Çarşamba , Haziran 29 2022
Anasayfa / Makaleler / “NA TO KEFARİ NA TO MERMARİ” NE MERKANTİLİZM NE MONETARİZM ALIN SİZE OSMANLI PROVİZYONİZMİ…

“NA TO KEFARİ NA TO MERMARİ” NE MERKANTİLİZM NE MONETARİZM ALIN SİZE OSMANLI PROVİZYONİZMİ…

(Article 183-01.08.2017)

Yazımın başlığını Yunanca bir atasözünden aldım. Bizim “NATO KAFA NATO MERMER” diye yanlış telaffuz ettiğimiz bu cümlenin esası “NA TO KEFARİ NA TO MERMARİ” olup “İŞTE KAFA İŞTE MERMER” anlamına gelmektedir ki, Yunanlılar da bu cümleyi bizde olduğu gibi bir “aşağılama” cümlesi olarak; kişinin kafasının mermerden farklı olmadığını ifade etmek için kullanır.

Olmayan iktisat bilgileriyle kanal kanal dolaşıp “eşsiz ve şahane!” ekonomi yorumları yapan kişilerin durumu tam da bu cümleye uyar mahiyette olduğundan, bu başlığı onlar için kullandığımı öncelikle ifade edeyim. Nedenini şimdi anlatacağım.

27 Mayıs 2013 tarihinde Gezi olayları başladığında faiz oranları %4,52 ile Cumhuriyet tarihinin en dip seviyesini görmüştü. Olayların doğal bir sonucu olarak bu rakam ilk aşamada %8,5’a, 6 ay sonra yaşanan 17/25 Aralık Yargı ve Emniyet Darbesi sonrasında ise %11’e yükselmişti. Borsa hızla değer kaybederken, dolar hareketlenmiş, 1.80 seviyelerinde olan dolar kuru 2,40 seviyesine fırlamıştı. 15 Temmuz darbesinden önce 2.89 seviyesinde olan dolar kuru ise ay sonuna doğru 3.018’e olmuştu.

ABD’deki başkanlık seçimlerinden Donald Trump’ın zaferle çıkması doları tüm dünyada tetiklemiş, yeni Başkan’ın sıra dışı ekonomi politikaları uygulayabileceği beklentisi doları güçlendirirken, Amerikan Merkez Bankası’nın faiz artırma eğilimi, sıcak paranın ABD’ye yönelmesine sebep olmuş, bu durum dolar kurunu 3.40’a kadar yükseltmişti.

Türkiye’de ise Anayasa referandumunun yarattığı belirsizlikler dövize olan talebi arttırınca dolar kuru 3,98’leri görmüştü.

Anayasa değişti, değişecek” derken referandum yapılıp, kazasız belasız yeni bir yönetim sistemine doğru yelken açılınca dolara olan talep azalmaya başladı ve neticede bugün itibarıyla 3,50 seviyesine kadar geriledi.

Peki bundan sonra ne olacak?

Dolar yükselecek mi yoksa düşecek mi?

Şimdilerde herkes bu sorunun cevabını arıyor. Merkez Bankası’nın faizler konusunda nasıl bir yol takip edeceği, politika faizlerinin ne olacağı, yurtdışı gelişmelerin piyasalarda baskı yaratıp yaratmayacağı hususunda hemen her televizyon kanalında boş muhabbetler yapılıp duruyor.

Bugüne kadar tek bir tane limon alıp satmayan, reel ekonominin ne olduğundan habersiz bu kişiler ortalık yerde “iktisatçıyım” diye dolanıyor. Kendilerini Türkiye’nin Keynes ya da Marshall’ı zanneden iktisatçı, işletmeci ve finansçılar –olmayan iktisat bilgileriyle–  sağlı sollu üfürüp duruyor. “Üfürme” diyorum çünkü söylediklerinin başkaca hiçbir karşılığı yok. Maalesef “çapsız” bir iktisatçı güruhuyla karşı karşıyayız.

Kerameti kendinden menkul bu ekonomi uzmanları! Avrupa ve Amerika’daki parasal genişleme ve daralmalardan bahsedip, faiz hadleriyle oynayarak ekonomide bir takım dengelerin oluşacağını zannediyor ve Euro değer kaybettikçe Avrupa ekonomilerinin toparlanacağını ileri sürüyorlar. Bu düşünceleriyle; Eli Heckscher ve Bertil Ohlin tarafından geliştirilen uluslararası ticaret modeline takılıp kalıyorlar. Hani 1980’li yıllarda Türkiye dahil diğer birçok ülkede, ihracatı arttırmak için; ülke ulusal paralarının yabancı paralar karşısında değer kaybetmesinin, ülkelerin ihracatını arttıracağını ileri süren ve ancak hammadde bakımından zengin ülkeler için geçerli olan “aptalca teorem” var ya, işte ona.

Türk lirası 1980 ilâ 2002 yılları arası dönemde 70 liradan 1 milyon 350 bin liraya çıkarken, Türkiye’nin ihracatının aynı dönemde 3,5 milyar dolardan 35 milyar dolara çıkmasına sebep olan teori işte buydu. O dönem Türk lirası, ABD doları karşısında 20 BİN KAT! değer kaybederken, Türkiye’nin ihracatı sadece ve sadece 10 kat artabilmişti.

Üretim artışına dayalı ihracat modelinin uygulandığı 2002 ilâ 2014 yılları arası dönemde ise Türk Lirası ABD doları karşısında 1,35 TL’den 2,50 TL’ye çıkarken, ihracatımız 35 milyar dolar düzeyinden rahatlıkla 160 milyar dolar seviyesine yükselmişti. Anlayacağınız Türk lirası ABD doları karşısında sadece %85 oranında değer kaybederken, ihracat artışımız yaklaşık %400 oranında gerçekleşmişti.

Şu bir gerçektir ki; Heckscher – Ohlin Modeli, hammadde bakımından dışa bağımlı ülkeler açısından “hikâyeden” başka bir şey değildir. Avrupa’da Euro’nun ABD doları karşısında değer kaybetmesinin, Euro bölgesindeki ülkelerin ihracatını arttıracağı düşüncesi ancak “alık” insanlarca dillendirilebilir. Bırakın fabrikaları için gereken hammaddeyi, fabrikalarını çalıştıracak doğalgazı bile ithal etmek zorunda kalan Avrupa ekonomilerinin (ki Avrupa Birliği’nin bütününde Almanya, İngiltere ve Fransa dışında üretim yapan başka bir ülke zaten yok), Heckscher-Ohlin modelinin tarif ettiği şekilde ihracatlarını arttırabilmeleri nasıl mümkün olabilir ki? Hele hele bu ülkelerin karşısında iğneden ipliğe hemen her şeyi Avrupa’ya ve dünyaya ihraç eden bir Çin faktörü varken.

Türkiye maalesef tezatlarla dolu bir ülke.

Ortalıkta yüzbinlerce iktisatçı var ama bir tane bile teori üretebilen insan yok! İktisat fakültelerinde okuyan öğrencilere daha birinci sınıfta iken İktisadi Düşünceler Tarihi dersi verilir. Bu derste Merkantilizm’den Monetarizm’e kadar hemen her teorem ve uygulama hakkında genel bilgi aktarımı yapılır. Ancak aktarılan bilgi, her bir iktisadi düşünce sistemi için en fazla iki veya üç sayfadan ibarettir. Ekonomide duran çarkların tekrardan harekete geçirilmesi veya ekonominin durgunluk ve resesyon sürecinden çıkabilmesi için devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiğini savunan Keynesyen teoriyi herkes bilir, ancak Roosevelt’in “New Deal (Yeni Düzen)” denilen muhteşem uygulamalarının detaylarını hiç kimse bilmez. Velhasıl ortalık hiç bir şey bilmeyen iktisatçılarla doludur.

ABD ekonomisiyle ilgili ekonomik verilerin açıklanmasının hemen öncesinde veya sonrasında televizyon ekranlarına doluşup, “faizler inerse şöyle olur, yükselirse böyle olur” minvalinde geyik muhabbeti yapanların, Batı menşeli iktisat politikalarını hasbihal edeceklerine Türkiye’ye uygun yeni bir ekonomi modeli yaratmaları gerekmez mi?

İddia ediyorum; Cumhuriyet döneminin tüm iktisatçılarını toplayıp 100 ile çarpsanız, Osmanlının son dönem Maliye Bakanlarından Mehmet Cavit’in tırnağı bile olamazlar. İsminin başına Profesör ünvanı ilave edilince kendilerini Keynes ya da Friedman zanneden, ancak iktisattan zerre kadar anlamayan kişilerin, dünya ekonomi tarihinde neden bir tane bile Türk’ün isminin geçmediğini kendilerine sormaları gerekmiyor mu?

Osmanlı Devleti’nin mali otoriteleri, bu tarz insanlardan oluşsaydı 623 yıllık devlet herhalde altı senede tarihe karışıp giderdi.

Osmanlı devleti kurulduğunda ne merkantilizm vardı ne de liberalizm. Keynes ve Friedman ise o asırlarda zaten henüz doğmamıştı. Peki Osmanlı’nın ekonomi politikası nasıl bir özellik arz ediyordu? Bunu hiç merak etmiyor musunuz? Bunu merak edenler için dört kelimelik bir cümle her şeyi izah edecektir; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.

Osmanlı devlet yaşantısında “insan”ın dikkate alınmadığı hiçbir uygulama bulamazsınız.  Çünkü insan, devlet idarecilerine “Allah’ın birer emanetidir”. Osmanlının yaklaşık dört asır boyunca uyguladığı ve “Provizyonist” özellik arz eden iktisat politikası “insanı” esas almıştır. Bu iktisat politikasına göre ülkede üretilen her türlü mal ve hizmet, öncelikle ülke halkının kullanımına ve refahına sunulacaktır. Örneğin ülke içinde 2 milyon ton pamuk üretiliyorsa ve loncalar ile halkın toplam pamuk ihtiyacı 2 milyon ton ise o yıl üretilen pamuk hiçbir şekilde ihracata konu edilemez. Ancak eğer pamuk talebi 1 milyon 500 bin ton ise, böyle bir durumda fazla üretilen 500 bin ton pamuk yurt dışına ihraç edilebilir. Osmanlı, hemen her türlü mal ve üründe bu politikayı asırlar boyu büyük bir titizlikle uygulamıştır. Aksi bir uygulamanın; ülke içerisinde mal sıkıntısına ve kıtlığa yol açacağını, böyle bir durumun fiyatlar genel seviyesini yükselteceğini ve halkın refah seviyesini düşüreceğini Osmanlı bürokratları çok iyi biliyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hemen her ortamda dile getirdiği “yüksek faiz” vurgusu Türkiye’de faaliyet gösteren iş adamlarının, sanayicilerin ve cebinde kredi kartı taşıyan her vatandaşın ortak sorunudur.

Yüzde 12-13’lere ulaşan kredi faiz hadleriyle yatırım ve harcama yapmak gerçekten büyük bir cesaret gerektirmektedir. Bazı kişiler Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz politikasının oldukça doğru olduğunu, faizlerin düşürülmesi durumunda yabancı sermayenin Türkiye’yi terk edeceğini, faizlerin düşürülmesinin ilk başlarda ekonomide olumlu etki yaratsa da, sonrasında yabancı sermaye çıkışından dolayı azalan kredi hacminin faiz oranlarını tekrardan yukarı çekeceğini iddia etmektedir. Monetaristlerin izah ettikleri şey de zaten bire bir bu değil midir? Çünkü Monetaristlere göre faiz oranları paranın arz ve talebine göre değil, kredinin arz ve talebine göre oluşur. Öyleyse, para arzını arttırarak faizi düşürmek ve bu yolla yatırımları uyarmak mümkün değildir. Bu amaçla piyasaya verilen ilave para, kısa dönemde fiyatları etkilemeyip üretimi arttırsa da, uzun dönemde sadece enflasyona neden olacaktır.

Olaya bu cepheden yaklaşılırsa iddia inandırıcı gibi gelmekte ve Merkez Bankası’nın uygulamaları doğru görülmektedir. Bazı kişiler ise olaya sadece siyasi açıdan yaklaşıp Erdoğan düşmanlığı üzerinden Merkez Bankası’nı koruma ve kollama görevini üstlenmektedir.

Ancak gerek Hükümet cephesinin gerekse Sayın Cumhurbaşkanı’nın karşı çıktığı ve feryat ettiği olay sadece yüksek faiz olayı değildir ki.

Öncelikle Merkez Bankası’nın uyguladığı yüksek faiz politikasından dolayı, devlet iç borçlanma senetlerine şu an için dünyada en yüksek faiz ödemesi yapan ülkelerden biri Türkiye’dir.

Hazine verilerine göre faiz oranlarındaki her “bir” puanlık artışın T.C. Hazine’sine getirdiği ilave yük; yılda 6 milyar TL olup yaklaşık 2 milyar dolara karşılık gelmektedir. Gezi olaylarının hemen öncesinde faiz oranları Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmadığı kadar düşük bir seviyeye gerilemiş ve yüzde 4,61 düzeyini görmüştü. Gezi Olayları Türkiye’deki olumlu havayı birdenbire tersine çevirmiş, artan siyasi ve politik riskin etkisiyle faiz oranları hızla yükselmeye başlayarak ilk aşamada %8’lere, sonrasında ise 17/25 Aralık Yargı Darbesi ile birlikte %12’lere fırlamıştı. Yaklaşık yüzde 7,5 oranında artış kaydeden faiz oranlarının, sadece kamu iç borç stok rakamı dikkate alındığında 1,5 yıllık bir zaman süresi içerisinde Türk Hazinesi’ne getirdiği ek maliyet rakamı 49 milyar TL ediyor ki bu da yaklaşık 23 milyar dolar eder.

Peki bu 23 milyar dolar ne anlama geliyor?

Merkez Bankası’nın uyguladığı yüksek faiz politikasından dolayı Devlet Hazinesi’nden çıkan bu parayla neler yapılmaz ki!

Mesela muhalefet liderlerinin ve FETÖ yapılanmasının  sürekli dillendirdiği Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin toplam maliyeti sadece ve sadece 1 milyar 350 milyon lira. Bu sarayın aynısından sadece Ankara’ya değil Türkiye’nin 39 iline birer tane daha yapabilirdik.

Maliyeti 4,5 milyar TL olan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden yan yana 11 tane daha inşa edebilirdik.

Ankara ile İstanbul arasındaki Hızlı Tren’in maliyeti 7,2 milyar TL olduğuna göre aynı hattan 7 tane daha yapabilirdik.

Asya ve Avrupa kıtalarını deniz altından birbirine bağlayan ve Türkiye’nin medarı iftiharı olan Marmaray Projesi’nin maliyeti ise sadece 8 milyar TL. Rantiyecilerin cebine giren parayla Boğaz’ın altına 6 tane daha Marmaray yapabilirdik.

Çok fazla bulaşmak istemiyorum ama on binlerce dolar maaş alıp, Boğaz’da balık eşliğinde viski ve rakı içen, Türkiye ekonomisi hakkında ahkâm kesen iktisatçılara bir atasözünü hatırlatmak isterim; “Biliyorsan konuş alim sansınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar.

Geçmişte Başbakan Erdoğan’a IMF ile Stand-by anlaşmasını yenilemediği için saldıran meşhur! Türk iktisatçılarının bugün içine düştükleri durum ortada.

Eski Türkiye’de yaptıkları açıklamalarla Hükümet devirmeye alışkın olan 600 üyeli TÜSİAD yetkilileri referandum öncesinde bir açıklama yapmıştı;  “2017’den endişeliyiz!

Endişelerinin nedeni; dolar kurunun ani yükselişi ve bu yükselişten kaynaklanan “beklenmedik kur riskleri”.

İşin ucu kendilerine dokununca nedense TÜSİAD yetkilileri hemen endişeleniyor. Neredeyse her biri birer banka ve finans kuruluşu sahibi olan ve kelimenin tam anlamıyla bankacılıktan çok “tefecilik” ile uğraşan bu kaymak tabakanın yurtdışı borçları, ani kur artışından dolayı inanılmaz derecede arttı.

Trump’ın seçileceğini hesap edemeyip Clinton’a göre pozisyon alanlar, kıçına nişadır değmiş maymun gibi sıçrayıp duruyor. Yapacak bir şey yok. Ticaretin yarısı kârdır, yarısı da zarar. Bugüne kadar kazandıklarına sayacaklar.

Gelelim Türkiye’nin durumuna. Orta ve uzun vadede döviz kurunu, bir daha kafasını kaldıramayacak şekilde düşürebilmek mümkün müdür?

Tabi ki mümkün.

Peki bu iş nasıl olacak?

Kısaca anlatayım;

Türkiye’nin ne yapıp edip; markalaşma, ileri teknoloji ve yazılıma dayalı üretim ve ihracat konularına ağırlık vermesi gerekiyor.

Türkiye’de onbinlerce ihracatçı şirket bulunuyor ve ülkemizin ihracatı maalesef 160 milyar dolar düzeyine takılıp kaldığı gibi bir türlü artış kaydedemiyor. Bu durum; klasik ve geleneksel üretim ve ihracat yapımızdan kaynaklanıyor. Otobanın sağ şeridinde 70 kilometre hızla giden bir araba gibi hareket ediyoruz. Halbuki şerit ve kulvar değiştirmemiz gerekiyor.

Hepimizin kulağına aşina olan bazı yabancı şirketleri ve bunların yıllık cirolarını birkaç örnekle bilgilerinize sunmak istiyorum;

Walmart (ABD) 482 Milyar Dolar

Volkswagen (Alman) 237 Milyar Dolar

Apple (ABD) 234 Milyar Dolar

BP (İngiliz) 233 Milyar Dolar

Samsung (Güney Kore) 177 Milyar Dolar

General Motor (ABD) 152 Milyar Dolar

Sadece Apple ve Samsung gibi iki tane örnek dahi, Türkiye’nin sanayileşme ve ihracat politikasını yeni baştan planlaması için yeterlidir.

65 bine yaklaşan ihracatçı Türk şirketi ile yapabildiğimiz ihracatın tamamı 160 milyar dolar düzeyinde iken, Amerikan Apple firması tek başına 234 milyar dolarlık satış hasılatı ile Türkiye’nin neredeyse bir buçuk katı performans sergiliyor.

Türkiye’nin inovatif projeler üretebilecek, kıvrak zekâlı, ulusal ve uluslararası ticareti çok iyi bilen genç ve taze beyinlere ihtiyacı var.

AK Parti’ye üye olan Sayın Erdoğan, 21 Mayıs 2017’de partinin başına geçti ve MYK’yı yeniledi.

Bugün devletin tüm kurumları kelimenin tam anlamıyla “şalter kapatmış” durumda. Devlet bürokrasisinde müthiş bir metal yorgunluğu yaşanıyor. Böyle gelmiş böyle gider, bana dokunmayan yılan bin yaşasın, devleti düzeltecek ben mi kaldım? zihniyetine sahip köhnemiş, çürümüş, yıpranmış ve kelimenin tam anlamıyla dişleri sıyrılmış cıvata gibi “yalama” olmuş yapıların tümüyle yenilenmeye ihtiyacı bulunmaktadır.

Merkez Bankası, BDDK, MASAK, TMSF, EPDK, RTÜK, YÖK, ÖİB ve benzeri özerk yapıların ya ortadan kaldırılması ya da kontrol altına alınması mutlak bir zorunluluktur. Bu arada bakanlıkları ve ne işe yaradığı belli olmayan onlarca yüzlerce genel müdürlüğü de unutmamak gerekir.

Olmazsa ne olur?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın 500 milyar dolarlık ihracat hedefi hayalden öteye gitmez.

Her devrin adamı olan ve bahane üretmekten başka hiç bir şey yapmayan bürokrat “çakallar sürüsü” Erdoğan’a hayatı zehir eder.

Türkiye ya şerit değiştirip gaza basıp uçacaktır, ya da el freni çekili kaldığı için yerinden hareket edemeyen araba gibi patinaj yapıp duracaktır.

Sayın Erdoğan’ın işi zor, hem de çok zor…

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

 

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir