Çarşamba , Haziran 29 2022
Anasayfa / Makaleler / LİMON ALIP SATMAKTAN ACİZ ÇAKAL BÜROKRATLAR SÜRÜSÜ…  

LİMON ALIP SATMAKTAN ACİZ ÇAKAL BÜROKRATLAR SÜRÜSÜ…  

(Article 159-05.05.2017)

27 Mayıs 2013 tarihinde Gezi olayları başladığında faiz oranları %4,52 ile Cumhuriyet tarihinin en dip seviyesini görmüştü. Olayların doğal bir sonucu olarak bu rakam ilk aşamada %8,5’a, 6 ay sonra yaşanan 17/25 Aralık Yargı ve Emniyet Darbesi sonrasında ise %11’e yükselmişti. Borsa hızla değer kaybederken, dolar hareketlenmiş, 1.80 seviyelerinde olan dolar kuru 2,40 seviyesine fırlamıştı. 15 Temmuz darbesinden önce 2.89 seviyesinde olan dolar kuru ise ay sonuna doğru 3.018’e fırlamıştı.

ABD’deki başkanlık seçimlerinden Donald Trump’ın zaferle çıkması ise doları tüm dünyada tetiklemiş, Trump’ın sıra dışı ekonomi politikalar uygulayacağı beklentisi doları güçlendirirken, Amerikan Merkez Bankası’nın faiz artırma eğilimi nedeniyle sıcak para, ABD’ye yönelmeye başlamış ve dolar kuru 3.40’a kadar yükselmişti.

Anayasa referandumunun yarattığı belirsizlikler dövize olan talebi arttırınca dolar kuru 3,98’lere kadar tırmanmıştı. “Anayasa değişti değişecek” derken referandum yapılıp, kazasız belasız yeni bir yönetim sistemine doğru yelken açınca dolar tekrardan gerilemeye başladı bugün itibarıyla 3,55 seviyesine düştü.

Peki bundan sonra ne olacak? Dolar yükselecek mi düşecek mi? herkes bu soruya cevap arıyor. Merkez Bankası’nın faizler konusunda nasıl bir yol takip edeceği, politika faizlerinin ne olacağı, yurtdışı gelişmelerin piyasalarda baskı yaratıp yaratmayacağı hususunda hemen her televizyon kanalında boş muhabbetler yapılıp duruyor.

Bugüne kadar tek bir limon alıp satmayan, reel ekonominin ne olduğundan habersiz ne kadar adam varsa ortalık yerde “bürokratım” diye dolaşıyor. Kendilerini Türkiye’nin Keynes’i ya da Marshall’ı zanneden iktisatçı, işletmeci ve finansçılar –olmayan iktisat bilgileriyle–  sağlı sollu üfürüp duruyorlar. “Üfürme” diyorum çünkü söylediklerinin başkaca hiçbir karşılığı yok. Maalesef ahlâksız ve “çapsız” bir bürokrat güruhuyla karşı karşıyayız.

Kerameti kendinden menkul bu büyük! ekonomi uzmanları; Avrupa ve Amerika’daki parasal genişlemelerden ve daralmalardan bahsedip, faiz hadleriyle oynayarak ekonomide bir takım dengelerin oluşacağını zannediyor ve Euro değer kaybettikçe Avrupa ekonomilerinin toparlanacağını ileri sürüyorlar. Bu düşünceleriyle; Eli Heckscher ve Bertil Ohlin tarafından geliştirilen uluslararası ticaret modeline takılıp kalıyorlar. Hani 1980’li yıllarda Türkiye dahil birçok ülkede, ihracatı arttırmak için; ülke ulusal paralarının yabancı paralar karşısında değer kaybetmesinin, ülkelerin ihracatını arttıracağını ileri süren ve ancak hammadde bakımından zengin ülkeler için geçerli olan “aptalca teorem” var ya, işte ona.

Türk lirası 1980 ilâ 2002 yılları arası dönemde 70 liradan 1 milyon 350 bin liraya çıkarken, Türkiye’nin ihracatının aynı dönemde 3,5 milyar dolardan 35 milyar dolara çıkmasına sebep olan teori işte buydu. Yani Türk lirası ABD doları karşısında 20 BİN kat değer kaybederken, Türkiye’nin ihracatı ancak 10 kat artabilmişti. Üretim artışına dayalı ihracat modelinin uygulandığı 2002 ilâ 2014 yılları arası dönemde ise Türk Lirası ABD doları karşısında 1,35 TL’den 2,50 TL’ye çıkarken, ihracatımız 35 milyar dolar düzeyinden rahatlıkla 160 milyar dolar seviyesine yükselmişti. Anlayacağınız Türk lirası ABD doları karşısında sadece %85 oranında değer kaybederken, ihracat artışımız yaklaşık %400 oranında gerçekleşti.

Şu bir gerçektir ki; Heckscher – Ohlin Modeli, hammadde bakımından dışa bağımlı ülkeler için “hikâyeden” başka bir şey değildir. Avrupa’da Euro’nun ABD doları karşısında değer kaybetmesinin, Euro bölgesindeki ülkelerin ihracatını arttıracağı düşüncesi ancak “alık” insanlarca dillendirilebilir. Bırakın fabrikalarında kullanacakları hammaddeyi, fabrikalarını çalıştıracak doğalgazı bile ithal etmek zorunda kalan Avrupa ekonomilerinin (ki Avrupa Birliği’nin bütününde Almanya, İngiltere ve Fransa dışında üretim yapan başka bir ülke yok), Heckscher-Ohlin modelinin tarif ettiği şekilde ihracatı arttırabilmek nasıl mümkün olabilir ki? Hele hele bu ülkelerin karşısında iğneden ipliğe hemen her şeyi Avrupa’ya ve dünyaya ihraç eden bir Çin faktörü varken.

Türkiye maalesef tezatlarla dolu bir ülke. Ortalıkta yüzbinlerce iktisatçı var ama bir tane bile teori üretebilen adam yok! İktisat fakültelerinde okuyan öğrencilere daha birinci sınıfta iken İktisadi Düşünceler Tarihi dersi verilir. Bu derste Merkantilizm’den Monetarizm’e kadar hemen her teorem ve uygulama hakkında genel bilgi aktarımı yapılır. Ancak aktarılan bilgi, her bir iktisadi düşünce sistemi için en fazla iki veya üç sayfadan ibarettir. Ekonomide duran çarkların tekrardan harekete geçirilmesi veya ekonominin durgunluk ve resesyon sürecinden çıkabilmesi için devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiğini savunan Keynesyen düşünceyi herkes bilir, ancak Roosevelt’in “New Deal (Yeni Düzen)” denilen muhteşem uygulamalarının detaylarını hiç kimse bilmez. Velhasıl ortalık hiç bir şey bilmeyen iktisatçılarla doludur.

ABD ekonomi ile ilgili ekonomik verilerin açıklanması öncesi ve sonrasında televizyon ekranlarına doluşup, “faizler inerse şöyle olur, yükseltirse böyle olur” minvalinde geyik muhabbeti yapanların, Batı menşeli iktisat politikalarını hasbihal edeceklerine Türkiye’ye uygun yeni bir ekonomi modeli yaratmaları gerekmez mi?

İddia ediyorum; Cumhuriyet döneminin tüm iktisatçılarını toplayıp 100 ile çarpsanız, Osmanlının son dönem Maliye Bakanlarından Mehmet Cavit’in tırnağı bile olamazlar. İsminin başına Profesör ünvanı ilave edilince kendilerini Keynes ya da Friedman zanneden, ancak iktisattan zerre kadar anlamayan kişilerin, dünya ekonomi tarihinde neden bir tane bile Türk’ün isminin geçmediğini kendilerine sorması gerekmiyor mu?

Osmanlı Devleti’nin mali otoriteleri bu tarz dangalaklardan oluşsaydı 623 yıllık devlet herhalde altı senede tarihe karışıp giderdi. Osmanlı devleti kurulduğunda ne merkantilizm vardı ne de liberalizm. Keynes ve Friedman ise o asırlarda zaten henüz doğmamıştı. Peki Osmanlı’nın ekonomi politikası nasıl bir özellik arz ediyordu? Bunu hiç merak etmiyor musunuz? Bunu merak edenler için dört kelimelik bir cümle her şeyi izah edecektir; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.

Osmanlı Devleti’nin sosyal, siyasal, hukuksal ve ekonomik yaşantısı hep bu temel ilke üzerine inşa edilmiştir. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” prensibi, Osmanlı devlet mekanizmasında görev yapan her bürokratın temel “nirengi” noktasını oluşturmuştur.

Öyle bir karar alalım ki sonradan dönüşü olmasın”, “öyle bir ceza verelim ki uygulanabilirliği olsun”, “öyle bir vergi koyalım ki ödenebilir olsun”, “öyle bir vakıf kuralım ki asırlar boyu insanlara hizmet verebilir olsun” düşüncesi devletin tüm kurumlarında hakim olmuştur.

Osmanlı devlet yaşantısında “insan”ın dikkate alınmadığı hiçbir uygulama bulamazsınız.  Çünkü insan, devlet idarecilerine “Allah’ın birer emanetidir”. Osmanlının yaklaşık dört asır boyunca uyguladığı ve “Provizyonist” özellik arz eden iktisat politikası da “insanı” esas almıştır. Bu iktisat politikasına göre ülkede üretilen her türlü mal ve hizmet öncelikle ülke halkının kullanımına ve refahına sunulacaktır. Örneğin ülke içinde 2 milyon ton pamuk üretiliyorsa ve loncalar ile halkın toplam pamuk ihtiyacı 2 milyon ton ise o yıl üretilen pamuk hiçbir şekilde ihracata konu edilemez. Ancak eğer pamuk talebi 1 milyon 500 bin ton ise, böyle bir durumda fazla üretilen 500 bin ton pamuk yurt dışına ihraç edilebilir. Osmanlı, hemen her türlü mal ve üründe bu politikayı asırlar boyu büyük bir titizlikle uygulamıştır. Aksi bir uygulamanın; ülke içerisinde mal sıkıntısına ve kıtlığa yol açacağını, böyle bir durumun fiyatlar genel seviyesini yükselteceğini ve halkın refah seviyesini düşüreceğini Osmanlı bürokratları çok iyi biliyordu.

Provizyonist ekonomi politikası, Osmanlı’da yaklaşık 450 yıl boyunca uygulanmıştır. Ve bunun doğal bir sonucu olarak 450 yıl boyunca enflasyon çok düşük düzeyde yaşanmış, fiyatlar genel seviyesi ve halkın refah düzeyi oldukça stabil kalmıştır. Ne zamana kadar? Osmanlının ekonomik açıdan Batı ülkeleriyle içli dışlı olmaya başladığı Baltalimanı Ticaret Anlaşması imzalanıncaya kadar. İşte bu nedenledir ki Osmanlı ekonomi tarihinde enflasyon, dört buçuk beş asır boyunca toplamda yüzde 300 oranında artarken, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde yüzde 100 milyon olarak gerçekleşmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hemen her ortamda dile getirdiği “yüksek faiz” vurgusu Türkiye’de faaliyet gösteren iş adamlarının, sanayicilerin ve cebinde kredi kartı taşıyan her vatandaşın ortak sorunudur.

Yüzde 12-13’lere ulaşan kredi faiz hadleriyle yatırım ve harcama yapmak gerçekten büyük bir cesaret gerektirmektedir. Bazı kişiler Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz politikasının oldukça doğru olduğunu, faizlerin düşürülmesi durumunda yabancı sermayenin Türkiye’yi terk edeceğini, bu nedenle faizlerin düşürülmesi ilk başlarda ekonomide olumlu etki yaratsa da, sonrasında yabancı sermaye çıkışından dolayı azalan kredi hacminin faiz oranlarını tekrardan yukarı çekeceğini iddia etmektedir. Monetaristlerin izah ettikleri şey de zaten bire bir bu değil midir? Çünkü Monetaristlere göre faiz oranları paranın arz ve talebine göre değil, kredinin arz ve talebine göre oluşur. Öyleyse, para arzını arttırarak faizi düşürmek ve bu yolla yatırımları uyarmak mümkün değildir. Bu amaçla piyasaya verilen ilave para, kısa dönemde fiyatları etkilemeyip üretimi arttırsa da, uzun dönemde uzun dönemde üretimi arttırmayacağı gibi, sadece enflasyona neden olur.

Olaya bu cepheden yaklaşılırsa iddia inandırıcı gibi gelmekte ve Merkez Bankası’nın uygulamaları doğru görülmektedir. Bazı kişiler ise olaya sadece siyasi açıdan yaklaşıp Erdoğan düşmanlığı üzerinden Merkez Bankası’nı koruma ve kollama görevini üstlenmektedir.

Ancak gerek Hükümet cephesinin gerekse Sayın Cumhurbaşkanı’nın karşı çıktığı ve feryat ettiği olay sadece yüksek faiz olayı değildir ki.

Öncelikle Merkez Bankası’nın uyguladığı yüksek faiz politikasından dolayı, devlet iç borçlanma senetlerine şu an için dünyada en yüksek faiz ödemesi yapan ülkelerden biri Türkiye’dir.

Hazine verilerine göre faiz oranlarındaki her “bir” puanlık artışın T.C. Hazine’sine getirdiği ilave yük yılda 6 milyar TL olup yaklaşık 2 milyar dolara karşılık gelmektedir. Gezi olaylarının hemen öncesinde faiz oranları Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmadığı kadar düşük bir seviyeye gerilemiş ve yüzde 4,61 düzeyini görmüştü. Gezi Olayları Türkiye’deki olumlu havayı birdenbire tersine çevirmiş, artan siyasi ve politik riskin etkisiyle faiz oranları hızla yükselmeye başlayarak ilk aşamada %8’lere, sonrasında ise 17/25 Aralık Yargı Darbesi ile birlikte %12’lere fırlamıştı. Yaklaşık yüzde 7,5 oranında artış kaydeden faiz oranlarının, sadece kamu iç borç stok rakamı dikkate alındığında 1,5 yıllık bir zaman süresi içerisinde Türk Hazinesi’ne getirdiği ek maliyet rakamı 49 milyar TL ediyor ki bu da yaklaşık 23 milyar dolardır.

Peki bu 23 milyar dolar ne anlama geliyor?

Merkez Bankası’nın uyguladığı yüksek faiz politikasından dolayı Devlet Hazinesi’nden çıkan bu parayla neler yapılmaz ki!

Mesela muhalefet liderlerinin ve FETÖ yapılanmasının  sürekli dillendirdiği Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin toplam maliyeti 1 milyar 350 milyon lira. Bu sarayın aynısından sadece Ankara’ya değil Türkiye’nin 39 iline birer tane daha yapabilirdik.

Maliyeti 4,5 milyar TL olan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden 11 tane daha inşa edebilirdik.

Ankara ile İstanbul arasındaki Hızlı Tren’in maliyeti 7,2 milyar TL olduğuna göre aynı hattan 7 tane daha yapabilirdik.

Asya ve Avrupa kıtalarını deniz altından birbirine bağlayan ve Türkiye’nin medarı iftiharı olan Marmaray Projesi’nin maliyeti ise sadece 8 milyar TL. Rantiyecilerin cebine giren parayla Boğaz’ın altına 6 tane daha Marmaray yapabilirdik.

Çok fazla bulaşmak istemiyorum ama on binlerce dolar maaş alıp, Boğaz’da balık eşliğinde viski ve rakı içip Türkiye ekonomisi hakkında ahkâm kesen iktisatçılara bir atasözünü hatırlatmak isterim; “Biliyorsan konuş alim sansınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar.

Geçmişte Başbakan Erdoğan’a IMF ile Stand-by anlaşmasını yenilemediği için saldıran meşhur! Türk iktisatçılarının bugün içine düştükleri durum ortada.

Eski Türkiye’de yaptıkları açıklamalarla Hükümet devirmeye alışkın olan 600 üyeli TÜSİAD yetkilileri referandum öncesinde bir açıklama yapmıştı;  “2017’den endişeliyiz!

Endişelerinin nedeni; dolar kurunun ani yükselişi ve bu yükselişten kaynaklanan beklenmedik kur riskleri. İşin ucu kendilerine dokununca TÜSİAD yetkilileri hemen endişeleniyor nedense. Neredeyse her biri birer banka ve finans kuruluşu sahibi olan ve kelimenin tam anlamıyla bankacılıktan çok “tefecilik” yapan bu kaymak tabakanın yurtdışı borçları, ani kur artışından dolayı inanılmaz derecede arttı.

Trump’ın seçileceğini hesap edemeyip Clinton’a göre pozisyon alanlar, kıçına nişadır değmiş maymun gibi sıçrayıp duruyor. Yapacak bir şey yok. Ticaretin yarısı kârdır, yarısı da zarar. Bugüne kadar kazandıklarına sayacaklar.

Gelelim Türkiye’nin durumuna. Orta ve uzun vadede döviz kurunu, bir daha kafasını kaldıramayacak şekilde düşürebilmek mümkün müdür? Tabi ki mümkün.

Peki bu iş nasıl olacak?

Kısaca anlatayım;

Türkiye’nin ne yapıp edip; markalaşma, ileri teknoloji ve yazılıma dayalı üretim ve ihracat konularına ağırlık vermesi gerekiyor.

Türkiye’de onbinlerce ihracatçı şirket bulunuyor ve ülkemizin ihracatı maalesef 160 milyar dolar düzeyine takılıp kaldığı gibi bir türlü artış kaydedemiyor. Bu durum; klasik ve geleneksel üretim ve ihracat yapısından kaynaklanıyor. Otobanın sağ şeridinde 70 kilometre hızla giden bir araba gibi hareket ediyoruz. Halbuki şerit ve kulvar değiştirmemiz gerekiyor.

Hepimizin kulağına aşina olan bazı yabancı şirketleri ve bunların yıllık cirolarını birkaç örnekle bilgilerinize sunmak istiyorum;

Walmart (ABD) 482 Milyar Dolar

Volkswagen (Alman) 237 Milyar Dolar

Apple (ABD) 234 Milyar Dolar

BP (İngiliz) 233 Milyar Dolar

Samsung (Güney Kore) 177 Milyar Dolar

General Motor (ABD) 152 Milyar Dolar

Sadece Apple ve Samsung gibi iki tane örnek bile, Türkiye’nin sanayileşme ve ihracat politikasını yeni baştan planlaması için yeterlidir.

65 bine yaklaşan ihracatçı şirket ile yapabildiğimiz ihracatın tamamı 160 milyar dolar düzeyinde iken, Amerikan Apple firması tek başına 234 milyar dolarlık satış hasılatı ile Türkiye’nin neredeyse bir buçuk katı performans sergilemektedir.

Türkiye’nin inovatif projeler üretebilecek, kıvrak zekâlı, ulusal ve uluslararası ticareti çok iyi bilen genç ve taze beyinlere ihtiyacı var.

AK Parti’ye üye olan Sayın Erdoğan, 21 Mayıs 2017’de muhtemelen partinin başına geçecek ve başta MYK ve MKYK olmak üzere partinin tüm birimlerini yenileyecek. Referandum oylamasında “HAYIR” için çalışan AK Partilileri kapı önüne koyacak. Bunlar tabi temennimiz. Ancak bunlardan daha önemli bir temizliğin bürokrasi de yapılması gerekiyor.

Bugün devletin tüm kilit kurumları kelimenin tam anlamıyla “şalter kapatmış” durumdadır. Devlet bürokrasisinde müthiş bir metal yorgunluğu yaşanmaktadır. “Böyle gelmiş böyle gider, bana dokunmayan yılan bin yaşasın, devleti düzeltecek ben mi kaldım?” zihniyetine sahip köhnemiş, çürümüş, yıpranmış ve doğrusu yalama olmuş yapıların tümüyle yenilenmeye ihtiyacı bulunmaktadır.

Merkez Bankası, BDDK, MASAK, TMSF, EPDK, RTÜK, YÖK, ÖİB ve benzeri özerk yapıların ya ortadan kaldırılması ya da kontrol altına alınması mutlak bir zorunluluktur. Bu arada bakanlıkları ve ne işe yaradığı belli olmayan onlarca yüzlerce genel müdürlüğü de unutmamak gerek.

Olmazsa ne olur?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın 500 milyar dolarlık ihracat hedefi hayalden öteye gitmez, her devrin adamı olan ve bahane üretmekten başka bir şey yapmayan bürokratik çakallar sürüsü Erdoğan’a hayatı zehir eder.

Türkiye ya şerit değiştirip gaza basıp uçacaktır, ya da el fren çekili kaldığı için yerinden hareket edemeyen araba gibi bağırıp duracaktır.

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir