Anasayfa / Makaleler / ABDÜLAZİZ’İN JÖN TÜRKLERİ, ABDÜLHAMİT’İN İTTİHAT TERAKKİCİLERİ, ERDOĞAN’IN GEZİCİ HAİNLERİ…

ABDÜLAZİZ’İN JÖN TÜRKLERİ, ABDÜLHAMİT’İN İTTİHAT TERAKKİCİLERİ, ERDOĞAN’IN GEZİCİ HAİNLERİ…

Paylaş:

(Article 083-02.06.2015)

İngiliz Guardian gazetesi 30 Mayıs 2015 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın anayasayı değiştirme arzusunu işleyerek “Erdoğan‘ın daha fazla güç kazanmaması gerektiğini” belirten bir yazı yayımladı ve bunun gerekçelerini sıraladı; “İstikrarlı bir Türkiye Avrupa ve Ortadoğu için hayati. Cumhurbaşkanı’nın daha fazla güç kazanması faydalı olmayacak” başlığıyla çıkan yazıda, öncelikle Türkiye’nin neden “önemli” bir ülke olduğu anlatılıyor.

Erdoğan’ın başkanlık sistemi başta olmak üzere bir takım değişiklikler yapabilmek için anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa sahip olmak istediğini hatırlatan Guardian, bu değişikliklerin aslında kötü olmadığını, anayasanın mevcut halinin zaten “mükemmellikten uzak” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ancak (bu değişiklikler) Erdoğan’ın kişiliği söz konusu olduğunda sorunlu olarak görülmeli.” Erdoğan’ın siyasi yeteneklerinin halen yerinde olduğunu, ülkenin daha yoksul, daha az Batılılaşmış ve daha dindar kesimleri arasında güç kazandığını; ancak daha genç, çevre, cinsel tolerans, etnik ve dini çoğulculuk ve aktivizm konusunda endişeleri olan modern kesimlerini kazanamadığını söyleyen gazete, bu konuları temel endişe nedenleri arasında sayıyor.

Guardian, Financial Times, Washington Post, New York Times, The Economist, Frankfurter Allgemeine, Bild ve daha birçok batılı medya kuruluşunun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik bu tarz dengesiz ve ahlaksız yazıları ne ilk ne de son.

Osmanlı Devleti’ni tarih sahnesinden silmeyi hedefleyen İttihat Terakkici vatan hainleri II. Abdülhamit’i tahttan indirdiklerinde üç şeyi savunuyorlardı; “Hürriyet, Musavvat, Adalet”. Yani günümüz Türkçesiyle; “Hürriyet, Eşitlik, Adalet”. II. Abdülhamit’i despot ve diktatör olmakla eleştirenler, çok değil sadece altı yıl içerisinde koca bir imparatorluğu bugünkü Anadolu coğrafyasında bir avuç toprak parçasına hapsetmeyi başardı. 1909’da II. Abdülhamit’i tahttan indirip onun yerine V. Mehmet Reşad’ı tahta çıkaranlar maalesef yeni padişahı tehdit ve baskıyla avuçlarının içine alıp, 1912’deki Balkan Savaşları ve Trablusgarp Savaşı neticesinde Afrika ve Balkan topraklarının kaybedilmesine neden olmuştur. Bu savaşların ve toprak kayıplarının acısı henüz unutulmamışken, Osmanlı Devleti hemen iki yıl sonra İttihat Terakkici Enver, Cemal ve Talat Paşa üçlüsünce I. Dünya Savaşı’na sürüklenmiş ve bu savaş neticesinde de elde kalan diğer Osmanlı toprakları birbiri peşi sıra elimizden çıkıp gitmiştir. Asker beyniyle bir devletin yönetilemeyeceğinin en güzel örneği İttihat Terakki uygulamasıdır.

Koca bir İmparatorluğun tarih sahnesinden silinmesine sebep olan İttihat Terakki mensuplarına işin sonunda ne oldu? 22 milyon kilometrekarelik toprak parçasını 780 bin kilometrekareye düşürdükleri için idam mı edildiler? Ya da bir zamanlar bize ait bir toprak parçası olan Libya’nın güneyindeki Fizan’a veya yine bize ait bir toprak parçası iken elimizden kayıp giden Girit adasında ki Hanya’ya mı sürüldüler? Hayır. Bunların hiçbiri yaşanmadı. 623 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nu 6 yıl içerisinde tarih sahnesinden silen İttihat Terakkicilerin tamamı Cumhuriyet’in kurucu kadrosunu oluşturdu.

Peki, kimdir bu İttihat Terakkiciler? İttihat ve Terakki Cemiyeti II. Meşrutiyet’i gerçekleştirmek için Jön Türkler’in kurduğu ve ilk olarak “İttihat-ı Osmanî” adını alan gizli bir yapılanmadır. Bu cemiyetin amacı; II. Abdülhamit’in istibdat rejimini yıkıp, Meşrutiyeti yeniden kurmak ve Türk Kimliği odağında yeni bir ulus-devlet yaratmaktı. Bu süreç içerisinde kendi amaçlarına hizmet edecek Abdülhamit aleyhtarı birçok örgütle birleştiler. Bu çatı altında ilk başlarda dört farklı görüş barınıyordu ancak 4 Şubat 1902’de Paris’te yaptıkları toplantının ardından Ahmet Rıza önderliğinde “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” ve Prens Sabahattin’in önderliğinde “Teşebbüs-ü Şahsi ve Âdem’i Merkeziyet” adlı iki ana kola ayrıldılar. Prens Sabahattin daha sonraları ülkeye dönünce İttihat ve Terakki Cemiyeti karşısındaki en güçlü muhalefet olan Ahrar Fırkası’nın yanında yer aldı ve İttihatçıların baskı rejimi uygulayıp ülkeyi içinden çıkılmaz bir hale koyacaklarının propagandasını yapmaya başladı. Ancak İttihat ve Terakki o kadar güçlüydü ki bu muhalefeti illegal yollardan susturmaya çalıştı ve bunu da başardı.

Peki Jön Türkler kimlerden oluşuyordu? Jön Türkler, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devletinde batı tarzı idare ve fikirlerin gelişip yayılması için çalışan Osmanlı aydınlar ve subaylar topluluğuydu. (Tıpkı günümüz Türkiye’sindeki solcu aydınlar ve laik subaylar topluluğu gibi.) “Yeni Osmanlılar” veya “Genç Türkler” olarak da isimlendirilen bu grup mensupları, Fransızca “Jeunes Turcs” adıyla meşhur olmuştur. Bu tabir genel olarak o yılların Avrupa’sında politika, fikir ve edebiyatta aşırılık taraftarı genç Fransızlar -Jeunes France- için kullanılıyordu. Yeni Osmanlılar tabirini ise ilk defa Mustafa Fazıl Paşa yayınladığı bir mektupta kullandı. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süavi tarafından da benimsenerek Türkçeye yerleşen bu tabir, Osmanlı topraklarında yetişen ve fakat Osmanlı idaresine karşı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilalcilerin tamamının ortak adı oldu. Yine günümüz terimiyle o dönemin “Gezi Beyinli Çapulcuları” işte bu Jön Türk yapılanmasıydı.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’da ortaya çıkan özgürlükçü fikir hareketlerine heveslenenler tarafından 1865’te İstanbul’da Sağır Ahmet Bey’in oğlu Mehmet Bey, Kayazade Reşat Suphi, Paşazade Ayetullah ve Namık Kemal tarafından kuruldu. 1865’te Mısır Hidivi Kavalalı İsmail Paşa, veraset usulünü değiştirerek kardeşi Mustafa Fazıl Paşa’yı bütün haklarından mahrum etti. İkbal küskünü olan Mustafa Fazıl Paşa, bir anda Sultan Abdülaziz ve üst kademe devlet ricaline karşı düşman kesildi. İntikam için Jön Türklerin arasına katıldı ve başlarına geçerek onları bilhassa maddi yönden destekledi. Dernekte en önemli rolü Mustafa Fazıl Paşa oynadı. Mustafa Fazıl Paşa’nın, Sultan Abdülaziz’e hitaben Paris’te kaleme aldığı ve Sultan’a yönelik küstahça ifadelerin yer aldığı mektup, 1867’de Türkçeye tercüme edilerek Tasviri Efkâr Gazetesinde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dağıtıldı. Mektupta meşrutiyetin ilanı isteniyor ve Ali ve Fuat Paşalar bilgisiz ve hain kimseler olarak ilan ediliyordu. Sadrazam Ali Paşa, Yeni Osmanlılar Derneği liderliğinden Ali Suavi’yi Kastamonu’ya, Ziya Paşa’yı ise taşraya memuriyete gönderdi. Ali Paşa’nın Jön Türklere karşı takındığı bu tutum üzerine Mustafa Fazıl Paşa Jön Türk liderlerini Paris’e çağırdı. 1867’de Sultan Abdülaziz’in Avrupa’ya yaptığı gezi Jön Türklerin aleyhine oldu. Marsilya’da padişahtan af dileyen Mustafa Fazıl Paşa, Ali ve Fuat Paşalarla da barışarak Jön Türklerden ayrıldı ve İstanbul’a döndü. Osmanlı büyükelçiliğinin baskısı sonucunda Jön Türkler Fransa’yı terk edip İngiltere’ye geçmek zorunda kaldılar. Hiçbir devletten açık destek görmeyen Jön Türkler bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaştı. Böylece Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi ve Yeni Osmanlılar Derneği fiilen dağıldı. Üyelerinden bazıları ise devlet kademesinde yeniden görev aldı.

İstanbul’a geri dönenlerin bir kısmı Mithat Paşa’nın etrafında toplanıp onu destekleme yoluna gitti. Dernek, Gülle Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunu propaganda faaliyetleri için kullandı. Nitekim bu tiyatroda 1 Nisan 1873’te Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” adlı oyunu burada sergilendi. Ertesi gece Namık Kemal tutuklanarak Magosa’ya, Nuri ve Hakkı Beyler Akka’ya, Tevfik Bey ile Ahmet Mithat Efendi ise Rodos’a sürüldü.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde ön planda meşrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da her grup ve şahsın amacı farklıydı. Azınlıklar bağımsızlık ve hiç değilse özerklik kapmak, şahıslar ise kişisel hırs ve arzularını tatmin etmenin derdindeydi.

Osmanlı devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türk faaliyeti, devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden biri oldu. Bu cemiyet mensupları, devlet kademelerinde yer almak, meşhur olmak, hatta Mithat Paşa örneğinde olduğu gibi, kendi ailelerini hanedan ailesi yapabilmek için azınlıklar, eşkiyalar, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan asla çekinmedi. Netice olarak Osmanlı topraklarındaki barış ortamı, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar hükümet darbeleri ve savaşlarla yok edildi. Siyasi ve politik istikrarsızlık, kargaşa ve savaşlar milletin felaketini hazırladı. Cemiyetin öne çıkan isimleri arasında kimler yoktu ki; Abdullah Cevdet, Abdurrahman Bedirhan, Ahmet Rıza, Ahmet Fazlı, Ahmet Ferig, Ahmet Kemal, Ahmet Lütfullah, Ahmet Niyazi, Ahmet Saib, Ali Fahri, Ali Fehmi, Ali Haydar, Ali Şefkati, Bahaeddin Şakir, Derviş Hüma, Edhem Ruhi, Şekib Arslan, Halil Canem, Hüseyin Tosun, Hüsrev Sami, Hüseyinzade Ali, İbrahim Temo, İshak Suküti, İsmail Canpolat, İsmail Enver Bey, İsmail Kemal, Mahmüel Celaleddin Paşa, Mahir Said, Mehmet Ali Halim Paşa, Hacı İbrahim Paşazade Hamdi, Tarsusizade Münih, Tunalı Hilmi, Yusuf Akçura.

Peki bu kadar insanın Paris veya Londra gibi Avrupa’nın büyük şehirlerinde hiçbir parasal sıkıntı yaşamadan elini kolunu sallaya sallaya dolaşması, gazete ve dergi çıkartabilmesi, o dönemin lüks ve pahalı otellerinde toplantılar tertip edebilmesi nasıl mümkün olabiliyor? Hiç düşündünüz mü? İttihat Terakki Cemiyeti’nin nüvesini oluşturan Jön Türk hareketi, Osmanlıyı zayıflatmak ve çökertmek için Batılı devletler ve onların istihbarat birimlerince madden ve manen açıkça desteklenmiştir. Neticede Jön Türkler Abdülaziz Han’a önce darbe yaptı ardından da katletti.

II. Abdülhamit’in belalısı İttihat ve Terakki Cemiyeti ise 1889’da kuruldu. 1908’de İttihat ve Terakki yanlısı bazı subaylar Manastır ve Selanik kentlerinde ayaklandı. Bu baskılar üzerine, II. Abdülhamit 24 Temmuz 1908’de anayasayı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı ve II. Meşrutiyet ilan edildi. Yapılan seçimler sonucunda oluşturulan yeni meclis 17 Aralık 1908’de açıldı. İttihat ve Terakki karşıtlarının baskıları sonucunda, 13 Nisan 1909’da İstanbul’da ayaklanma çıktı. 12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece, Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburu’na bağlı askerler subaylarına karşı ayaklanarak kendilerine önderlik eden din adamlarının peşinde Heyet-i Mebusan’ın önünde toplandılar ve ülkenin şeriata göre yönetilmesini istediler. Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti isyancılarla uzlaşma yolunu seçti ve hükümet üyeleri tek tek istifa etti. Ayaklanma Heyet-i Mebusan üzerinde de etkili oldu. O gün İttihat ve Terakki üyesi mebuslar, can güvenlikleri olmadığı için meclise gitmediler. Bazıları İstanbul’dan uzaklaşırken, bazıları da kent içinde gizlendi.

Rumi takvimle 31 Mart günü patlak verdiği için bu ayaklanma “31 Mart Vakası” olarak bilinir. Selanik’te kurulan Hareket Ordusu 23-24 Nisan gecesi İstanbul’a girerek ayaklanmayı bastırdı. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve isyancıların önderleri divanı harpte yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi-i Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan’ın 27 Nisan’da II. Abdülhamit’i tahttan indirip onun yerine V. Mehmet Reşat’ı tahta geçirmesi oldu.

Hükümetin zayıflığından faydalanan Balkan Devletleri kendi içinde örgütlendi ve Osmanlı’dan ayrılmaya başladı. Bunun yanı sıra ordu içerisinde de bölünmeler yaşandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalif olan kişiler ve muhalif gazete yazarları öldürüldü. Bunun ilk örneği “Serbesti Gazetesi” başyazarı Hasan Fehmi’nin 6 Nisan 1909’da öldürülmesiydi.

Bu dönemde içeride ve dışarıda yaşanan istikrarsızlık ve çözülmeler birçok felakete neden oldu. Hüseyin Cahit Yalçın bu durumu; “Kimsede birbirine karşı emniyet kalmamış, herkes miskin bir acziyet ve tevekkül içinde, yüksek insanlık haklarından ve haysiyetlerinden uzak, olduğu yerde büzülmüş bir halde, hürriyetin lakırdısını işitmekten mütevellit bir korku içinde yaşamaktadır.” sözleri ile açıklar. 31 Mart Vakası’nın bastırılmasından ve Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra duruma hâkim olan İttihatçılar muhalif partilerin çoğunu kapattı. Sıkıyönetim ilan ederek birçok kişiyi de astı. 31 Mart Vakası’ndan bir gün sonra Adana’da Ermeni ayaklanması yaşandı. Avrupa’ya şirin görünmek adına olaylara seyirci kalan İttihat ve Terakki’nin eylemsizliğinden dolayı 2000’e yakın Müslüman Türk öldürüldü.

31 Mart Vakası’nın patlak verme süreci ise günümüz uygulamalarından hiç ama hiç farklı değildi. “Din elden gidiyor”, “Şeriat isteriz” gibi sloganlarla, İttihatçılar tarafından bir gün önce Selanik’ten getirilen Avcı Taburu kışkırtılarak ayaklanma çıkartılıyor, bunun üzerine Selanik’ten Hareket Ordusu getirilip düzmece ayaklanma bastırılıyordu. Bu sayede hem muhaliflerin sesi bastırılıyor hem de halk gözünde, yapılanlara meşru bir kılıf uyduruluyordu. 31 Mart ayaklanmasının ardından hükümet bunalımları devam etti. Tevfik Paşa Hükümeti istifa ettikten sonra hükümeti kurma görevi yeniden Hüseyin Hilmi Paşa’ya verildi. Siyasi örgütlenme olarak henüz acemi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti meclis içinde hükümet sorumluluğunu üstlenmeden, hükümeti yönetmek istiyordu. Bu tutum 1909-11 yılları arasında hükümetin 8 defa yıkılıp yeniden kurulmasına neden oldu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, güya Abdülhamit’in istibdat yönetimine karşı çıkmıştı ancak kendileri despotizm ve diktatörlüğün eşsiz örneklerini sergiledi. Bu durum, İttihatçılara yönelik muhalefeti gittikçe kuvvetlendirmeye başladı. Muhalif gruplar, İttihatçıların kendi istibdat rejimini kurmasını engellemek için “Hürriyet ve İtilaf Fırkası” adı altında örgütlendi. Bu örgütlenme içerisinde İttihat ve Terakki Cemiyeti içinden gelen “Hizb-i Cedid Hareketi” de vardı. Meclis içinde çoğunluğu elinde bulunduran İttihatçılarla-hükümetler arasında sürekli anlaşmazlılar çıkmakta ve hükümetler güven oylaması sonucunda düşürülmekteydi. Bunun ardından meclis feshedildi ve yeniden seçimlere gidildi. Türk Siyasal Hayatı’na “Sopalı Seçimler” olarak geçen, İttihatçıların Tedhiş (terör ve yılgınlık) hareketlerine başvurduğu 1912 seçimleri yine İttihatçıların meclis çoğunluğunu elde etmesiyle sonuçlandı. 1912’de Balkan Harbi başladı. Ordu içinde yaşanan bölünmeler yüzünden Osmanlı Devleti bu savaştan kısa sürede yenik bir şekilde ayrıldı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın ardından kurulan Kamil Paşa Hükümeti de İttihatçıların karalama propagandalarına dayanamayıp istifa etti. Normal yollarla iktidara gelemeyeceğini anlayan İttihatçılar ise 23 Ocak 1913’de toplantı halinde bulunan hükümet binasını bastı ve kanlı bir şekilde iktidara el koydu. Olaylardan sorumlu tutulan 24 kişi idam edildi.

1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihatçılar, ani bir oldu-bitti ile Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’na soktu. Talat, Enver ve Cemal Paşaların çeşitli hülyalarıyla girilen savaş Osmanlı Devleti açısından hüsranla bitti. Savaşın mağlubiyetle bitmesi üzerine 8 Ekim 1918’de Talat Paşa Hükümeti istifa etti. Böylece 10 seneden daha az bir süre zarfında İttihat ve Terakkiciler, milyonlarca kilometrekare olarak devraldıkları Osmanlı topraklarını birkaç yüz bin kilometre kareye kadar düşürdüler. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekenamesi imzaladıktan bir gün sonra da ülkeyi terk ettiler. Enver Paşa Türkistan’a, Talat Paşa Berlin’e, Cemal Paşa ise Tiflis’e gitti.

İttihat ve Terakki’nin kendini hukuken feshetmesi, siyasetten çekilmesi anlamına gelmiyordu. Çünkü özde güçlü bir Masonik yapılanma söz konusuydu. Üyelerinin neredeyse tamamı Mason cemiyetinin aktif üyesiydi. Örgüt üyeleri değişik adlarla çalışmayı sürdürdü. Müdafaa-yı Hukuk ve benzer oluşumlara dönüşerek Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. İstanbul’un işgalinden sonra Talat Paşa’nın direktifiyle kurulan Karakol Cemiyeti’nin çekirdeğini de İttihatçılar oluşturdu. Cemiyet, milli mücadele kadrosunun büyük bölümünü İstanbul’dan Ankara’ya kaçırdı, milli mücadelenin Anadolu kolu olarak faaliyet gösterdi ve silah kaçırdı. İngiliz işgal güçlerinin İttihatçıları tutuklamaya ve sürgüne göndermeye başlaması üzerine pek çok İttihatçı Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı.

Milli Mücadele kadrolarının büyük bölümü de eski İttihatçılardan oluştu. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kâzım Karabekir, İsmet (İnönü), Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkes Reşit, Çerkez Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit Beyler gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İttihat Terakki Cemiyeti kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcüleri Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ise Milli Mücadele’nin savunuculuğunu üstlenmişlerdi.

Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamit, Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan dönemi muhalefet hareketleri karşılaştırıldığında tek bir “ortak” nokta bulunduğu görülmektedir. Sultan Abdülaziz dönemi, Osmanlı devletinin demiryolu yatırımlarına ağırlık verdiği, Avrupa coğrafyasındaki vilayetlerimizi İstanbul ve Anadolu’ya bağlayacak, askeri ve ticari lojistik imkânlarını had safhaya çıkartacak çok önemli projelerin hayata geçirildiği yıllardır. Abdülaziz’in askeri açıdan önem verdiği bir diğer konu ise kuvvetli bir deniz donanması oluşturmaktı. Osmanlının denizde ve karada lojistik imkânlarını geliştirmesi Batılıların bir anda uyanmasına neden oldu ve padişahı tahttan indirmek için öncelikle tıpkı günümüzde yapıldığı şekilde algı operasyonlarına başlanıldı. Yurtdışından temin edilen borçlanmalar sırasında Sultan Abdülaziz’in rüşvet aldığı, hiç gerek olmadığı halde çok sayıda saray ve kasır yaptırdığı, devletin imkânlarını har vurup harman savurduğu en fazla yazılıp çizilen konulardı. Bu haberleri yapanların başında ise öncelikle Paris ve Londra menşeli medya grupları geliyordu. Bir diğer muhalif kanadı ise yukarıda zikredilen Jön Türkler oluşturuyordu. Yalan ve iftiralarla Sultan Abdülaziz’i tahttan indiremeyenler demokrasi ve özgürlük safsatasıyla kandırılan Fatih medresesi öğrencilerini kullandılar. Avrupa ülkelerinin Osmanlı Devleti’ne karşı çeşitli müdahalelerde bulunması Osmanlı halkı arasında rahatsızlık yarattı. 9 Mayıs 1876 günü Fatih medreselerindeki öğrenciler gösteri yaptılar. Göstericilerin sayısı kısa zamanda beş bine ulaştı. 12 Mayıs günü sadrazam Mahmut Nedim Paşa görevden alınarak yerine Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa getirildi. Ayrıca Hasan Fehmi Efendi’nin yerine Hasan Hayrullah Efendi şeyhülislam oldu. Hüseyin Avni Paşa’da serasker yapıldı. Ancak gösteriler sona ermedi. 17 Mayıs günü Fatih ve Beyazıt meydanlarında tekrar gösteriler yapıldı. 30 Mayıs 1876 Darbesi’nin liderlerinden Mithat Paşa darbeden bir gün önce yeni Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’den padişahın indirilmesi için bir fetva aldılar. Böylece darbenin ertesi gün yapılması için her şey hazırdı. Harbiye Mektebi öğrencileri Süleyman Paşa’nın emrinde, Taşkışla ve Gümüşsuyu kışlalarındaki askerler ise İstanbul ordu komutanı Refik Paşa’nın emrinde harekete geçtiler. Medrese öğrencileri de bu gruba katıldı. Dolmabahçe Sarayı çember altına alındı. Tahttan indirilen Abdülaziz bir kayıkla saraydan uzaklaştırıldı. Feriye Sarayı’na kapatılan Sultan Abdülaziz, 4 Haziran 1876 günü bilekleri kesilmek suretiyle öldürüldü. Sultan’ı katleden kişilerin Cezayirli Mustafa, Yozgatlı Mustafa ve Boyabatlı Hacı Mehmet adlı üç pehlivan olduğu II. Abdülhamit tarafından oluşturulan komisyon tarafından sonradan tespit edildi. Hüseyin Avni Paşa doktorlara, cesedin kollarından başka hiçbir yerini göstermemişti. Cenazeyi yıkayan Sultanahmet Cami imamı ise Abdülaziz’in iki dişinin kırık, saçının ve sakalının yolunmuş, göğsünde de büyük bir çürük olduğunu söylüyordu.

Abdülaziz’in yerine iktidar tahtına bir mason olan 5. Murat geçirildi, ancak akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle 93 gün sonra o da tahttan indirildi. Bundan sonra Osmanlı tahtına devleti 34 yıl yönetecek olan II. Abdülhamit geçti. Almanya’yı dev bir imparatorluğa dönüştüren, 19. yüzyılın önemli devlet adamı ve Almanya’nın ilk şansölyesi Otto von Bismarck’ın Abdülhamit’le ilgili olarak sarf ettiği söz çok önemlidir; “Dünyadaki bütün aklın yüzde 90’ı Abdülhamit’te, yüzde 5’i bende geri kalan yüzde 5’i de diğer insanlardadır”.

Sultan Abdülaziz’e yönelik saldırıların kat be kat fazlası iktidarının hemen her döneminde Sultan II. Abdülhamit’e de yapıldı. Başrolde yine New York Times gazetesi vardı. Tabi bu yabancı medya kuruluşlarına destek veren ve Jön Türklerin mutasyona uğramış şekli olan İttihat Terakki Cemiyeti’ni de unutmamak gerekir.

Abdülhamit Han’ın hedefleri de Abdülaziz’den farklı değildi. Askeri teknoloji açısından çağın gerisinde kalan Osmanlı ordusunun acilen modernize edilmesi gerekiyordu. 1879’da Osmanlı İmparatorluğu’nun hezimetiyle sonuçlanan 93 Harbi’nden sonra, Sultan II. Abdülhamit Rus yayılmacılığına karşı Osmanlı Ordusu’nun modernleştirilmesi gerektiğine karar verdi ve bu yayılmacılıktan etkilenen bir diğer ülke olan Almanya ile işbirliğine gitti. Aralarında sonradan Müşir rütbesi verilecek olan Baron Von der Goltz komutasında bir Alman askeri heyeti İstanbul’a geldi. Von der Goltz, askeri okullarda köklü reformlar gerçekleştirip genç subayların yetiştirilmesi için önkoşulları oluşturdu.

Abdülhamit donanmanın hızlı bir şekilde yenilenmesine gayret etti. Bu dönemde Abdülhamit ve Abdülmecid isimli zırhlı denizaltılar dünyada ilk kez Osmanlı tarafından denendi ve başarılı oldu. Ayrıca, ilk deniz müzesi onun döneminde 1897’de açıldı. Krupp ve Mauser gibi Alman şirketlerine ilk kapsamlı silah siparişleri verildi. 1888 yılında Sultan II. Abdülhamit, Bağdat tren hattı inşaatı yapım lisansını, Alman Bankası Deutsche Bank tarafından yönetilen bir Alman konsorsiyumuna verdi. Osmanlı ordusunun modern silahlar kullanmaya başlaması, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda hemen semeresini gösterdi. Osmanlı ordularının Atina’yı tekrar ele geçirmelerine ancak Rus Çarı II. Nikolay’ın Sultan II. Abdülhamit’e haber göndererek, eğer derhal ateşkes sağlanmazsa Rus ordularının Erzurum’a hücum edeceğini bildirmesi engel oldu.

İlk kız okulları II. Abdülhamit zamanında açıldı. Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamit dönemine rastlar. Sevan Nişanyan’ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamit dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine ancak 1950’li yıllarda ulaşabilmiştir. 1895’te Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına tekabül eden bölgede 835 ortaokul ve lise bulunurken 1923’te bu sayı 95’e düşmüştür. 1895’te 97.837 olan öğrenci sayısına ise 90.356 öğrenci ile ancak 1950-51 sezonunda ulaşılmıştır. Öncesiyle kıyaslandığında Abdülhamit dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan Rüşdiye sayısı 1909’da 900’e, 6 olan idadi sayısı 109’a çıkmıştır. 1877’de İstanbul’da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905’te 9000’e çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.

II. Abdülhamit’in gerçekleştirdiği en önemli projelerden birisi de hiç şüphesiz Hicaz Demiryoluinşaatıydı. Bu proje Haydarpaşa-Ankaraarasında inşa edilen ve Almanlarca finanse edilen Bağdat Demiryolu’nun aksine, inşaat ve tasarımının yanı sıra tamamıyla İslam âleminden toplanan bağışlarla yapılmıştır. Sirkeci ve Haydarpaşa garları da Abdülhamit’in eseridir. 1869 yılında getirilen bir sistemle kara yollarının yapımına halkın katılımı sağlanmış, 16-60 yaş arası erkek nüfusun ve her hanenin sahip olduğu yük ve araba hayvanlarının senede 4 gün yol inşaatında çalışması kararlaştırılmıştır. Bu sayede inşaatın hızla bitirilmesi sağlanmış, Gümüşhane-Bayburt-Erzurum-Doğubeyazıt-İran kara yolu (1879) haricinde 12 bin kilometrelik bir güzergâha sahip Samsun-Bağdat Şosesi 1895 yılına kadar tamamlanmıştı. Açılan yollar Samsun’a göçü başlatmış ve bu şehrin önemli ölçüde büyümesi Abdülhamit döneminde olmuştur. Bursa için de durum böyledir. Şehir içi ve şehirlerarası yollar sayesinde Bursa önemli bir karayolu kavşağı haline gelmiştir.

1877’de Posta Telgraf Teşkilatı kurulmuş, 30 Ağustos 1901’de ise gönderilerin yerine daha hızlı ulaşabilmesi için demiryolları (o zamanki adı Şark Şimendiferleri) şirketiyle özel bir anlaşma yapılmıştır. Telefon ise Avrupa’da kullanılmaya başlanıldıktan (1876) sadece 5 yıl sonra 1881’de İstanbul’a getirilmiş ve sınırlı da olsa istifadeye sunulmuştur. Telgraf hatlarının döşenmesine onun zamanında hız verilmiş, hatta bu hatların meteorolojik gözlemlerde kullanılması için talimat verilmiştir.

Halen faaliyette olan Şişli Etfal Hastanesi 1899’da, Okmeydanı’ndaki Darülaceze ise 25 Mart 1906 tarihli fermanla onun tarafından kurulmuştur. 20. yüzyılın başlarında Haliç ve Boğaziçi’ne birer köprü yaptırmayı düşünmüş, bu amaçla projeler hazırlatmıştır. Gerçekleşemeyen ama projesi çizdirilen, fizibilitesi çıkartılan ve ihalesi yapılarak inşasına başlanan projelerden birisi de Yemen Demiryolu idi. 1913 yılında yapımına başlanan bu proje, İtalyan kuvvetlerinin Yemen’deki Cibana Limanı’nı topa tutmasıyla durmuş ve sonrasında iptal edilmiştir.

Tüm bu gelişmeler tıpkı Abdülaziz örneğinde olduğu gibi Batılıların hoşuna gitmedi. İçerideki işbirlikçileri üzerinden Sultan Abdülhamit’e yönelik itibarsızlaştırma kampanyası başlatıldı. İttihat Terakki Cemiyeti’nin organize ettiği gösteriler, söylediği yalan ve attığı iftiralar en sonunda etkisini gösterdi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişimine büyük katkısı olan bu lidere despot ve diktatör yakıştırması yapıldı. Neticede 1909 yılında tahttan indirilip Selanik’e sürüldü. Ve sadece 6 yıl içerisinde Osmanlı toprakları İttihat Terakkiciler tarafından yabancılara peşkeş çekilip gitti.

İttihatçı kadrolar Osmanlıyı yıkmakla kalmadı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içerisinde de yer aldı. Tek partili dönemde CHP’nin hemen tüm kadrolarında mason cemiyetine üye İttihat Terakki kadroları yer aldı. Üzerine ölü toprağı serpilen Osmanlı bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti 1950 yılına kadar Ortadoğu, Balkan ve Afrika coğrafyası başta olmak üzere tüm dünyaya sırtını dönüp kendi içine kapandı ve maalesef bir arpa boyu yol gidemedi. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı 27 Mayıs 1960 Darbesi’ne kadar son derece önemli yatırımlara imza attı. Sultan II. Abdülhamit dönemindeki benzer şekilde altyapı, yol ve sanayi yatırımları birbiri peşi sıra yapılmaya başlayınca, Batılıların dikkati bu defa Adnan Menderes Hükümeti üzerine yoğunlaştı. Önce uluslararası medyada Adnan Menderes başta olmak üzere çeşitli bakanlar ve hükümetin icraatları aleyhine yayınlar yapılmaya başlandı. Bu durumu Abdülaziz ve II. Abdülhamit darbesinde olduğu gibi İttihat Terakki kalıntısı CHP’lilerin yalan ve iftiraları takip etti. Laik Cumhuriyet nidaları atan rejim aleyhtarı üniversite öğretim üyeleri ve öğrenciler ise İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birbiri peşi sıra eylemler yapmaya başladı. Ve sonuçta yine İttihat Terakki kökenli askerler tarafından 1960’da darbe yapılıp Adnan Menderes ve iki arkadaşı idam edildi.

Adnan Menderes’ten 23 yıl sonra iktidara gelen Anavatan Partisi Lideri Turgut Özal’ın sonu da çok farklı olmadı. Yine diktatör suçlamaları, yine yolsuzluk iddiaları, yine politik ahlaksızlıklar. Sonuçta Turgut Özal’da arkasında çeşitli soru işaretleri ve şüpheler bırakarak öldü gitti.

Türkiye’nin kayıp yılları olarak isimlendirilecek 1993-2002 yılları arası periyot; ekonomik, siyasi ve politik krizler, faili meçhul cinayetler, terör eylemleri, yüksek faiz, devalüasyon, dış ve iç borç krizi ve yolsuzluklar gibi hatırlanması bile istenilmeyen kara bir dönemdir. İşte bu kadar kaotik bir dönemde Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti 2002 yılında tek başına iktidara geldi ve bu ülkeyi kesintisiz bir şekilde 13 yıldan beri yönetiyor. AK Parti döneminde yapılanları gerek Osmanlı gerekse Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılanlarla mukayese etmek olası bile değil.

Türkiye’de artık; 65 yaş üstü tüm vatandaşlar toplu taşımalardan ücretsiz faydalanabiliyor, insanlar kredi kartı borcundan dolayı hapis yatmıyor, vergi borcu olanlar yurtdışına rahatlıkla çıkabiliyor, kadınlar doğum borçlanması yaparak erken emeklilik hakkı kazanabiliyor, annelere çocukları için eğitim parası veriliyor, okula giden çocuklara ücretsiz kitap dağıtılıyor, kişisel borçlarından dolayı emeklilerin maaşlarına haciz konulamıyor, öğrenciler okuduğu sürece “öğrenci kartı” imkânından faydalanabiliyor, insanlar acil bir rahatsızlık durumunda devlet ve özel sektör ayrımı olmaksızın istediği hastaneye ücretsiz gidebiliyor, yeni doğan çocukların tüm sağlık giderleri 18 yaşına kadar devlet tarafından karşılanıyor, gençlere yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerinde %30 indirim imkânı sunuluyor, 2009 öncesinde vatandaşlık hakkını kaybedenler otomatik olarak yeniden vatandaş olabiliyor, 28 Şubat sürecinde disiplin cezaları nedeniyle memuriyetten çıkarılanlar tekrar memuriyete dönebiliyor, insanlar çocuklarına istedikleri ismi koyabiliyor, Kürtçeyi rahatlıkla konuşabiliyor, kızlarımız üniversitelere, okullara ve tüm kamu kurumlarına başörtülü olarak girebiliyor ve çalışabiliyor, engelli çocuğu olan annelere erken emeklilik imkânı sağlanıyor ve engellilere maaş veriliyor, hastalarımız ilaçlarını istediği eczaneden ücretsiz alabiliyor, emekli maaşları istenildiği takdirde evde ödenebiliyor, yaşlı ve bakıma muhtaç kişilere evde temizlik, sağlık ve bakım hizmeti verilebiliyor, insanlara karakollarda işkence yapılmıyor, MERNIS ve e-devlet hizmeti sayesinde sabıka kaydından ikametgah belgesine kadar hemen her türlü evrak bilgisayardan temin edilebiliyor, her türlü vergi ödemesi internet üzerinden yapılabiliyor, yapılan barajlar sayesinde büyük şehirlerde artık su ve elektrik kesintileri yaşanmıyor, son 13 yılda inşa edilen otoban, köprü, tünel, demiryolu ve havaalanları ile insanlar istediği yere kısa sürede ulaşabiliyor, her sene onbinlerce insan trafik kazalarında ölmüyor veya sakat kalmıyor, yüzlerce ülkeye vizesiz seyahat edilebiliyor, görme engelli 5000 kişiye ücretsiz görme cihazı dağıtılabiliyor, öğrencilere lisans, yüksek lisans ve doktora aşamasında karşılıksız burslar veriliyor, eskiden koğuşlarda kalan öğrenciler şimdi otel konforundaki bir veya iki kişilik odalarda kalabiliyor.

Bu kadar mı? Hayır. Türkiye artık kendi uçağını, kendi helikopterini, kendi insansız hava aracını, kendi hızlı trenini, kendi tankını, kendi otobüs ve otomobilini rahatlıkla üretebiliyor, uzaya uydu gönderebiliyor, topunu tüfeğini yapabiliyor, 72 şehirde doğalgaz kullanabiliyor, içme suyu şebekesi bulunmayan köy bırakmıyor.

Ekonomik açıdan IMF’ye olan borçlarını sıfırlayabiliyor ve hatta borç verebiliyor, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden getirdiği 232 ton altın tutarındaki ganimet rakamına bir daha asla ulaşamayan Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti hazinesi 497 yıl sonra ilk defa 2013 yılında 580 tonluk altın stokuna ulaşabiliyor, faiz oranları onlarca yıl sonra ilk defa tek rakamlı hanelere düşebiliyor, İstanbul Boğazı’nın altına Marmaray ve Avrasya tünelleri yapılabiliyor, İstanbul’a dünyanın en büyük havalimanı inşa edilebiliyor, İstanbul Boğazı’na ve İzmit Körfezi’ne dünyanın en yüksek ve en geniş asma köprüleri yapılabiliyor.

İşte tüm bunları başardığı için, “Karafatma” benzetmesi yapılan kardeşlerimizin hak ettikleri saygıyı görmeleri için, Mavi Marmara olayında dimdik durduğu için, Mısır’daki darbeye “darbe”, Suriye’deki olaya “Esad katliamı” dediği için, “Yapamaz” diye bas bas bağıranlara rağmen TL’den altı sıfırı bir kalemde attığı için, hayal dahi edilemeyen “Sağlık Reformu”nu gerçekleştirdiği için, yıllardır bitirilemeyen Karadeniz Sahil Yolu’nu ve Bolu Tüneli’ni bitirdiği için, “Kıyamete kadar” ödenemeyeceği zannedilen IMF borçlarını sıfırladığı için, “IMF’den borç alınmazsa ülke batar” nutku atan TÜSİAD’a haddini bildirdiği için, “Kürt sorunu” konusunda çözüme yönelik adımlar atıp “Barış süreci”ni başlattığı için, İsrail’e One Minute dediği için, Kanal İstanbul’u, Üçüncü Havalimanı’nı, İkinci tüp geçidi, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü inşa ettiği için, yeni metrolar inşa ederek İstanbul’u yeraltından ve yer üstünden birbirine bağladığı için, hızlı treni yaptığı için AK PARTİ’nin iktidardan düşürülmesi gerekiyor.

Hatta bu da yetmez. CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’ın Sultan Abdülaziz gibi bilekleri kesilerek veya Adnan Menderes gibi idam edilerek veya Turgut Özal gibi zehirlenerek öldürülmesi gerekiyor.

Abdülaziz, Abdülhamit, Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan’a diktatör diyenler de aynı, hırsız diyenler de aynı. Jön Türklerin, İttihat Terakkicilerin ve Gezi beyinli hainlerin birbirinden ne farkı var?

“AK Parti kaybetsin de Türkiye’ye ne olursa olsun!” düşüncesi kime ne fayda sağlar?

En sonunda halkın dediği olacak. Türk halkı kimin ne iş yaptığını, kimin boş boş konuştuğunu çok iyi biliyor. Yapılanlar ve yapılacaklar ortada.

Bundan sonrası Türk halkının kararı…

Paylaş:

Bunada Bakın

DOLAR 5 LİRA OLDU OLMASINA DA TÜRKİYE’DE BU KADAR SÜZME O.Ç. HANGİ ARA TÜREDİ?

(Article 242 – 04.08.2018) ABD Başkanının bizzat talimatıyla Türk İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı aleyhine …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir