Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / PAPAZ KIZI MERKEL’İN KARADENİZ’DE NE İŞİ VAR?

PAPAZ KIZI MERKEL’İN KARADENİZ’DE NE İŞİ VAR?

(Article 072-08.04.2015)

Cumartesi akşamı Sayın Ali Avcı ve eşi Dr. Sabahat Avcı ile bir düğünde beraberdik. Kendileriyle dostluğumuz yıllar öncesine dayanır. Ali Avcı önceleri Ceyhan Nakliyat, sonrasında ise Ceynak olarak isimlendirilen şirketler grubunun sahibi olup, lojistik ve depolama konusunda bence müthiş bir dehadır. Mersin’den Ambarlı’ya, Tekirdağ’dan Samsun’a kadar bu konuda çok stratejik yatırımları vardır. Bundan beş yıl kadar önce Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın açmış olduğu Samsun Limanı işletmesini kazandığında çoğu kimse bu yatırımın gereksiz bir yatırım olduğu hususunda atıp tutuyordu. O ise “Bekleyin ve görün” diyerek, yaptığı yatırımla hem ülkesinin hem de şirketinin kazançlı çıkacağı hususundaki iddia ve inancını hiçbir zaman kaybetmedi. Ukrayna ile Rusya arasında yaşanan ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakıyla sonuçlanan krizin, Karadeniz cephesindeki en önemli ekonomik kazananı sanırım Ali Avcı’dan başkası değildir. Kırım olayı siyasi ve ekonomik açıdan ambargolara maruz kalan Rusya’yı bir anda dünyadan izole edince, stratejik açıdan Türk-Rus ilişkileri tarihinde olmadığı kadar karşılıklı bağımlılık arz etmeye başladı. Artık Rusya’nın bir parçası olan Kırım’dan geri çekilmeyeceğine göre bu durum gelecek on yıllarda da böyle devam edip gidecek. Bazı Batılı analistler ve Türkiye’de örneği çok sayıda bulunan yazar ve gazeteci kırıntıları yaklaşık bir yıldan beri “Rusya’nın ekonomik ambargolara fazla dayanamayacağını, döviz rezervlerinin eridiğini, illaki geri adım atacağını” tahayyül etseler de işin aslı öyle değil. Ruslar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların Stalingrad saldırısına maruz kalmışlardı. Stalingrad Savaşı 23 Ağustos 1942’de başlamış ve çok değil sadece altı ay sonra 2 Şubat 1943’de sona ermişti. Bu kadar az zaman süresi içerisinde Almanlar; 850 bin ölü, 107 bin esir (ki bu esirlerden sadece 6 bini hayatta kalabilmiş ve ancak 1955 yılında evlerine dönebilmişti), 900 uçak, 1.500 tank ve 6000 top kaybetmişti. Rusların kaybı ise inanılmaz boyutlardaydı; 1.150.000 ölü, 2.769 savaş uçağı, 4.341 tank, 15.728 top.

1942-1943 yıllarında meydana gelen Stalingrad Savaşı, İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen çarpışmalar olmakla kalmadı, aynı zamanda 20. yüzyılın geri kalan kısmının politik ortamının belirlenmesinde de önemli rol oynadı. 1942 yazında Alman orduları, savaşta Amerika’nın müttefiki olan Sovyetler Birliği’ne karşı yoğun bir işgal hareketine başladı. Ancak olağanüstü lojistik desteğe sahip Alman orduları, Volga Irmağı kıyısındaki endüstri merkezi Stalingrad’a ulaşabilmek için 1600 kilometrelik bir yolu kat etmek zorunda kalırken, beklenmedik bir şey oldu ve tüm Rus ulusunun direnişiyle karşılaştı. Bu direnişe Rusya’nın dayanılmaz soğuğu da eklenince savaşın seyri değişti. Stalingrad’ı savunan Ruslar birkaç düşmanla birden savaşıyordu: Almanlar, soğuk hava ve Almanların yanında yer alan anti-komünistler.

Almanlar bu kenti ele geçireceklerinden oldukça emindi. Asıl hedefleri Kafkaslardaki petrol yataklarına açılan çok önemli bir noktayı ele geçirmekti. Ayrıca Stalin’in ismini taşıyan bu kenti ele geçirmek, Hitler için çok önemli bir propaganda malzemesi olacaktı. Almanların bu hedefini iyi analiz eden Stalin, her ne pahasına olursa olsun kentin düşmemesini istedi ve çoğu silahsız zayıf eğitimli Sovyet askerlerini savaş alanına sürdü. Rus gizli güçlerine, savaş alanından kaçmaya ya da geri çekilmeye niyetlenen askerleri öldürme yetkisi verildi. Bu arada Sovyet yetkilileri, kentte kalma ve askerlere sonuna kadar destek verme hususunda sivil halkı iknâ etti. Stalingrad çarpışmalarındaki ölü sayısı çok korkunç boyutlara ulaştı. Hem Hitler hem de Stalin en son asker kalıncaya kadar savaşın sürmesini istiyordu. Almanya, Romanya, İtalya ve Macaristan’dan toplanan 850 bin asker Alman ordusu saflarında çarpışırken hayatını kaybetti. Bunlara Sovyetler Birliği’ndeki komünist rejimi devirmek isteyen ve bu nedenle Almanların safında yer tutan sayısız anti-komünist Rus Birliğini de eklemek gerek.

Sovyetler Birliği’nin kaybı ise daha büyük boyutlardaydı. Yaklaşık 1.150.000 Sovyet askeri çarpışmalarda hayatını kaybetti. Ölen sivil halkın sayısı bile bilinmiyor. Kuşatmadan önce 500 bin olan Stalingrad nüfusu, savaş bitiğinde bin kişiye inmişti. Sovyetlerin sergilediği olağanüstü direniş, Hitler’in hesaplarını alt üst etti. Stalingrad kenti, Alman ordularının İkinci Dünya Savaşı’nda Doğu cephesinde ulaşabildiği en son nokta oldu. Bu yenilgi Alman tarihinin en büyük askeri felaketi olarak tarihe geçti. Sovyet halkının Almanları yenmesi, savaşta da büyük bir dönüm noktası oldu. Alman yayılmacılığı bu tarihten sonra durdurulurken, Sovyetler Birliği ve diğer müttefik halklar, Almanların yenilebileceğini görüp, büyük bir moral kazandılar.

Kırım yarımadası Kuzey Karadeniz’in adeta anahtarıdır. Kırım’a kim sahipse üstünlük onun elindedir. Ukrayna ile Rusya’nın arasının açılmasının temel nedeni, Ukrayna’nın yönünü Batı’ya çevirmesi ve hatta Avrupa Birliği üyeliği için göz kırpmasıdır. Bugün Ukrayna’nın parçalanmasına neden olan tek bir ülke ve tek bir lider varsa o da; Almanya ve Merkel’dir. Almanya, Karadeniz havzasında etkinliğini arttırmak ve Türkiye’nin önünü kesmek amacıyla dolaylı bir arayış içerisine girdi ve bu hayalini Ukrayna üzerinden gerçekleştirme cihetine gitti. Gezi Olaylarında Türkiye’yi bölmeye teşebbüs eden Almanya, bunu beceremeyince o sinirle Ukrayna’ya yöneldi ve bu defa işi şansa bırakmayıp Ukrayna’nın “çaylak” bile denilemeyecek “acemi” politikacılarının çoğunu Euro ile satın aldı. Bugün BND ajanları Türkiye’de olduğu gibi Ukrayna’nın da hemen her noktasında fink atıyor. Almanya’nın amacı öncelikle Ukrayna’yı Avrupa Birliği’ne almak, ardından NATO üyesi yapmaktı. Rusya’nın başında Gorbaçov veya Yeltsin gibi birileri olsaydı bu amaçlarını rahatlıkla uygulayabilirlerdi ancak kaderin cilvesi bu ya iktidarda Putin denilen yeni bir “çar” vardı. Ukrayna’ya ve Kırım’a sahip olan bir NATO ülkesinin varlığı ise Karadeniz genelinde NATO donanmasının dolaşması anlamına geliyordu ki bu durum en başta Rusya’nın, akabinde ise boğazları elinde tutan Türkiye’nin işine gelmiyordu. Böyle bir duruma Rusya göz yumamazdı. Avrupa Birliği ve NATO üyelikleri Rusya’nın Ukrayna üzerindeki görünmez etkisini ve gücünü yok edeceği için Rusya daha atik davrandı ve “Durun, size Doğu coğrafyasında işler nasıl yürürmüş bir göstereyim” değip harekete geçti ve Kırım’ı işgal edip Almanya’nın ve dolayısıyla NATO’nun önünü kesti.

Almanya’nın Ukrayna’yı ele geçirmek istemesinin esas nedeni aslında 1942 Stalingrad saldırısına konu arzu ve isteklerle birebir aynı. Almanya yakın gelecekte ciddi bir enerji darboğazına gireceğinin farkında. Şu an için Avrupa’nın ihtiyacını kısmen karşılayan Norveç petrollerinin en fazla 80 yıllık rezervinin kaldığını, İngiltere ve ABD gibi geleneksel aktörlerden dolayı Ortadoğu’da kendisine yer olmadığını çok iyi biliyor. Almanya’ya kala kala Kafkasya’daki enerji kaynakları kalıyordu ki, burayı ele geçirmenin yolu ise hiç şüphesiz Rusya’yı parçalamaktan geçiyordu. Ancak koskoca Rusya ile kapışmak yerine Ukrayna’yı AB üyeliği ile kafesleyip Kırım üzerinden Karadeniz’e açılmak ve Gürcistan’ı atlama taşı olarak kullanıp Kafkaslara ulaşmak papaz kızı Merkel’e daha cazip geldi. Bu arada son 13 yıldan beri gittikçe güçlenen Türkiye’nin yakın gelecekte Ortadoğu ve Kafkas coğrafyasında tekrardan söz sahibi olacağını da çok iyi analiz ediyorlar. 2013 Gezi Olaylarını, Paralel Yapı destekli 17/25 Aralık Darbe Girişimlerini ve son olarak İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın BND destekli DHKP-C saldırısıyla şehit edilmesini bu bağlamda iyi okumak gerekiyor. Almanya Kafkaslara uzanmak istiyor ve fakat bu isteğinin güçlü bir Türkiye tarafından engelleneceğini bildiği için kudurmuşçasına saldırıyor. PKK ve DHKP-C başta olmak üzere, Alevi STK’larına ve diğer tüm radikal gruplara aleni şekilde destek vermesinin nedeni bundan başka bir şey değil.

Rusya, Kırım olayında çok akıllı davrandı ve yıllar öncesinde bizim Hatay’da yapmış olduğumuz yöntemin bir benzerini uygulama cihetine gitti. Öncelikle çoğunluğu Ruslardan oluşan özerk Kırım’ın parlamentosunda bir oylama yaptırdı. Ukraynalılar ve Kırım Tatarları halkoylamasını boykot etti. Yalnızca Rus kökenli milletvekillerinin katıldığı oylama sonucunda Kırım parlamentosu %95 Evet oyuyla Ukrayna’dan ayrılıp Rusya’ya bağlandı. Rusya, kendisine sığınan Kırım’a kapılarını sonuna kadar açtı ve Kırım’ı ilhak ederek haritasını değiştirdi. Bu durumu şimdilik kabullenen ülkeler Afganistan, Suriye, Küba, Venezuela, Kuzey Kore ve Nikaragua. Ancak bu sayı yakın gelecekte giderek daha da artacak.

Kırım Rusya’ya bağlandığında Türkiye’nin askerî müdahalede bulunacağına kesin gözüyle bakan Ukraynalılar bile oldu. Biraz önce dedim ya, uluslararası politik arenada zekâ açısından “acemi” derecesinde olan Ukraynalı politikacıların yapması gereken asıl şey biraz tarih okumaları. Ukraynalılar Kırım’a sadece Karadeniz’in kenarındaki bir liman kenti olarak bakıyorlar. Halbuki Rusya’nın bakış açısı Deli Petro’dan beri hiç değişmedi. Rusya açısından Kırım, insan vücuda kan pompalayan kalbin bizzatihi kendisidir. Son 250 yıldan beri Rusya’nın Kırım’a sahip olmak için verdiği mücadeleyi bilmeden Ukrayna-Rusya savaşının ve hatta Rusya-Avrupa Birliği çatışmasının nedeni hiçbir şekilde anlaşılamaz.

Kırım yarımadası Müslümanlıkla XIII. asırda Kıpçak Tatarları sayesinde tanıştı. Cengiz Han’ın Cuci soyundan Hacı Giray 1441’de Kırım’a gelerek bir hanlık kurdu. O ölünce oğulları birbirine düştü. İstanbul’un desteklediği Mengli Giray, Kırım hanı oldu. Altınordu toprakları birer birer Rusların eline geçmeye başlayınca, Kırım için İstanbul’a bağlanmaktan başka çare kalmadı. Fatih Sultan Mehmet zamanındaki Kırım Hanı, Osmanlı Devleti’ni “koruyucu” olarak tanıdı. Hanlığın statüsü, 1 Haziran 1475 tarihli anlaşmayla belirlendi. Osmanlı saray teşrifatı, bürokrasi gelenekleri, ilmiye ve kazâ teşkilâtı benimsendi. Göçebe hayat tedricen terk edildi. XVII. asır ortalarında Koçi Bey’in Tatar Hanları hakkında padişaha verdiği mütâlaa dikkat çekicidir: “Han ölüp yeri boşalınca, mübarek katınıza hangisi önce yüz sürerse o han yapılır. Pek lüzum olmadıkça bunları değiştirmemek lâzımdır. Kırım, beter ve yaban memlekettir. Urus, Moskof ve Leh komşudur. Kâfir ağzıdır. Serhad beklerler. Başka ellerinden iş gelmez. Bazen zararları da görülür. Lütuf buyurmalıdır.” Hutbede padişahtan sonra Kırım hanının adı zikredilir ve adına sikke kesilirdi. Yönetim anlamında adeta küçük bir Topkapı gibiydi. Hanlığın Azak yarımadasına bakan stratejik kısmını oluşturan Kefe Sancağı doğrudan İstanbul’a bağlıydı ve bir nevi kontrol merkezi vazifesi görüyordu. Kırım’ın etrafı deniz olmasına rağmen ne donanması, ne de piyade ordusu vardı. Kırım Hanlığı, Osmanlı hâkimiyetiyle birlikte güçlü süvari ordusuyla Doğu Avrupa’nın en büyük devletlerinden biri olarak Ukrayna ve Kuzey Kafkasya’yı elinde tuttu. Hatta Polonya ve Rusya üzerinde de etki kurup onlardan vergi aldığı bile oldu. Zaman zaman Moskova’ya baskınlar yaptı.

Osmanlı-Kırım ilişkileri 1683 tarihindeki İkinci Viyana Kuşatması esnasında ağır bir yara aldı. Sadrazam divanında tahkir edilen Murad Giray, intikam maksadıyla askerlerini geri çekip mağlubiyete sebep olunca vazifeden alındı. Bununla beraber yerine geçen Selim Giray, Osmanlı ordusunun bozulmasından istifade edip İstanbul’a yürüyen koca bir Avusturya ordusunu Kosova’da yenerek büyük bir hizmette bulundu. Ancak Kırım ile İstanbul’un arasındaki ilişkiler bu olaydan sonra düzelmedi denilse yeridir.

Rusya’nın güçlenmesi…

Rus tahtına çıkan Çariçe II. Katerina (1762-1796) Osmanlı Devleti’ni yok ederek Boğazlar üzerinden Akdeniz’e açılmayı hedef olarak belirlemişti. Bunun ilk aşaması ise Karadeniz’e inmekten ve Kırım’ı ilhaktan geçiyordu. Rusya, 1768 senesinde Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açıp bazı başarılar elde etti. Rusya ile ticaretten büyük faydalar elde edeceklerini zanneden İngilizler, Rusların Türklere karşı kazanacakları zaferlerden menfaat elde edeceklerini düşündüler. 7 Temmuz 1770’de Çeşme körfezindeki Osmanlı donanmasını yakanlar aslında Ruslar değil onları kendi gemileriyle taşıyan İngilizlerdi. Osmanlı donanması yok olunca Rusların Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u işgal etmesinin önünde hiç bir engel kalmamıştı. Fakat Osmanlı Devleti boğazı hızla tahkim edince buna teşebbüs edemediler. Ancak Rusya, 1771’de Kırım ve Kefe’yi işgal etti. Savaş sonunda 12 Temmuz 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın 11. maddesi ile Rusya, Karadeniz’de kendi savaş ve ticaret gemilerini inşa etme ve ticaret gemilerinin boğazlardan serbestçe geçiş yapabilmesi hakkını elde ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, hiçbir zaman Rus ticaret gemilerinin boğazlardan geçişine müsaade etmedi.

1774’de imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım, dinî bakımdan İstanbul’daki halifeye bağlı kalan bağımsız bir yapıya dönüştü. 1777’de Rus yanlısı Şâhin Giray tahta geçti. Bu dönemde Ruslar bölgeye çok sayıda Slav göçmen yerleştirdi. 1783’te II. Katerina’nın emriyle Kırım işgal edildi. Artan Rus etkisine karşın halk ayaklandı ve Bahadır Giray tahta geçti. Şâhin Giray Ruslar’a sığındı; 1785’te Rus Ordusu’nu arkasına alarak Kırım’a geri geldiyse de Ruslar’dan istediğini bulamayıp İstanbul’a sığındı, ancak önceki hareketlerinin bedeli olarak Rodos’a sürülüp orada idam edildi. Osmanlı Devleti Kırım’a giren Rus Ordusu’na karşı yeni bir savaşa giriştiyse de başarılı olamadı ve 1792 Yaş Antlaşması ile Rusya’nın Kırım’ı ilhâkı resmen kabul edildi.

Şimdi gelelim 1854 Kırım Savaşı’na…

Rusya’nın hızlı şekilde Osmanlı Devleti’ne karşı başarılar elde etmesi, İngiltere’nin uyanmasına neden oldu. Bunun sebebi, Rusya’nın Akdeniz’e çıkarak İngiltere’nin Hindistan yolunu tehdit edecek olmasıydı. Bu gerçeği ilk gören kişi İngiltere Başbakanı William Pitt oldu. İngiltere Parlamentosu’nda 29 Mart 1791’de stratejik derinliği olan bir konuşma yaptı ve “Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni yutmak üzere olduğunu ve bu nedenle Osmanlının toprak bütünlüğünün korunması gerektiğini” anlattı. Onun bu konuşması, İngiltere’nin menfaatleri açısından Osmanlının toprak bütünlüğünün korunması gerektiğine yönelik ve yaklaşık 100 yıl sürecek geleneksel İngiliz siyasetinin temelini oluşturdu.

Osmanlı Devleti, boğazların kapalılığı konusunda kesinlikle taviz vermiyordu. 1796’da Avrupa devletlerinin sefaretlerine verilen bir takrirle; “Ellerinde izin kağıdı ve emr-i şerif olan müste’min tüccar gemileri dışındakilerin dost mu düşman mı oldukları uzaktan anlaşılamaz ise hangi devlete ve millete ait olursa olsun boğazlara girmeden önce mutlaka kontrollerinin yapılacağı ve ondan sonra İstanbul yönüne geçişlerine izin verileceği” ilan edildi.

Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgali üzerine Osmanlı Devleti, Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. Bunun üzerine Eylül 1798’de bir Rus filosu İstanbul’a gelerek demir attı. Bir süre sonra da Mısır’a gitmek üzere Osmanlı donanmasıyla birlikte boğazları geçerek Akdeniz’e açıldı. I. Napolyon’un yenilmesinden ve Mısır meselesinin çözümünden sonra 23 Aralık 1798’de yapılan savunma antlaşmasının 4. maddesine göre; Rus harp gemilerinin boğazlardan geçişine müsaade edilirken diğer devletlerin harp gemilerinin boğazlardan geçişi yasaklandı. Böylece tarihte ilk defa olarak Rus harp gemilerinin boğazlardan geçerek Akdeniz’e açılmaları resmen kabul edilmiş olduğu gibi boğazlar, Osmanlı Devleti ile Rusya’nın ortak taahhüdü altına girdi. Antlaşma 8 yıl süreliydi. 23 Eylül 1805 tarihinde anlaşmanın uzatılmasına yönelik olarak imzalanan “tedafü-î ittifak” belgesinin 7. maddesine göre Rus harp gemilerinin geçiş hakkı kabul edilirken, boğazlar diğer devletlere kapatıldı. Ayrıca boğazlara yönelecek bir saldırıya karşı her iki devlet müştereken karşı koyacaktı.

Bu sırada harekete geçen Fransa İmparatoru I. Napolyon Prusya’yı ortadan kaldırmış, 1805’de Rusya’ya savaş açmıştı. O sırada İngiltere ile savaş halinde olan Fransa, Osmanlı Devleti’ne yaklaşarak bir ittifak antlaşması yapmanın yollarını arıyordu. Osmanlı Devleti ise 1805’de yenilenmiş olan 1798 Antlaşması ile kendisini Rus vesayeti altında hissediyor ve bu durumdan kurtulmak istiyordu. I. Napolyon, Rusya’ya savaş ilan edilmesi durumunda Eflak ve Boğdan’ın tekrardan Osmanlı hakimiyetine gireceği ve Kırım’ın Rusya’dan alınıp kendisine iade edileceğini Osmanlıya taahhüt edince, Rus savaş gemilerinin boğazlardan geçişine izin verilmedi. Rusya, bu durumun antlaşmalara aykırı olduğunu ileri sürerek 16 Ekim 1806’da Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan etti.

Babıali, I. Napolyon ile ittifak antlaşması yapması için Vahit Efendi’yi Varşova’ya gönderdi. 2 Mart 1807’de müzakerelere başlayan Vahit Efendi olumlu bir netice alamadı. Çünkü Fransa, Osmanlı’nın bu defada İngiltere’ye savaş ilan etmesini istiyordu.. Savaş sonunda Fransa ile Rusya arasında 7 Temmuz 1807’de imzalanan Tilsit Antlaşması, Osmanlının oyuna geldiğinin en büyük göstergesiydi.

Rusya’nın 1798 ve 1805 antlaşmaları ile boğazlar üzerinde elde ettiği avantajlı konum İngiltere’yi rahatsız etti. Rusya’yı Karadeniz’e hapsetmek gerekiyordu. Aksi durumda Hindistan Yolu tehlikeye girebilirdi. Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında 5 Ocak 1809’da bir ittifak antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre boğazların barış zamanında tüm devletlerin savaş gemilerine kapalı olması ilkesi benimsendi. Bu tarihten sonra “boğazlar meselesi” uluslararası bir nitelik kazandı. Rusya ile Osmanlı Devleti arasında Fransızlar dolayısıyla patlak veren savaş sonucunda 16 Mayıs 1812 tarihinde Bükreş Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın 4. maddesine göre Rusya, Kafkas sahilinde 30-40 km uzunluğundaki denizi Osmanlı ile birlikte müştereken kullanacaktı. Ayrıca, tüm Tuna Nehri boyunca ticari ve Prut Nehri ağzına kadar olan kısımda ise askeri savaş gemilerini bulundurabilecekti.

Mora İsyanı

Boğazlardan serbestçe geçebilmeyi kafasına koyan Rusya bu aşamadan sonra hemen her fırsattan yararlanmaya başladı. 1822’de Rusların teşvikiyle Osmanlı’ya karşı Mora isyanı patlak verdi. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı (Haziran 1826) ve devletin oldukça zayıf olduğu bir esnada Rusya, ticaret gemilerinin boğazlardan serbestçe geçebilmesi ve Rus limanlarına gelecek yabancı gemilere de bu hakkın verilmesini Osmanlı’ya teklif etti. Sultan II. Mahmut kabul etmek zorunda kaldı. 7 Ekim 1826 tarihinde imzalanan Akkerman Muahedesi ile Rusya’ya bir takım imtiyazlar verildi. 14 Eylül 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması ile de Rusya, boğazlardan ticaret gemilerinin serbestçe geçişi ilkesini bir kez daha teyit ettirdi. Fakat Rusya, tüm ısrarlarına rağmen anlaşmaya savaş gemilerinin boğazlardan serbestçe geçişine yönelik bir madde koyduramıyordu.

Ancak Rus savaş gemilerinin boğazlardan serbestçe geçişi hakkını elde edebilmesi uzun sürmedi. 1832’de Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın çıkardığı isyanı bastırmak için İngiltere ve Fransa’dan aradığı desteği bulamayan Sultan II. Mahmut, Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. Çar I. Nikola’nın gönderdiği donanma Şubat 1833’de İstanbul Sultançayırı’na ayak bastı. Rus birliklerinin İstanbul’a gelmesi üzerine Mısır Valisi üzerindeki baskılarını artıran İngiltere ve Fransa, isyanı sona erdiren anlaşmayı 14 Mayıs 1833’de Kütahya’da Kavalalı’ya imzalattılar. İngiltere ve Fransa, Mısır isyanı son bulunca Rus birliklerinin boğazlardan çekilmesini istediler. Osmanlı, yardımlarının karşılığı olarak Rusya ile 8 Temmuz 1833 tarihli Hünkar İskelesi Antlaşması’nı imzaladı. Süresi 8 yıl olan antlaşmanın gizli maddesine göre boğazlar herhangi bir savaş durumunda diğer devletlere kapalı ancak Rusya’ya açık olacaktı. Rusya tekrar boğazlar üzerinde hak sahibi olmuştu. Gizli maddenin açığa çıkması üzerine İngiltere ve Fransa buna sert tepki göstererek anlaşmanın süresi bitiminde yenilenmemesi için Osmanlıya baskı yapmaya başladılar.

Ancak İngiltere bu defa farklı bir taktik izleyecekti. Bir taşla birkaç tane kuş vurulması planlanıyordu. Baltalimanı Ticaret Antlaşması imzalanıncaya kadar Osmanlı’nın kendine has bir iktisat politikası vardı. Osmanlı devletinin Rusya başta olmak üzere Mısır’da yaşadığı siyasi sorunlar, Baltalimanı Ticaret Antlaşması’nın imzalanmasına ve devletin asırlara dayanan iktisat politikasının çökmesine yol açacaktı.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 17. yüzyılın sonlarına kadar geçen yaklaşık 400 yıllık süre Osmanlının genişleme dönemidir. Osmanlı ekonomisinin temelini ise “iİnsanı yaşat ki devlet yaşasın” prensibinin ekonomik karşılığı olan “provizyonizm” ilkesi oluşturuyordu. Provizyonizm ilkesinde tüccarın (üretici) değil, halkın (tüketicinin) refah ve huzuru ön plandaydı. Bu sistemde bolca üretilen mal ve hizmetler insanlara ucuz fiyatla sunulmaktaydı. Provizyonizm uygulamasında, ülkedeki mal arzını yüksek tutmak amacıyla ihracat engellenirken, ithalât serbest bırakılıyordu. İç talep karşılanmadıkça malların ülke dışına çıkışı engelleniyor, buna karşılık iç piyasadaki mal arzını arttırtmak amacıyla ithalat teşvik ediliyordu. Osmanlı Devleti bütün mallar için hammadde veya mamül mal ayrımı yapmaksızın, genel ve yaygın şekilde provizyonizm uygulamasını 16. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar üç asırdan fazla bir süre kesintisiz olarak uygulamıştır. Çağdaşları arasında provizyonizmi böylesine yaygın, genel ve değişmez şekilde uygulayan ikinci bir ülke mevcut değildir. Ayrıca Osmanlı uygulamasında provizyonizm, yalnızca dış ticarette değil, aynı zamanda iç ticarette de geçerli olduğu için iktisadî hayatı derinden etkileyen önemli bir faktördü. Osmanlı Devleti, kendi vatandaşının hiçbir şekilde açlık ve kıtlık çekmesini arzu etmiyordu. Çünkü daha devletin ilk kuruluş aşamasında “insan” faktörü ön planda tutulmuş ve “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi vazgeçilmez bir teamül haline gelmişti. Osmanlı, ülke içinde yaşanacak mal sıkıntısının kıtlığa, kıtlığın fiyat yükselişine, fiyat artışlarının ise “galâ-yı es’ar” denilen enflasyona yol açacağını çok iyi biliyordu. Enflasyon ise halkın refah seviyesinin düşmesine ve alım gücünün gerilemesine neden olan, halkı galeyana sevk edecek bir durum olduğundan Osmanlı’nın hiç arzu etmediği bir durumdu.

Provizyonist ekonomi politikasına göre toplumun refahı her şeyin üstünde geliyor ve ülkede üretilen her türlü mal ve ürün, tüm ülke halkının talep ve ihtiyaçları karşılanıncaya kadar ihracata (dış ticarete) konu edilemiyordu. Basit bir örneklemeyle Osmanlı ülkesinde bu yıl 10 milyon ton buğday üretilmiş ve Osmanlı vatandaşlarının toplam buğday talebi 9 milyon ton ise, yabancıların önereceği fiyat ve talep ettikleri mal miktarı ne olursa olsun ancak ve ancak 1 milyon ton buğday ihracatı söz konusu olabilirdi (tabii devlet izin verirse). Çünkü aksi durum, ülke içinde buğday kıtlığına ve mal fiyatlarının yükselmesine sebep olabilirdi.

Provizyonist ekonomi politikası Osmanlı’da yaklaşık 450 yıl boyunca enflasyonun çok düşük düzeyde gerçekleşmesine, fiyatlar genel seviyesinin fazla yükselmemesine ve halkın refah seviyesinin stabil kalmasına imkân sağlamıştır. Bu durum 1838 yılında Baltalimanı Ticaret Antlaşması imzalanıncaya kadar devam etmiştir. İşte bu nedenledir ki Osmanlı ekonomi tarihinde fiyatlar genel seviyesi dört buçuk asır boyunca toplamda yüzde 300 oranında arttığı halde, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde yüzde 100 milyon oranında artış kaydetmiştir.

Osmanlı hazinesinin gelir kaybı “provizyonist” uygulamalardan “anti-provizyonist” uygulamalara geçişle birlikte hızlanmış, ülke içinde üretilen hammaddelerin çok ucuza dışarıya ihraç edilmesine ve henüz gelişme aşamasında olan yerli sanayinin tamamen çökmesine, iç ve dış ticaretin yabancıların eline geçmesine neden olmuştur.

Osmanlı mülkünün Batılılarca paylaşılabilmesi için öncelikle ekonomik açıdan zayıflatılması gerekiyordu. Osmanlı ekonomisi Baltalimanı Ticaret Antlaşması imzalanıncaya kadar provizyonist uygulamalardan dolayı dış etkilere kapalı durumdaydı. Ülkede üretilen malların tamamı öncelikle Osmanlı halkının ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılıyordu. Saat gibi işleyen bir sistem vardı. Çiftçi üretip malını paraya çeviriyor, loncalar bu malları işleyip halka satıyor, devlet de vergisini alıyordu. Osmanlı’nın zayıflatılması ve dış etkenlere açık hale getirilmesi için, asırlara dayalı bu ekonomi politikasının ortadan kaldırılması gerekiyordu. Osmanlı ekonomisi Batı ekonomileri ile bir şekilde ilişkilendirilir ve bir bağ kurulabilirse her şey kökten değişirdi. Halbuki Osmanlı devlet ekonomisinin belkemiğini oluşturan “provizyonizm” uygulaması buna imkân tanımıyordu.

İşte bu amaçlarla 1789 Fransız İhtilali’nden hemen sonra zaten ısınmaya başlayan Balkan toprakları Batılılarca birinci hedef olarak belirlendi. Osmanlı Devleti milliyetçilik akımlarından dolayı 19. yüzyılın başlarından itibaren sıkıntılı bir döneme girdi. 1804’de Sırp İsyanı, 1806-1812 yılları arasında Osmanlı-Rus Savaşı yaşandı ve bu savaş sonucunda 28 Eylül 1812’de Bükreş Antlaşması imzalandı. Kısa bir durgunluk döneminden sonra 1821-1829 yılları arasında Yunan İsyanı yaşandı. 1828-29 yılları arasında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması ise Osmanlı’nın Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra imzaladığı en ağır anlaşmalardan biri oldu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı ve Mısır Sorunu ise Osmanlı’nın çözülüş sürecini başlatan en önemli olaylardan biridir.

Osmanlı Devleti ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasında 8 Nisan 1833’de Kütahya Antlaşması imzalandı. Mehmet Ali Paşa’yı Osmanlıya karşı ayaklandıran ve sonrasında onu yüz üstü bırakıp Osmanlı ile anlaşmaya zorlayan da İngiltere’nin bizzat kendisiydi. İşte bu kargaşa ortamında İngiltere ve Fransa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın geri çekilmesinde oynadıkları aktif rolü gerekçe göstererek Osmanlıyı ekonomik açıdan zayıflatacak bazı adımlar atmaya karar verdiler. İlk aşamada “Provizyonizm ilkesinin halledilmesi gerekiyordu. Eğer Osmanlı 450 yıldan beri uyguladığı bu ekonomi politikasından vazgeçip, Batı ekonomileriyle bir şekilde entegre edilirse her şey istedikleri gibi olacaktı. Ekonomide dışa bağımlılık artacak, Osmanlı ekonomisi kırılgan bir nitelik kazanacaktı. 1798 ile 1833 yılları arasında İngiltere, Fransa ve Rusya’nın direkt ve dolaylı şekilde müdahil olduğu saldırı ve kışkırtmalar, Osmanlıyı sonunda imza atma noktasına getirdi. Osmanlıyı Batı ülkeleriyle ekonomik alanda entegre edecek şey Baltalimanı Ticaret Antlaşması’nın bizzat kendisiydi.

Baltalimanı Ticaret Antlaşması, Osmanlı’nın “yedd-i vahit sistemine yani “tekel” uygulamasına son vermiş, Osmanlı ürünlerinin ihracatı üzerindeki kısıtlamaları kaldırmıştır. Provizyonist iktisat politikasına son verilmesi Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarda hammaddeye dayalı ihracatını arttırıp, ülkeye kıymetli maden girişini arttırmışsa da ülke içinde hammadde sıkıntısı yaşanmasına, loncaların işleyecek ürün bulamamasına, hammadde fiyatlarının giderek yükselmesine, fiyatlar genel seviyesinin artmasına, halkın alım gücünün ve refah seviyesinin azalmasına, lonca sisteminin giderek zayıflamasına, geleneklere dayalı Osmanlı üretim yapısının çökmesine neden olmuş ve Osmanlı ekonomisi asırlar sonra ilk defa bütçe açıkları ile tanışmıştır. 1838’de ekonomisini dışa açan Osmanlı ekonomisi aradan sadece 16 yıl geçtikten sonra bütçe açıkları ile tanışmış ve 1854 yılında patlak veren Kırım Savaşı’nı finanse etmek amacıyla tarihinde ilk kez yabancı bir devletten borç almak zorunda kalmıştır.

Avrupa devletleri 13 Temmuz 1841’de Londra Boğazlar Sözleşmesi’ni imzaladılar. 1833 Hünkar İskelesi Antlaşması’na son veren bu antlaşma ile boğazlar eskiden olduğu gibi ticaret gemilerine açık, savaş gemilerine kapalı olacaktı. Osmanlı Devleti, bir savaş esnasında istediği devletin harp gemilerinin boğazlardan geçişine izin verebilecekti. Boğazlar, büyük devletlerin garantisi altına girerken Rusya’nın boğazlar politikası bir kez daha sekteye uğruyordu.

1854 Kırım Savaşı 

1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi’nden sonra bu mesele yaklaşık 10 yıl tekrar gündeme gelmedi. Fransa ile Rusya arasında eskiden beri süre gelen Kudüs’teki Kutsal Yerler’in bakım ve onarımına dair hak ve imtiyaz elde etme mücadelesi 1850 tarihinde yeniden alevlendi. Bu arada Ruslar, 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi’nin hükümlerini ortadan kaldırarak boğazların statüsünü kendi lehlerine tekrar düzenlemek istiyorlardı. Osmanlı Devleti 26 Mayıs 1853’de, 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi’nde imzası olan Avusturya, İngiltere, Fransa ve Prusya sefaretlerine, Ruslara karşı kendini korumak amacıyla Tuna kıyıları, Anadolu sahilleri ve boğazlarda askeri tedbirler almaya başladığını ve bu konuda kendisine hak vereceklerini ümit ettiğine dair bir nota verdi. İngiliz ve Fransız donanmaları 25 Haziran 1853 tarihinde Beşike körfezine demir atarak beklemeye başladılar.

Rusya, 11 Haziran 1853 tarihli nota ile Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açmaya niyeti olduğunu resmen duyurmuştu. Rus ordusu General Prens Gorçakof’un komutasında 22 Haziran 1853’de Eflak ve Boğdan’a (Memleketeyn) asker sokmaya başladı ve 2 Temmuz tarihinde Prut Nehri’ni geçerek 35.000 askerle buraları işgal etti. Rusya, Memleketeyn’i işgal gerekçesi olarak da İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale açıklarındaki Beşike Körfezi’ne girmiş olmalarını gösterdi.

Osmanlı Devleti, 8 Ekim 1853’de resmen İngiltere ve Fransa’ya müracaat edip, donanmalarını İstanbul’a getirmelerini istedi. İngiliz ve Fransız donanmaları Kasım ayının ilk günlerinde Büyükdere Limanı’na demir attı. Rusya, 1841 antlaşmasına aykırı olduğunu ileri sürdüğü bu durumu protesto ettiyse de bu antlaşma sadece sulh zamanlarını kapsadığı için dikkate alınmadı. Donanmaların tamamı 15 Kasım 1853’de İstanbul’da toplandı. Rus filosu, 30 Kasım 1853 tarihinde Karadeniz’de devriye görevini ifa eden ve fırtına nedeniyle Sinop Limanı’na sığınmış olan Osman Paşa idaresindeki 12 gemiden oluşan bir Osmanlı filosuna saldırarak yok etti. Sinop baskını donanmalarının Karadeniz’e çıkarılması hususunda tereddütlü davranan İngiltere ve Fransa’nın harekete geçmesini sağladı. Çünkü artık, boğazlar ve İstanbul gerçekten Rus tehdidi altına girmişti. İngiltere için bunun anlamı Hindistan ve Doğu Akdeniz ticaret yolunun tehlikeye düşmesi demekti. Ayrıca, Rusya’nın Karadeniz’e tamamen hakim olmasının önünde hiçbir engel kalmamıştı. İngiliz ve Fransız gemileri 4 Ocak 1854 tarihinde boğazları geçerek Karadeniz’e açıldı ve 6 Ocak’ta Sinop limanına demir attı. İngiliz ve Fransız donanmalarının Karadeniz’e açılmaları üzerine 29 Ocak 1854’de Fransa İmparatoru Louis Napolyon, Ruslara, Memleketeyn’in tahliyesi, Rus-Osmanlı barış görüşmelerinin başlaması, donanmaların Karadeniz’den çekilmesi ve Osmanlı toprak bütünlüğünün garanti edilmesi gibi şartları içeren bir teklif yaptı. Ancak Çar, 8 Şubat 1854 tarihli cevabında bu şartları kabul etmediğini bildirdi. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa hükümetleri 27 Şubat 1854 tarihinde Rusya’ya verdikleri bir nota vererek 30 Nisan’a kadar Memleketeyn’i tahliye etmesini aksi takdirde savaş ilan edeceklerini bildirdiler. Ancak Çar, 19 Mart tarihinde bu notaya cevap bile vermekten imtina ettiğini bildirdi.

Fransa İmparatoru Louis Napolyon, “Rusya’nın topraklarını genişletmek amacıyla bir başka devletin topraklarını işgal etmesinin kabul edilemeyeceğini, kendilerinin böyle davrananlara karşı daima mücadele edeceklerini ve bu konuda İngiltere ile tam bir ittifak içinde olduklarını” belirtti. Ayrıca, Avrupalıların yaklaşık 40 yıldır devletlerini tanzim etmekle meşgul olduklarını ve bu esnada Rusya’nın Baltık Denizi’ne ve Karadeniz’e hakim olarak kendi çıkarlarını tehlikeye düşürdüğünü, bunun son aşaması olarak da Memleketeyn’i işgal ettiğini, en son hedefinin ise İstanbul’u ele geçirmek olduğunu hatırlatıp Fransa ve İngiltere devletlerinin amaçlarının ise Osmanlı Devleti’nin hukukunu korumak olduğunu söyleyerek ittifak yönünde önemli bir adım attı.

Sonuçta üç devlet arasında 12 Mart 1854 tarihinde bir ittifak antlaşması imzalandı. Fransa ve İngiltere, Karadeniz’de bulunan donanmalarına ilave olarak kara ordusu göndermeyi kabul etti. Müttefik devletler ayrı ayrı olarak Rusya ile bir sulh antlaşması yapmayacaklardı. Barış antlaşmasının imzasına kadar her iki devlet var güçleri ile Osmanlı Devleti’nin yanında yer alacaklardı. Bunun üzerine 27 Mart 1854’te Fransa, 28 Mart 1854 tarihinde ise İngiltere Rusya’ya resmen savaş ilan etti.

Kırım Savaşı’nın Sonu ve 1856 Paris Antlaşması’nda Karadeniz ve Boğazların Statüsü

İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti 4 Haziran 1855’den itibaren Sivastopol kuşatmasına hız verdi. Rusya, Eylül 1855’de Sivastopol şehrini terk etmek zorunda kaldı. Bu gelişme üzerine Avusturya Dışişleri Bakanı Kont Buol 14 Kasım 1855 tarihinde Çar’a sunulmak üzere bir barış taslağı hazırladı. Taslak; “Karadeniz’in tarafsız hale getirilmesini, donanmaların sınırlandırılmasını ve boğazların kapalı hale getirilmesi” esaslarını içeriyordu. Rusya, 16 Ocak 1856 tarihinde verdiği cevapta prensipte ileri sürülen maddeleri kabul ettiğini ve barış müzakerelerine başlanabileceğini bildirdi. Bunun üzerine İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya ve Osmanlı Devleti arasında 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşması imzalandı. 1856 Paris Antlaşması’nın en önemli maddesi Karadeniz’de hiçbir devletin donanmasının olmaması ilkesinin benimsenmiş olmasıdır. Yani, 13 Temmuz 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi ile kabul edilen statükoya geri dönülmüş, boğazlar barış zamanında tüm devletlerin harp gemilerine kapalı hale getirilmiştir. Hem Rusya hem de Osmanlı Devleti Karadeniz kıyılarında tersane inşa etmeyeceklerdi.

Sonuç olarak Kırım Savaşı’nın sonunda yapılan bu antlaşmalarla Karadeniz ve boğazlar eskiden olduğu gibi tüm devletlere kapalı hale getirilmiştir. Rusya, sıcak denizlere inme politikasını bir süre daha ertelemek zorunda kalırken, Karadeniz’de harp gemisi bulunduramadığı ve tersane inşa edemediği için tamamen savunmasız duruma düşüyordu. İngiltere, Rusya gibi güçlü bir rakibini Karadeniz’e hapsederek kendisi için son derece önemli olan Hindistan ticaret yolunun güvenliğini temin ederken, Fransa ise Doğu Akdeniz’deki ticari çıkarlarını güvence altına almış oluyordu.

Şimdi sadece 100 yıl içerisinde Rusların boğazlar üzerinden sıcak denizlere inmek, İngilizlerin Akdeniz ve Hindistan Yolunu başka devletlere kaptırmamak, Fransızların ise İngiltere’nin Mısır ve Akdeniz’deki üstünlüğünü zayıflatmak ve eskiden kendisine ait olup İngiltere tarafından elinden alınan doğu sömürgelerinin intikamını almak için Osmanlı üzerinden İngiltere’ye karşı sergilediği oyunlara bakar mısınız? Her ülkenin kendine göre bir hesabı var ve bu hesap asırlar geçse de unutulmuyor, kapanmıyor.

Ukrayna ve Kırım meselesi Rusya’nın asırlar boyu Osmanlı ile savaşmasına neden olan son derece stratejik bir konudur. Çar Petro’nun tüm Ruslara vasiyetidir. Hiç kimse Rusya’yı bu ülküsünden vazgeçiremez. Afganistan’da, Irak’da, Suriye’de, Yemen’de, Libya, Mısır ve Tunus’da ölen Müslümanlar nasıl ki hiç kimsenin umurunda değilse, Ukrayna’da ölen insanlar da hiç kimsenin umurunda değildir. Kim ne derse desin Karadeniz hali hazır da bir Türk ve Rus gölüdür. Bu denizi batılıların cirit atacağı bir NATO havuzuna dönüştürmeyi arzu edenlerin hayali, Yeni Rus Çarı’nın cebinde taşıdığı “nükleer başlıklı” füzelerin butonuna takılı kalmıştır. Rusya’nın elinde uzun menzilli kıtalararası balistik füzeler olmasaydı ve Türkiye’nin başında da Erdoğan gibi “kontrol dışı bir lider” olmasaydı şimdi tıpkı 1854’deki gibi Rusya ile savaşa girmiş olacaktık. Bu defa oyun tutmadı. Türkiye, uluslararası koalisyona katılmama ve koalisyonun ekonomik ambargolarına uymama konusunda kararlı bir duruş sergileyince Batılılar Rusya’ya karşı hiçbir şey yapamadı.

Rusya ve Türkiye’nin 21.yüzyıldaki kaderi ortaktır. Putin ve Erdoğan bu ortak kaderin baş mimarlarıdır. Ukrayna’yı AB ve NATO üyesi yapmak suretiyle Rusya’yı gelecekte adım adım parçalamayı hedefleyen Batılılar, Putin’i canından bezdirmiş ve Türkiye’ye yakınlaştırmıştır. Hem de tarihinde hiç olmadığı kadar. Haritayı iyi okumak gerekiyor. Rusya’nın Kırım’ı kendi sınırlarına katması Rusya ile Türkiye’nin arasındaki mesafeyi 340 kilometreye indirmiştir. Antalya ve Mersin’in narenciyesi, sebze ve meyvesi artık 24 saatte Rusya’ya ulaşacaktır. Bunu sağlayacak liman da Samsun limanıdır. Ali Avcı lojistik konusunda sergilediği başarıyı, geleceği iyi görme ve okuma hususunda da ispat eden Türkiye’nin ender işadamlarından biridir. Rus doğalgazını Ukrayna üzerinden Avrupa pazarına taşıyacak Güney Akım projesi yerini Türk Akım Projesi’ne bıraktı. Samsun limanının önemi esas bundan sonra daha iyi anlaşılacak. Liman tam da bu amaçlara hizmet vermek için sürekli yenileniyor ve büyüyor. Birbiri peşi sıra inşa edilen ağır yük vinçleri, soğuk hava depoları ve yükleme birimleri bunun en açık göstergesi.

Bundan üç beş sene öncesine kadar “Bu limandan bir halt olmaz” değip geleceği okuyamayan Eski Türkiye’nin rantiyecilerine kafalarını taşlara vurmaktan başka bir şey kalmıyor.

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir