Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / SURİYE’DE TÜRKMEN DEVLETİ KURULACAK, HALEP 82. VİLAYETİMİZ OLACAK…

SURİYE’DE TÜRKMEN DEVLETİ KURULACAK, HALEP 82. VİLAYETİMİZ OLACAK…

(Article 089-02.08.2015)

2013 yılı Nevruz kutlamalarında Diyarbakır meydanında Abdullah Öcalan’ın mesajı okunduğunda Türkiye’de yeni bir dönem başlamış, insanların barışa duyduğu özlem meyvelerini hemen vermiş ve yüzler gülmeye başlamıştı. Ancak aradan geçen iki yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine o kadar çok olay gerçekleşti ki artık bıçak kemiğe dayandı ve Türk savaş uçakları hem Suriye hem de Kuzey Irak’taki PKK kamplarını yerle bir etti. Bu saldırılar hiç şüphesiz giderek daha da şiddetini artıracak. Merkez ve Paralel Medyanın desteğiyle demokrasi havarisi’ olarak lanse edilen HDP ve onun çapsız genel başkanı ise şimdilerde dut yemiş bülbül misali ağzını dahi açamıyor.

Kilis’te meşhur bir halk sözü vardır; “Eceli gelen köpek ya dört yolun çatına yatar ya da kasabın masadına sıçarmış”.

HDP, PKK, YPG, PYD ve diğer tüm üç harfli çapulcular sürüsünün tamamı Türkiye’yi Kürt toprağı, Türk halkını da azınlık gibi görüp eylem ve söylerinin şiddetini o kadar arttırdı ki en sonunda insanların sabır taşı çatladı.

Gezi olayları sırasında palazlanan, kendi akıllarınca bir halk hareketi ve halk ayaklanması yoluyla hükümeti yıkmaya çalışan Türkiye düşmanları kendi çabaları ile bunu beceremeyince, bu defa devreye Fethullah Gülen Terör Örgütü girip 17-25 Aralık 2013 Yargı darbesini tezgahladı. Onlarda başarılı olamayınca bu defa devreye üst akıl girdi ve Kobani bahanesiyle 6-7 Ekim 2014 olayları patlak verdi.

“6-7 Ekim Olayları” siyasal tarihimizin önemli dönüm noktalarından biridir. HDP’li Demirtaş’ın çağrısıyla 50 insanın öldürülmesi, daha da öte vahşice olması, eylemlerin “yak- yık- yıldır” şeklinde gerçekleşmesi bir dizi gelişmeye sebep oldu. Çözüm süreci ve PKK’lı Kürtlerle ilgili güçlü negatif algılar oluştu. Olaylar polis yetkilerinin artırılması örneğinde olduğu gibi devlet politikasında bir dizi değişikliğe neden oldu. Devlet aygıtı Kürt sorunuyla ilgili yeni bir reel-politik kurmaya başladı.

Kobani olaylarının organize bir hareket mi yoksa kendiliğinden gelişen bir olaylar silsilesi olduğu da tartışılan konulardan biriydi. Bazıları ise olayları yapanlara, acımasızca insan öldürenlere empati yapılmasını bile istedi. Ancak hiç şüphesiz olaylar KCK önderliğinde organize bir şekilde başlatıldı.

Yakılacak dükkânlar ve saldırılacak gruplar önceden belirlenmişti. Yaşananların organizasyon olduğuna işaret eden ilk olay: Bağlar’da bulunan Köy-Der adlı dernekte kurban eti dağıtmak üzere hazırlık yapanlara yönelik olarak gerçekleşti. Bu sırada 40 yaşındaki Turan Yavaş olay yerinde öldü. Hüseyin Ahmet Dakak, Hasan Gökgöz ve Riyat Güneş ise dernekten kaçarak yan caddede bir eve sığındı. Saldırgan grup, evin çevresini sararak üç kişiyi içeride linç ederek öldürdü. Bir kişi üçüncü kattan aşağı atılırken, bir diğerinin cesedi kısmen yakıldı, birinin ise boğazı kesilerek öldürüldü.

Kobani olaylarında olup bitenler Ruanda’da Tutsilerin Hutuları kesmesi gaddarlığı derecesinde gerçekleşti. Kendisini mağdur olarak tanımlayan, hak arama mücadelesi yaptıklarını söyleyen, bir milletin onuru için mücadele ettiklerini ifade edenler nasıl oldu da gaddar bir şekilde insanları kesip yaktı? Sosyal psikolojinin önemli isimlerinden Philip Zimbardo “insan doğası geçişkendir, iyiden kötüye kolaylıkla geçebilir” der. Dünün mazlumları, bugün kolaylıkla zalim olabilir. Gandi filminde şöyle bir sahne vardır: İngilizlerin emrindeki Hintli askerler, göstericileri döverek kovalar. Bir noktada göstericiler geri döner ve askerleri kovalar. Askerler bir karakola sığınır. Göstericiler karakolu ateşe verir ve onları diri diri yakarlar. İnsanları sokağa çıkmaya davet ederek olayları başlatan Demirtaş ise kendisini o günlerde şöyle savunuyordu: “Ben sokağa çıkın dedim, öldürün demedim.” Bu açıklama da en ufak bir vicdan sızlaması veya hata yapmış olabileceğine dair ufacık bir ima bile bulunmuyor. KCK örgütlülüğünde hassaslaşmış bir kitleyi sokağa davet etmenin, bu türden katliamlara yol açacağını öngörememek de oldukça vahim bir tutum değil mi?

Kitleleri protesto gösterisi, miting veya kampanya şeklinde içeriği ve talepleri belli olmayacak şekilde sokak gösterilerine çağırıyorsanız, bu durum onları “vurmaya, kırmaya, yakmaya ve öldürmeye” çağırıyorsunuz anlamına gelmez mi?

Ancak her şey ortada; insanları sokağa çağıranlar tüm bu ölümlerin olmasını arzuladılar. 7 Haziran seçimleri öncesinde yaşananlara ne demeli? İstanbul başta olmak üzere tüm büyük şehirlerde adeta birer örgüt akademisi haline gelen bazı mahallelerde hemen her gün yaşanan eylemler Türk insanını çileden çıkarmadı mı?

Başbakan Davutoğlu geçenlerde yaptığı basın toplantısında son 7 ay içerisinde PKK ve uzantılarınca düzenlenen terör eylemlerini başlıklar halinde sıraladı. Barış ve Kardeşlik Projesini kendisine kalkan edinen PKK ve HDP mensuplarının şehirlerimizi terörize ettiğini, bu da yetmezmiş gibi kendilerine muhalif kim varsa “İŞİDÇİ” yaftası yapıştırarak infaz etmeye başladığını, bırakın Diyarbakır’ı İstanbul’un göbeğinde Gaziosmanpaşa’da bile bir vatandaşımız sırf sakallı olduğu işin öldürüldüğünü anlattı.

Artık zemberek boşalmıştır. Kendilerine yüzyılın barış fırsatı sunulan Kürtler gelecek yüzyıla kadar bu şanslarını kaybetmiştir. HDP ve PKK uzantılı partilerin bu saatten sonra alacakları oy ne olursa olsun Türkler nezdinde artık hiçbir karşılığı yoktur. Kürtler, ne kadar ikiyüzlü ve ne kadar yalancı olduklarını ortaya koymuştur. Müflis tüccar misali kaybettikleri itibarı geri kazanmaları ise oldukça zaman alacaktır.

7 Haziran milletvekilli genel seçimlerinde televizyon kanallarında eline saz alıp türkü söyleyen Demirtaş ve avanesine oy veren Nişantaşılı, Uluslu, Leventli, Kadıköy ve Bakırköylü CHP’liler ve sözüm ona Ulusalcılar ise Şanlıurfa’da uyurken infaz edilen iki polis memurunun ahından hiç bir zaman kurtulamayacak. Türkiye yakın geçmişinde çok ihanet gördü ama son iki üç yıldan beri yaşadıklarını tarihinin hemen hiç bir döneminde görmedi.

Tayyip Erdoğan düşmanlığı, Kemalistleri, Ulusalcıları, Alevileri, PKK’lıları, HDP’lileri, BBP-SP ve hatta travestileri bile bir araya getirdi.

Barış süreci bitmiştir. Bundan sonra “zurnada peşrev aranmaz” misali ip inceldiği yerden kopacak. Kandil PKK’ya mezar olacak. Kobani, Cerablus, Afrın ve Telabyad’da PYD elde ettiği tüm kazanımları birer ikişer kaybedecek. Koalisyon güçlerinin uzattığı elma şekerine kanıp kendilerini bir matah zanneden PKK ve PYD, ABD dışişleri bakanlığının dün yaptığı açıklama neticesinde kendilerinin ne mal olduğunu herhalde anlamıştır.

Türkiye yumruğunu masaya vurup “yeter artık!” deyince ABD başta olmak üzere diğer batılı ülkeler güç karşısında eğilmek zorunda kaldı. Sadece onlar mı? HDP ve PKK’yı iyilik meleği ilan eden merkez ve paralel medyanın yanı sıra PKK’ya her alanda destek veren hainler de şimdilerde sus pus. Atalar ne güzel demiş; “ya devlet başa ya kuzgun leşe”.

Gün devletin gücünü gösterme ve devletin var olduğunu hissettirme günüdür.

Aksi durumda bu ülke Raunda benzeri soykırımların yaşandığı bir ülke konumuna gelir. Bilmeyenler için hatırlatayım.

1994 senesi gerek Türkiye gerekse dünya açısından uzun bir yıl olmuştur. Türkiye’de ekonomik kriz yaşanırken, güney doğuda çatışmalar bütün hızıyla devam etmiş, Balkanlarda Boşnak Müslümanlar Sırplar tarafından katledilmişti. Medeniyetler çatışması tezinin tartışıldığı bir dönemde Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin insan hayatını kaybetti. Dünya katliam haberlerini olaylar başladıktan ancak 15 gün sonra duydu ve eski Fransa devlet başkanı Mitterand’ın dediği gibi “Afrika’da olağan şeyler” yaşanıyordu. Bu katliam bütün kesimler tarafından görülmedi, üzerinde durulmadı ve katliamın arkasındaki gerçek suçlular hiç aranmadı. Soykırımı gerçekleştirenler görünürde Ruanda’da da yaşayan Hutulardı, oysaki Hutuların Tutsileri katletmesinin nedeni yüzyıllardır süren bir efendi-köle çatışmasıydı.

Dünyanın hiçbir bölgesinde Afrika kadar etnik çeşitliliğe rastlanmaz. Sudan, Nijerya, Kongo, Tanzanya ve Uganda’da 100’den fazla etnik topluluk yaşamaktadır. Bu toplulukların büyük bir bölümünde dil, din farklılıkları görülmektedir. Etnik farklılıklar Nijerya, Burundi, Ruanda ve Fildişi Sahili’nde olduğu gibi etnik yapıya dayalı bir siyaseti de beraberinde getirmiştir. Afrika’nın tarihsel dönemleri incelendiğinde 20. Yüzyılda yaşanan iç savaşlar kıtanın 5 bin yıllık tarihinde hiçbir dönemde yaşanmamıştır. Bu iç savaşın mimarları temelde sömürge döneminin Avrupalı devletleridir. Avrupalılar, Afrika topluluklarını bölerek, farklılaştırarak ve birbirlerine düşman ederek varlıklarını korumuşlardı. Sömürge sonrası Afrika ülkelerinin yeni sahipleri, sömürge döneminden kalan düşmanlıkları kullanarak diğer etnik toplulukları baskı altına almayı, sindirmeyi, ekonomi ve siyasetten uzak tutarak zenginlikleri paylaşmamayı tercih etmişlerdi. Örneğin Ruanda’da Hutular, Tutsilerden nüfus açısından fazla olmalarına rağmen Belçikalılar Ruanda’yı terk ederken yerlerini azınlık konumundaki Tutsileri bırakmışlardı. 1994 soykırımı öncesinde Tutsilerin nüfusu toplam nüfusun yalnızca yüzde 15’ni oluşturmaktaydı. Tutsiler, beyaz adamın Afrikalıya yaklaşımını miras alarak daha az eğitimli ve teni daha siyah olan Hutulara karşı bağımsızlık öncesinde şiddete dayalı bir politika izlemiş, Hutuları siyasi, askeri, bürokratik ve ekonomik hayattan silmek istemişlerdi.

Ruanda’yı sömürgeleştirmek için gelen Almanlar, Ruanda’nın toplum ve kültürel yapısından ziyade ekonomik kazanımlarıyla ilgilenmiş, daha sonradan gelen Belçikalılar ise Tutsiler arasında Hıristiyanlığı yayarak Belçikalıları temsil edecek bir elit sınıf oluşturmak istemişlerdi. Tutsi ve Hutu topluluklarını farklı etnik topluluklar şeklinde değerlendirerek, Hutu ve Tutsiler arasında geçişliliği önlemeye çalıştılar. Hatta ayrı kimlik kartları vererek Tutsi ve Hutular arasındaki ilişkiyi katı bir şekilde yeniden düzenlediler. Evlilik yapmalarına, aynı çevrede oturmalarına, aynı okullara gitmelerine bile izin vermediler. Belçikalılar Tutsilere efendi olmayı öğretirken Hutu topluluğuna da isyan etmeyi empoze ettiler.

Tutsi ve Hutular arasındaki ilk çatışma 1959 yılının Şubat ayında çıktı. Belçikalıların tayin ettiği Tutsi kralı, Hutu topluluğu üzerine yeni vergiler koymakla kalmıyor, şiddet ve baskı da uyguluyordu. Hutular, Tutsi azınlık yönetimine karşı şiddet kullanmaktan geri durmamış özellikle Ruanda kırsalında Tutsilere karşı bir katliama da girişmişlerdi. 1962’de Hutular ülkenin yüzde 14’ü oluşturan Tutsilerin azınlık yönetimine son vererek bağımsızlıklarını elde ettiler. Hutular, bağımsızlıklarını Hutulara karşı bir devrim olarak algılayarak, bütün Tutsileri yönetimden uzaklaşırdılar ve Hutu etnisitesinin üstünlüğüne dayalı bir yönetim biçimi kurdular. Tutsilerin bir bölümünü Burundi, Uganda ve Kongo’ya sürdüler. Ülkesine dönemeyen Tutsiler gittikleri ülkelerin yönetimlerinden aldıkları destekle Hutu yönetimine karşı saldırılarda bulundular, bu saldırılara karşı Hutu yönetimi sivilleri öldürerek karşılık verdi. Burundi’de de Tutsi yönetimi, azınlık Hutuları sınır dışı etmeye çalıştı ve siviller üzerindeki şiddet uygulamalarını artırdı. Yaklaşık 500 bin Hutu Ruanda’ya göç ederek, ekonominin çökmesine neden oldu.

1990’da başlayan ilk iç savaş 1992’ye kadar sürdü. BM’in araya girmesiyle savaş geçici olarak durdurulsa da, Burundi’de seçimle işbaşına gelen Hutu Devlet Başkanı Melchior Ndadaye’nin 1993’te öldürülmesi ve 200 bin Hutu’nun katledilmesi ve hemen bir sene sonra da Ruanda Devlet Başkanı Habyarimana’nın Ruanda Vatansever Cephesi milisleri tarafından uçağının düşürülerek öldürülmesi Ruanda katliamının başlamasına neden oldu.

Ruanda katliamı Nisan’da başlamış, Temmuz’a kadar yaklaşık 100 gün içerisinde 800 binden fazla Tutsi ve ılımlı Hutu öldürülmüştür. 13 Nisan’da gözü dönmüş Hutiler elerinde baltalarla Hutu ve Tutsi Müslümanların birlikte ibadet ettiği Başkent Kigali yakınlarındaki Nyamirambo’daki merkezi’ndeki Kadhafi Camii’ne saldırdılar. Camide bulunanları baltalarıyla parçalayan Hutu milisler, İslam kültür merkezine sığınmış yaklaşık 500 Müslüman’ı vahşice öldürdüler. Katliamı gerçekleştirenler Fransızların eğittiği askerler ve İnterehamve milisleriydi.

Ruanda soykırımı, çok iyi hesaplan bir toplum mühendisliği denemesinden başka bir şey değildi. Fransa soykırımın başından sonuna kadar destekleyerek, katkı vererek, kontrolünde bir operasyon gerçekleştirmişti. Fransa hükümeti hiçbir zaman soykırım yaptığını, -bağımsız kaynakların hazırladığı raporlarda- Fransa’nın katliama ortak olduğu belirtilmesine rağmen kabul etmedi.

Türkiye’de koalisyon ve erken seçim tartışmaları yaşanırken artan terör saldırıları karşısında başlatılan büyük operasyonla içeride ve dışarıda ‘oyunun değiştiği’ yeni bir döneme girildi. Türkiye 13 yıldır devam eden bir değişim yaşıyor. Dalgalar halinde gelen bu değişime karşı reaksiyoner bir cephe olduğu aşikâr. Darbe planları, darbe tehditleri, Cumhuriyet mitingleri, AK Parti’nin kapatılma davası, devrimci halk savaşı, serhıldan, Gezi kalkışması, paralel yapının 17-25 Aralık darbe teşebbüsü, tehdit, şantaj kasetleri vs. bu denemelerden bazıları… 7 Haziran öncesinde reaksiyoner cephe, HDP’yi koçbaşı olarak kullanarak bir yandan çözüm sürecini tehdit ederken diğer yandan da AK Parti aleyhine içeride ve dışarıda DAEŞ ile işbirliği yaptığı yönündeki kara propagandayla netice almayı denedi. Bu stratejiye göre AK Parti, Kürt meselesi ve Başkanlık tartışması üzerinden kurt kapanına alınacak ve içeride ve dışarıda tecrit edilecekti. 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin tek başına iktidar olamayacağı bir TBMM kompozisyonu ortaya çıkınca, bu stratejinin başarılı olduğu zannedildi. Bu zanla hareket eden Erdoğan’ı tecrit ve AK Parti’nin devrilmesi siyasetinin koçbaşı olan HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, CHP-MHP koalisyonunu destekleyecekleri açıklarken Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben “Korkma seni asmayacağız, yargılayacağız” diyen bir özgüven patlaması yaşıyordu. Hâlbuki daha 7 Haziran seçim akşamı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, MHP’nin bu proje veya Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle %60’lık blok içinde yer almayacaklarını açık bir şekilde ilan etmişti.

HDP ve PKK’nın bu projeye dahil olması, sadece Erdoğan karşıtlığı veya laiklik hayat tarzını tercih etmekten kaynaklanmıyordu. PKK, HDP’nin barajı aşmasının Kuzey Suriye’de ve Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yakaladığı avantajlarını konsolide edeceğini ve hatta daha ileri bir siyasi başarıya taşımak için avantajlı bir iklim yaratacağını hesaplıyordu. Ne de olsa arkalarında DAEŞ’e karşı savaşan PKK ve PYD’ye açık destek veren bir Amerika’da vardı. Kobani’de güç zehirlenmesiyle karşı karşıya kalan PKK ve HDP’nin fındık beyinli lider kadrosu, Batı kamuoyunun artık kendilerine sonsuz bir destek ve kredi açtığından o kadar eminlerdi ki kıçşlarının bokuna bakmadan hemen her fırsatta Türkiye’ye kafa tutmaya başladılar. Türkiye’nin koalisyon aradığı ve siyasi iradesinin zayıfladığı bir dönemde, PYD’nin Kuzey Suriye’de kantonları birleştirerek Irak benzeri bir Suriye Federe Kürdistan bölgesi ilanına ve Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde güvenlik kuvvetleri ve devlet kurumlarının şiddet hareketleriyle sindirilmesine ses çıkaramayacağını varsayıyorlardı. Bu şekilde Suriye’deki iç savaşın giderek Türkiye’ye taşındığı, devletin giderek inisiyatif kaybettiği, müzakere sürecinin bozulmasından ve Suriye iç savaşına bulaşmaktan korkarak bölgeden çekildiği bir senaryo denendi…

Bunu temin etmek için de 7 Haziran’dan itibaren yol kesme, adam kaçırma, iş makinası yakma, bombalama, suikast vs 281 eylemle bölgede PKK’nın tahakkümü pekiştirildi, ateşkesin sona erdiği ilan edildi. KCK Eşbaşkanı Bese Hozat yeni süreci devrimci halk savaşı ve serhıldan (ayaklanma) süreci olarak ilan etti. Cemil Bayık halkı silahlanmaya çağırdı. Bunların üzerine denk gelen DAEŞ’ın Suruç’ta 32 kişinin ölümüne yol açan bombalaması, PKK’ya yeniden Türkiye aleyhine propaganda, kalkışma ve Suriye’de harekete geçme imkânı verdi.

PKK’nın stratejik önceliği, Suriye’de PYD devletini ilan etmek ve buna karşı PKK’nın devrimci halk savaşı ve ayaklanma tehdidiyle doğuda; DHKP-C ile batıda şiddet, HDP kanalıyla da mitingler düzenleyerek Türkiye’yi stratejik felce mahkum etmekti. Bu felç, Türkiye’de siyasi anlaşmazlığı zirveye taşıyacak ve PKK bu iç çatışma ortamında istediklerini alabilecekti. İşte Türkiye bu noktada hareketsiz kalmanın gelecekte yaratacağı sıkıntıları düşünerek harekete geçti. PKK ve HDP, bütün tahriklerine rağmen Türkiye’nin böyle bir harekâta girişemeyeceği kanaatinde oldukları için hiç beklemedikleri bir reaksiyonla karşı karşıya kaldılar. Operasyonlar DAEŞ ve PKK ile iltisaklı gruplara karşı Türkiye, Suriye ve Irak’ta aynı anda başladı. Operasyonların amacı Türkiye’nin siyasi istikrarını ve demokratik hukuk devletini korumak, DAEŞ ve PKK ile iltisaklı grupların Türkiye’ye ilişkin tehditlerinin ortadan kalkmasıydı…

Türkiye bu operasyonu milli imkânları başlatmakla beraber, DAEŞ’a karşı oluşan koalisyon ve bilhassa ABD ile NATO başta olmak üzere müttefiklerle büyük bir koalisyon ve ittifak tesis etti. Türkiye’nin ABD ile DAEŞ’a karşı ittifakla Suriye denklemine girmesiyle birlikte ve Obama’nın ifadesiyle “oyun değişti”. “Değişen oyunun” sadece DAEŞ ve Suriye’nin geleceğiyle ilgili olmadığı, PKK ve PYD’nin kaderiyle de yakından ilişkili olduğu bugün artık çok açık. PKK Arap Baharı’nın sona ermesini dünyada siyasal İslamın tasfiyesi olarak okuyup, Türkiye’de de AK Parti’nin bu cümleden tasfiye olacağına inanıyordu. PKK bu şekilde Suriye’de DAEŞ’a karşı ABD hava kuvvetleri ve özel güçleri sayesinde laik oldukları için aldıkları destekle Rojava’da yaptıkları bir devrimin benzerini, laik bir ittifakla ve ABD başta olmak üzere Batının desteğiyle Türkiye’de yapabileceklerine inanıyorlardı. Bunun devamında da Erdoğan ve AK Parti hükümetiyle ittifak yapan Barzani’nin devrilmesi de sıradaydı. PKK böylece Ortadoğu’da laikliğin yegane temsilcisi olarak Batının ve ABD’nin vazgeçilmez müttefiki olacaktı. Bu şekilde Rojava devriminden PKK devletine geçişi ABD hava kuvvetlerinin şemsiyesi altında tamamlayacak ve Türkiye’nin muhalefetinin de önüne geçilmiş olacaktı. PKK ve HDP, Türkiye’yi kesinlikle yanlış okudu.

Bu yanlışlık, Türkiye’nin operasyonlarına ABD’nin açık desteğiyle ortaya çıktı. Bu hesabın Türkiye içindeki kısmının yanlışlığı, aslında 7 Haziran’da Devlet Bahçeli’nin açıklamalarıyla ayan olmuştu. Nitekim kısa zamanda CHP ve seçim öncesinde HDP’nin stratejik ortağı olan Aydın Doğan medyası da HDP’ye mesafe koymaya başladı. PKK ve HDP’ye yönelik operasyonların şiddeti arttıkça içerideki vatan hainlerinin birer ikişer HDP ve PKK saflarını terk ettiklerini göreceksiniz.

PKK’nın TSK, MİT, emniyet, jandarma, yargı ve mülki idare amirlerinin siyasi istikrarsızlık ortamında risk almayarak hareket edemeyeceği ve AK Parti karşıtı bir tavır içine girebilecekleri beklentisi de boşa çıktı. Devlet geleneğini, kurumları ve kadrolarını hafife alan bu yaklaşım büyük ölçüde paralel yapının yarattığı tahribata duyulan güvenden kaynaklanıyordu. Devlet büyük bir uyum içinde Erdoğan ve Davutoğlu etrafında kenetlenerek, siyasi iradenin emirlerini yerine getiren bir çizgide duracağını gösterdi. Bunun ötesinde muhalefet partileri de, bu kararı destekleyen bir pozisyonda durmayı tercih ettiler. Bu cephenin genişliği ve kararlılığının, HDP bileşenlerinde, tabanında ve paralel yapının tabanında da rahatsızlık yaratması kaçınılmazdır. Bu bakımdan PKK ve HDP cephesi barış bloğu adı altında bu cephenin kararlılığını bozacak çabaların içinde olacaktır. Amaç, PKK ve HDP’yi içine düştüğü çıkmaz ve anlaşmazlık durumunda Abdullah Öcalan’ın müdahalesiyle kurtulmak ve onun çağrısıyla yeniden çatışmasızlık ilan ettirmektir. PKK’nın ağır baskı karşısında ve Kuzey Suriye’deki kazanımlarını koruma karşılığında çatışmasızlık ve Türkiye’den çekilmeyi kabul etmesi mümkün olmakla beraber, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde kendisi aleyhine kullanılacak bir gerilla kuvvetinin oluşmasına izin vermesi kabul edilemez bir durum olacaktır. Bu bakımdan, PKK çözüm sürecini zehirleyen Rojava devrimi ve Suriye’de PYD adı altında bir PKK devleti kurma politikasından vazgeçmedikçe, müzakere sürecinin yeniden canlanması zor görünmektedir.

Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle tüm bağlantısının kopmasına neden olabilecek Kuzey Suriye Kürt oluşumuna göz yumabileceği hatasına düşen PKK, PKK ve HDP, bir ay önce sahip oldukları kredibiliteyi bir daha asla göremeyecekler. Suriye’de tüm güç dengeleri Türkiye’nin kontrolüne girmiştir.

İncirlik üssünün Amerikan savaş uçaklarının kullanımına açılması karşılığında Kilis’in hemen karşısında Azez’i de içine alan 60 kilometre derinliğinde 120 kilometre genişliğinde güvenli bölge oluşturulması ise Suriye Türkmenlerinin elini olabildiğince kuvvetlendirmiştir. Bayırbucak ve Lazkiye hattında zaten kuvvetli olan Türkmenlerin, Lazkiye ile Azez hattını birleştirmesi durumunda Halep’in ele geçirilmesi çocuk oyuncağıdır. Şu an için PYD’nin denetiminde olan Afrın, Cerablus, Kobani ve diğer yerlere gelince oralarda kısa sürede ÖSO ve Türkmen grupların eline geçecek, PYD ve Kürt gruplar ihanetlerinin bedelini ziyadesiyle ödeyecektir.

Kim ne derse desin Türkiye’nin PKK ve DAEŞ’e düzenlediği son operasyonlar Suriye denklemini baştan sona değiştirmiştir. Suriye Türkmenleri yakın gelecekte Türkmeneli Devleti’ni kuracaktır. Türkiye’nin yardım ve desteği ile Suriye’de tüm taşlar yerine oturmaya başlamıştır.

Türkiye ile Ortadoğu arasına üç beş bin çapulcudan müteşekkil bir Kürt devletinin kurulup Türkiye’nin geleceğini bloke edebileceğine ancak bizim saf aydınlarımız ve hainlerimiz inanabilirdi.

Ne demişler; “Keser döner sap döner, yanlış hesap Ankara’dan döner”.

82 çok yakın.

Tek yapmamız gereken Türk devletine güvenmek ve sabırla beklemek…

 

 

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir