayezid’in başına gelen olay da tarihimiz açısından çok önemli bir kırılma noktadır. 1299’da kurulan Osmanlı Devleti, 1402 Ankara Savaşı’nda yıkılmıştır. Çoğu kimsenin tanımadığı önemli bir Osmanlı hükümdarı varsa o da, Anadolu’daki Türk birliğini yenibaştan tesis eden ve Osmanlı Devleti’ni 1413 yılında tekrardan ayağa kaldıran Çelebi Mehmet’tir.

Çelebi Mehmet’in oğlu ve aynı zamanda Fatih’in babası II. Murat da çok önemli bir liderdir. Fakat Türk tarihinin en eşsiz komutan ve hükümdarlarından birisi şüphesiz İstanbul’u fethettiği için “Fatih” elkabıyla onurlandırılan Sultan II. Mehmet’tir. Çağ kapatıp çağ açan bu hükümdar, İstanbul’un fethinden sekiz asır önce Hz. Muhammed’in; “Kostantîniyye elbette feth olunacaktır. Ne güzel kumandandır onu fetheden kumandan! Ne güzel askerdir onun askerleri!” hadîs-i şerîfine nail olan müstesna bir asker ve hükümdardır.

Ancak Sultan Mehmet’i “Fatih” yapan değerler içerisinde Molla Gürani ve Akşemseddin gibi fikir adamları ile sahip olduğu top üretim teknolojisini Osmanlı’nın kullanımına sunup, Kostantiniyye’nin aşılmaz surlarını yerle bir eden Macar Urban’ı da asla göz ardı edemeyiz. Bir hilâl uğruna ok ve mızrakların önüne kendilerini hiç düşünmeden atıp şehit olan cesur askerleri ve alpleri saymıyorum bile.

Kilis’in Mercidabık Ovası’nda Memlûk Devleti’ni tarihe gömüp Kilis’ten Mısır’a kadar uzanan coğrafyayı Osmanlı topraklarına katan ve İslâm halifeliğinin Türklere geçmesine sebep olan Yavuz Sultan Selim’i ve onun oğlu olup Batılılarca Muhteşem Süleyman olarak isimlendirilen Kanuni Sultan Süleyman’ı, en önemli reformist sultanlarımızdan III. Selim ve II. Mahmut’u, hemen birçok konuda yenileşmeyi savunan Abdülmecid’i, modern Almanya’nın kurucusu Bismarck tarafından “Dünyanın aklının yüzde doksansekizi II. Abdulhamid’de yüzde biri bende geri kalan yüzde biri ise diğer insanlardadır.” şeklinde övgüye lâyık görülen II. Abdülhamid’i hiç gözardı edebilir miyiz?

Çok değerli liderlere hemen her dönem sahip olmuşuz ancak maalesef Osmanlıyı karalamayı bir meziyet haline getiren Cumhuriyet’in lâik devlet anlayışı ve Osmanlı tarihini magazinsel boyuta indirgeyen vasıfsız tarihçilerden dolayı, çoğu kimse bu insanları tanımıyor bile.

Mustafa Kemal’e sıtma olduğu halde bilerek siroz tedavisi uygulanması ve Salygran isimli civa içerikli ilaçla zehirlenip öldürülmesi, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi, 27 Mayıs 1960 Darbesi neticesinde Başbakan Adnan Menderes’in iktidardan uzaklaştırılıp iki bakanıyla birlikte idam edilmesi, 1970 Muhtırası, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yakın tarihimizin önemli menzil taşlarındandır.

1983 yılında Türk siyasi yaşamına adım atan ve bundan sonraki yıllarda sıkça adından söz ettiren ender liderlerimizden birisi ise hiç şüphesiz Turgut Özal’dır. Ancak kaderin acı cilvesidir, Türkiye tarihinin bu çok değerli lideri de Cumhurbaşkanı seçildikten kısa bir süre sonra özellikle Kürt sorununun çözümüyle ilgili radikal kararları almanın eşiğinde iken tıpkı Mustafa Kemal gibi zehirlenerek öldürüldü. Hem de Çankaya Köşkü’nde.

1960 ve 1980 Askeri Darbelerinin ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, “seçilmişlerin” değil “atanmışların” üstünlüğünü esas almaktadır. Bu vesayet anlayışının ortadan kaldırılması ve Türkiye’nin gerçekten tam bağımsız demokratik bir ülke olabilmesi hususunda Başbakan Erdoğan’ın katkısını hiç kimse göz ardı edemez. Hatta ondan ölesiye nefret eden düşmanları bile.

19 Şubat 2001 tarihinde icra edilen Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığını fırlatmamış ve sonrasında ekonomik kriz yaşanmamış olsaydı, 14 Ağustos 2001’de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi belki bu kadar oy alamazdı. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki bu çatışma Türk halkı nezdinde o dönemin tüm politikacılarını bir anda bitirirken, yeni bir umut olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yıldızını parlattı. Sadece bu olay bile “Her şerde hayır vardır” sözünün kerametini bir defa daha doğrulamadı mı?

Ancak Erdoğan’ın dünya lideri haline dönüşmesine sebep olan olaylar alt alta yazılsa, herhalde ilk sırayı Davos’daki “One Minute” çıkışı alır. Başbakan Erdoğan, Davos’ta 29 Ocak 2009’da B.M. Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile “Gazze: Ortadoğu’da Barış” konulu bir panele katılmıştı. Erdoğan’ın ve Türkiye’nin Gazze konusundaki tavrını sert şekilde eleştiren Peres’den hemen sonra Erdoğan söz almak istedi ancak moderatör David Ignatius söz vermedi. Buna rağmen konuşmasına devam eden Erdoğan; “Sayın Peres 25 dakika konuştu ben sadece 12 dakika konuştum. Peres, yüksek sesle konuştu çünkü suçluluk psikolojisi var. Bu nedenle bağırıyor” dedi. Konuşmasını engellemek amacıyla kolunu saygısızca tutan Ignatius’a ise; “One minute… One minute” diye bağıran Erdoğan, Peres’e dönerek; “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz. Tankların üzerinde nara atan başbakanlarınız var. Beni konuşturmuyorsunuz ve Davos benim için bitmiştir” dedi ve yerinden kalkarak oturumu terk etti.

İşte o “isyan ve yerinden kalkış” hem Türkiye’nin hem de Erdoğan’ın geleceğini kökten değiştirdi.

İç ve dış güçlerin tüm engelleme ve ayak oyunlarına karşı büyük bir mücadele veren Erdoğan, kararlı duruşundan asla geri atmadığı gibi hemen her konuda Türk halkını arkasına alıp YENİ TÜRKİYE hayâlini ilmek ilmek dokudu.

Batılıların Türkiye hakkında sarfettiği “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar değerli bir ülkedir.” cümlesi en bilindik sözlerdendir. İşte sırf bu nedenle İngiliz Başbakanı Winston Churchill Türkiye’nin konumunu gelecek nesillere şu şekilde tarif etmişti; “Türkiye büyüdükçe budanmalı, kurudukça sulanmalı”.

İçerdeki piyonları vasıtasıyla Türkiye’yi yapay sorunlarla yıllar boyu meşgul edenlerin, son 12 yılda yaşadığı en büyük hayâl kırıklığı; milli iradeyi arkasına alan Erdoğan gibi bir liderin iş başında olmasıdır. 2002 yılından beri bu ülkede yaşanan siyasi, ekonomik ve politik olaylar alt alta yazılıp incelendiğinde, algı operasyonlarının tek bir amacının olduğu ortaya çıkacaktır; “Erdoğan’sız bir Türkiye”. Lidersiz, umutsuz, kendi yağında kavrulan, borç batağına sokulmuş, çevresini düşman kabul eden, Ortadoğu ve Balkanlara adım dahi atamayan, Batılıların her dediğini peşinen kabullenen “sömürgeleştirilmiş” bir Türkiye.

Erdoğan, artık sadece Türklerin değil, aynı zamanda inançlı dünya Müslümanlarının da umudu ve ümidi haline gelmiştir. Bu aşamadan sonra ne Erdoğan için, ne Türkiye için, ne de bizler için dönüş yoktur. Tıpkı Tarık bin Ziyad’ın İspanya sahillerine çıkardığı askerlerine söylediği gibi; “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır. Düşmanın silahı, teçhizatı ve erzakı boldur. Sizin silah olarak ancak kılıçlarınız, erzak olarak da düşmanın elinden sahip olabileceğiniz vardır.”

Bu saatten sonra bu ülkeyi ya tekrardan bir Cihan Devleti haline dönüştüreceğiz, ya da yeni dünya düzeninde Ortadoğu’nun fakir ve hakir bir milleti olarak yok olup gideceğiz…

Yaşanan bunca olayı ve Türkiye’nin son 12 yılda sergilediği kalkınma performansını gördükten sonra içimden; “Kasımpaşalı Erdoğan iyi ki Siirt Meydanı’nda o şiiri okumuş, Diyarbakır DGM iyi ki ona dava açmış ve iyi ki hapis cezası vermiş, Ahmet Necdet Sezer Bülent Ecevit’e iyi ki Anayasa kitapçığını fırlatmış, Anayasa Mahkemesi AK Parti’ye iyi ki kapatma davası açmış, Gezi Olayları iyi ki patlamış, Paralel Yapı Savcıları MİT tırlarını iyi ki durdurmuş, Fethullah Gülen yapılanması 17/25 Aralık Yargı ve Emniyet Darbesi’ni iyi ki o zaman gerçekleştirmiş.” demek geliyor.

El-Hamra Sarayı, Endülüs’te sekiz asır süren İslâm hakimiyetinin en mükemmel eseri olarak bugün hâlen ayaktadır. O muhteşem eserin hemen her noktasına özenle nakşedilmiş bir kelime vardır; “Lâ gâlibe illallah.”

“Allah’tan başka galip yoktur!” anlamına gelen bu yazının El-Hamra Sarayı’nın tüm duvarlarına kerelerce yazılmasının nedeni içindeki derin mânâda gizlidir.

Taşa kazınan bu yazı, üzerinden asırlar geçse de devlet adamlarına her daim hakkaniyetli, adaletli, merhametli olmalarını; mağrur ve zalim olmamalarını öğütler.

“Lâ gâlibe İllallah” sadece Endülüs’te değil dünyanın farklı yerlerinde Müslüman eli değmiş yahut değecek olan beldelerin ezanla, secdeyle, îmanla buluşup hayat bulacağını haber veren bir yol göstericidir.

“İyi ki olmuş, iyi ki yaşanmış, iyi ki gerçekleşmiş” şeklinde serzenişte bulunmamın nedeni El-Hamra Sarayı’nın duvarlarına yazılan “Lâ gâlibe İllallah” cümlesinin anlamında gizlidir.

Evet, kim ne kötülük yaparsa yapsın, kim pusu kurarsa kursun “Allah’tan başka galip yoktur!”

Bu kitap; Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti’ni tekrardan bir Cihan Devleti haline dönüştürmeye gayret eden, yaptığı hemen her konuşmada YENİ TÜRKİYE vurgusu yapan ve Türk tarihinin en önemli devlet adamlarından biri olma vasfını fazlasıyla hak eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın neden hedef alındığını, Gezi Olayları ve 17/25 Aralık 2013 Yargı Darbesi ile yeniden şekillendirilmek istenilen Eski Türkiye’deki “seçilmişler ve atanmışlar” mücadelesini, Dünya ve Ortadoğu ekseninde Türkiye’nin rolünü, bu coğrafyada yaşanan entrikaları, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karşı karşıya kaldığı ayak oyunlarını, Sykes-Picot, Lozan ve Montrö gerçeklerini, Rusya, Kafkasya ve Ortadoğu ekseninde dünyanın enerji merkezi haline gelen Türkiye’nin artan önemini farklı bir bakış açısıyla ele alan tarihsel eko-politik bir çalışmadır.

www.tarafsizhaber.com sitesinde 07 Ağustos 2014-31 Ocak 2015 tarihleri arasında yayınlanan makalelerimin yer aldığı bu çalışmada, teşekkürü hak eden bir kesim varsa o da hiç şüphesiz Türk halkının kendisidir. Sadece son bir buçuk yıl içerisinde birbiri peşi sıra yaşanan Gezi Olayları ve 17/25 Aralık Darbe Girişimi sırasında, hiç kimsenin oyununa gelmeden bu ulusun son 130 yılda yetiştirdiği en büyük devlet adamına sahip çıkan Türk halkı, sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın değil bir milletin kaderini değiştirmiştir.

Eğer tersi olsaydı ve Erdoğan halk ayaklanması ya da darbe ve seçim yoluyla indirilmiş olsaydı ne olurdu?

Merkez ve paralel medyanın desteğiyle CIA ve MOSSAD kontrolünde Ayetullah Humeyni Ankara’ya inecek olan Fethullah Gülen denilen bir meczup, Halifelik koltuğuna kurulup kendi hükümetini hayata geçirecek, kendi polislerinden oluşan Devrim Muhafızları Ordusu’nu kuracak, kendi hâkim ve savcılarıyla Şeriat Mahkemeleri’ni oluşturup kendilerinden olmayan kim varsa herkesi infaz edeceklerdi.

Her iki durumda da ortaya yeni bir Türkiye çıkacaktı.

Ya Cemaat kurgusu Eski Türkiye’de baskı ve korku içinde yaşayacaktık, ya da Erdoğan’ın tasavvur ettiği Yeni Türkiye’yi elbirliğiyle kuracaktık.

Kimin neyi seçtiği artık çok belli değil mi?

İyi okumalar…

 

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

Paylaş:

Bunada Bakın

Osmanlı’da Para ve Finansal Kredi – Cilt 1 – MESKUKAT

ÖNSÖZ   Türkiye’de iktisat tarihçiliği yapmanın çeşitli zorlukları bulunmaktadır. Osmanlıca eğitimini edebiyat ve tarih bölümlerinde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir