Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / ÖNGÖRÜSÜZLÜK ÜZERİNE

ÖNGÖRÜSÜZLÜK ÜZERİNE

(Article 002-06.08.2014)

2008 yılının başlarında bir dostum Amerika’da ki önemli bir üniversitenin rektör ve yöneticilerinin Türkiye’yi ziyaret edeceğini, o kişileri benimle görüştürebileceğini söyledi.

Yenikapı’da bir otelin çatı restorantında muhteşem bir boğaz manzarası eşliğinde misafirlerimizle yemek yedik konuştuk. Gelenler Virginia Commenwealth University (VCU)’nin üst düzey yöneticileriydi. Misafirlerden birisi “Uzunca yıllardan sonra ilk defa bir hükümet Türkiye’de siyasi ve ekonomik istikrarı sağlamayı başardı” diye söze başladı ve VCU olarak Türkiye’de bir üniversite ile işbirliği yapmak istediklerini belirtti. “Nasıl bir işbirliği düşünüyorsunuz?” diye sorduğumda, VCU’nun Katar’da bir kampüsünün olduğunu, bu kampüsün yapımı için Katar emirinin kendi üniversitelerine 50 milyon dolar bağış yaptığını söyledi. Belli ki marka değerlerini paraya dönüştürmek istiyorlardı. Ben de bunun üzerine kendilerine Türkiye’yi ve Türk insanını Katar ile karıştırmamalarını, Türkiye’nin bu bölgede yakın gelecekte çok önemli bir konuma geleceğini, Türkiye’de pozisyon almalarının kendileri için iyi olacağını ifade edip eğer burada iş yapmak istiyorlarsa kendilerinin para ödemesi gerektiğini açıkça ifade ettim. Çok şaşırdılar.

O yıllarda Türkiye kendi üzerine örtülen 100 yıllık ölü toprağını sıyırmaya ve hem Ortadoğu’da hemde dünyada sesini yükseltmeye başlamıştı. Yemek esnasında onlara gelecekle ilgili öngörülerimi de anlattım. 11 Eylül sonrasında Batı toplumlarında yaygınlaşan İslâm karşıtlığının (Islamafobia) Amerika başta olmak üzere tüm Batı ülkelerini giderek yalnızlaştıracağını, korku ve endişelerin yeni reaksiyonlara sebep olacağını, gerek eğitim gerekse seyahat amacıyla Amerika veya İngiltere’ye gelmek isteyen Müslüman Arapların, yaşayacakları vize sıkıntılarından veya İslâm karşıtlığından dolayı kendilerine daha yakın gördükleri Türkiye’yi tercih etmeye başlayacaklarını ifade ettim.

Konuşmamın hemen başında bu öngörüme tepki gösteren bir kaç misafir, gerekçelerimi sıralayınca dikkat kesildiler ve Türkiye ile ilgili herşeyi not ettiler. Yemekten sonra internete girdim ve VCU’nun Katar’daki kampüsünü inceledim. Meğerse Katar’da açtıkları okul güzel sanatlar fakültesinin sadece bir bölümüymüş. Öğrenciler büyük bir dikkatle ellerindeki makaslarla renkli kâğıtları kesip biçiyor, sözüm ona bilim yaptıklarını zannediyorlardı.

Aradan yıllar geçti. Bundan iki gün önce yolum VCU’nun merkezi olan Richmond’a düştü. Daha büyük bir şehir bekliyordum ama karşıma 200 bin nüfuslu bir kasaba çıktı. Tek bir ana caddesi var. Cadde üzerinde sağlı sollu işyerleri bulunuyor fakat ilginçtir ki işyerlerinin neredeyse yarısı kapalı. Kentte her yerde VCU binaları egemen. Fakülte binaları, yurtlar, lojmanlar, idari ofisler her tarafa dağılmış. Ana cadde üzerindeki güzel sanatlar fakültesi binasına girdik, binada güvenlik görevlisinden başka kimse yok. Eskisi kadar öğrenci gelmediğini, şehirde çok sayıda binanın boşaldığını, şu an ki tenhalığın ise tatil döneminden kaynaklandığını belirtti.

Aslında Richmond’ın içinde bulunduğu durum, şu an ABD ve İngiltere gibi ülkelerin genel sorunu. Eskiden zengin Araplara kapılarını ardına kadar açan bu ülkeler, şimdi vize verirken ahireti dünyada yaşatıyor. Vize almak yeterli değil asıl sorun gümrük kapılarında yaşanıyor. Bu ülkeleri ziyaret etmek isteyen Müslümanlara (ki biz Türkler bu grubun dışındayız) akıl almaz sorular soruluyor, belgeler isteniliyor, telefonlar açılıyor ve “tamam artık herşey bitti” denildiği anda “kusura bakmayın sizi ülkemize alamıyoruz” diyebiliyorlar. Bu nedenle ABD ve İngiltere’de eskisi kadar Arap görebilmek pek olası değil. Yakın gelecekte bunlar bile kalmayacak. İslâm kaynaklı korkular sanırım “Haçlı Seferleri” sırasında bile bu kadar had safhaya çıkmamıştır. Her iki tarafta gittikçe yalnızlaşıyor ve uzaklaşıyor, medeniyetler “kaynaşmıyor” aksine “kutuplaşıyor“.

2008 yılında dile getirdiğim hususların hem Richmond özelinde hemde Batılı ülkeler genelinde gerçekleştiğini gördüm. Şehir yalnızlaşmış. Eskisi kadar öğrenci gelmediği için para kazanamayan ve öğrenci kaydı yapılamayan bölümler birer ikişer kapatılmış. Kısacası VCU, geleceği iyi okuyamadığından marka değerini kaybetmeye başlamış. VCU’da bu yıl 800 öğretim üyesinin işine son verilmiş. Bu durum Amerika’daki pek çok üniversite için gelecek 50 yılın en önemli problemi. Eğitim ücretli ve çok pahalı. Ülkede binlerce üniversite var ama gerçekten başarılı olan, bilim ve teknoloji üretenlerin sayısı iki elin parmakları kadar. Onlarda; MIT, Harvard, Stanford, Berkeley, Cornell, vs.

Amerika’daki üniversitelerin durumu bu haliyle bize çok benziyor. Tek farkla; Amerika’da on üniversite çalışıp binlercesi yatarken, bizde ise hepsi yatıyor ve hiçbiri çalışmıyor. Ancak ABD’nin bilim üreten bu on üniversitesini kutlamak lâzım, çünkü teknolojik açıdan “Amerika’yı Amerika yapanlar” gerçekten bunlar.

Boston’da Harvard ve MIT (Massachusetts Institute of Technology) üniversitelerinin halka açık kampüslerini gezme fırsatımızda oldu. Araştırma laboratuarlarının yer aldığı koridorlarda turistler dolaşabiliyor, üniversitenin tuvaletini kullanabiliyor, internet hizmetinden yararlanabiliyor. Bizde olsa üniversite binasına girme ne kelime, bahçesine bile kimse sokulmaz!

MIT laboratuarları, uzay ve havacılık teknolojilerini üreten çok önemli bir merkez. Yani herhangi bir konuda gizlilik sözkonusu ise o gizlilik ancak burada olur. MIT’nin bende bıraktığı ilk intiba “bilgi paylaşılırsa bir değer ifade eder” anlayışı oldu. En azından ben böyle anladım. Orada nefes alırken bilimi ve teknolojiyi ciğerlerinizde ve ruhunuzda hissediyorsunuz, ama VCU’da tam bir hissizlik vardı.

Türkiye’nin 2002 sonrasında değişmeye başladığını 2008 yılında bile hissedemeyen VCU yöneticilerinin hatası ayan beyan ortada. Türkiye büyüyor, kabuklarını kırıyor ve prangalarını kopartıyor. Türkiye’nin esas sorunu; gelişime ayak uyduramayan eski zihniyet, eski anlayış, vizyon yetersizliği ve kapasitesizlik. Bu değişime ayak uyduramayan yapılar aynı VCU örneğinde olduğu gibi kaybolup gidecek.

Bende bir öğretim üyesiyim. Türkiye’deki üniversitelerin verimsizliğini ve bilim üretememesini hep sorgulamışımdır. Ünvan ve koltuk sahibi olduktan sonra hiçbirşey üretmeyen çok sayıda akademisyen tanıdım. Bundan yaklaşık altı yıl önce dostum ve arkadaşım Cemil Ertem ile otururken “Cemil hocam gel bir Üniversite kuralım” dedim. O gün karar verdik ve yola çıktık. Beş yıl süren bir uğraştan sonra geçen yıl üniversitemiz tüzel kişilik kazandı ve T.C. Anka Teknoloji Üniversitesi ismiyle Ankara’da kuruldu. “Niçin böyle bir üniversite kurdunuz?” diye soranlara Amerikalı meşhur mafya lideri Al Capone’un sözünden etkilendiğimi söylüyorum. Al Capone diyor ki; “Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.”

Ne alâka?” diye soranlara diyorum ki; “Akademik hayatta o kadar saçma sapan işler gördüm ki, düzeltilemeyeceğini anlayınca bir üniversite kurmaya karar verdim”.

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

 

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir