Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / JAPON MUCİZESİ VE “BUL KARAYI AL PARAYI” ALDATMACASI…

JAPON MUCİZESİ VE “BUL KARAYI AL PARAYI” ALDATMACASI…

(Article 112-19.11.2016)

Pasifik cephesinde 2. Dünya Savaşı’nı bitiren olay; Little Boy (Hiroşima) ve Fat Man (Nagazaki) adlı iki atom bombasıydı. Amerikalılara ait olan bu bombalardan birincisi 6 Ağustos 1945’de Hiroşima’ya, ikincisi ise 9 Ağustos 1945’de Nagazaki’ye atıldı.

Atom bombasına maruz kalıp kayıtsız şartsız teslim olduktan hemen sonra Japonya’nın tüm askeri birlikleri dağıtıldı ve ordu kurması yasaklandı. Ancak bu durum devlet harcamalarına ve ekonomiye olumlu şekilde yansıdı. Ülkenin geçmiş yıllarda silahlanma için harcadığı paralar doğrudan doğruya ülkenin kalkınması için kullanılırken, terhis olan askerler de ucuz işgücü imkânı sağladı.

Savaş sonunda Japonya’nın kişi başına düşen geliri 17 dolar düzeyinde idi. Japon hükümeti fiyat artışlarını frenlemek ve tekelleşmeleri önlemek için birbiri peşi sıra yasalar çıkardı. Bu dönemde Japonya sömürgelerini kaybetmiş ve anavatana göç edenlerle birlikte nüfusu 1947’de 78 milyona fırlamıştı. Bu durum ucuz işgücü artışına sebep olurken zaten kıt olan besin maddeleri fiyatlarının yükselmesine de yol açmıştı. Japonya’da açlık ve sefalet kol geziyordu.

Derken 1950 yılında Kore Savaşı patlak verdi. Bu savaş, Japonya için tarihi bir fırsat oldu. Sanayiye yeni bir dinamizm gelirken, ABD, Japonya’yı bir üretim üssü haline dönüştürdü ve savaş dolayısıyla kendisine gereken çok sayıda mal ve hizmeti Japonya’dan temin etti. Bu durum sanayide büyük bir talep artışı yaratırken, makine ve otomobil sanayinin gelişmesine de sebep oldu. Japon sanayisinde verimi yüksek ve ucuz işgücünü istihdam edem KOBİ’ler bu talep karşısında birleşme yoluna gitti. Bu durum maliyetleri düşürürken verimliliği arttırdı. Savaşın yarattığı psikolojiyle morali oldukça bozuk olan halk kitleleri, düşük ücretle çalışmayı milliyetçilik iradesiyle canı gönülden ister hale gelince kalkınmada başrol oynar hale geldiler. Kişi başına düşen gelir 1946’da 17 dolar iken; 1950’de 132, 1953-1954’de 190, 1956’da 229, 1957’de 253 dolara yükseldi.

Yıkılmış ve eskimiş sermaye malları, ABD’nin de desteğiyle yerini yeni ve modern sermaye mallarına bıraktı. Sanayide verim düşüşüne sebep olan tüm faktörler ortadan kaldırıldı, Mitsui ve Mitsubishi gibi zaibatsulara küçük firmaları birleştirme yetkisi verildi. Zaibatsu, tanım olarak geniş aileler tarafından yönetilen ve özellikle herhangi bir sektörde tekeli elinde tutan grup şirketlerinin birliğini ifade etmektedir. Bu şirketler, ekonomik alanda gruba bağlı bankalar ve yan sanayi kuruluşlarının da yönetimini kontrol etmekteydiler. Ekonomi ve sanayi alanında ulusal iç ve dış politikaya yön veren en önemli dört zaibatsu; Mitsubishi, Mitsui, Sumitomo ve Yasuda olup, bu şirketler Japon madencilik, kimya ve metal sanayisinin %30’unu, makina ekipmanının %50’sini ve ticarî filosunun %60’ını kontrol etmekteydi. AR-GE’ye önem verir, kalifiye eleman çalıştırırlardı. Paternalist şirket politikasının egemen olduğu bu şirketlerde işçiler, kendilerini asla çalışan bir işçi olarak görmez, o ailenin bir üyesiymiş gibi kelimenin tam anlamıyla kendilerini çalışmaya adarlardı. Batıda görülmeyen bu yapı, kalkınmaya olumlu etki yapan diğer bir faktördür.

Liberal partinin 1960’da %57,5 gibi bir oyla seçimi kazanması bu gidişatı daha da hızlandırdı. Ortalama %10 olan büyüme hızı, 1960-66 arasında %14’e, 1970’de %25’e kadar çıktı. Büyük yıkımın sadece 15 yıl sonrasında Japonya, ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın en büyük 3. ekonomisi durumuna geldi. 1970 yılına gelindiğinde döviz rezervleri toplamda 20 milyar dolara ulaştı. Japon ağır sanayisinin bu denli hızlı gelişimini sağlayan özellikleri kısaca özetlemek gerekirse: Kore Savaşı, savaşa dayalı dünya silah talebindeki artış, askeri harcamaların kısılması, anti-tröst kanunlarının kaldırılışı, demir-çelik sanayinin modernleştirilmesi, ihracat artışı, çalışma azim ve kararlılığı, AR-GE’ye verilen önem ilk sıralarda gelir.

Japonya’nın bu denli yükselişinin bir diğer önemli faktörü de MITI’dir. MITI, Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (Ministry of International Trade and Industry), Japon sanayisine yön veren en önemli kurumdur. Ülkenin geleceğe yönelik sanayi politikaları tartışılarak hazırlanır. Bu tartışmalara bankalar, sendikalar, iş çevreleri, bilim adamları da katılır. MITI, dış ülkelerden en yeni teknolojiyi en uygun fiyatla ithal etmiş ve bunu sanayiye uygulayarak geliştirilmesine öncülük etmiştir.

1970’ler boyunca, Japonya dünyanın en yüksek ikinci GSMH’sına sahip iken, 1990’da 23 bin 801 dolarlık kişi başı gayri safi milli hasıla rakamıyla dünya birincisi oldu. 1980’lerin ortasında dünya petrol krizine dayalı ılımlı ekonomik çöküntüden sonra, 1986’da Japon ekonomisi tekrardan genişleme dönemine girdi ve 1992’deki ekonomik durgunluk dönemine kadar büyümesini sürdürdü.

Japon Ekonomisi, 1945’te yediği ağır darbeye rağmen ayağa kalkmayı başarmış ve ekonomik güç bakımından bir dünya devi haline gelmiştir.

Eskiden İstanbul ve Ankara’daki dolandırıcıların gözdesi olan “bul karayı al parayı” isimli bir oyun vardı. Sirkeci, Beyazıt, Karaköy gibi insan sirkülasyonun fazla olduğu noktalarda tezgah açan dolandırıcı grupları (ki bunlar genelde üç dört kişilik ekipler halinde çalışırlardı), üç tanesi kırmızı bir tanesi siyah olan oyun kağıtlarını el çabukluğu ile gözünüzün önünde hızlıca karıştırır ve siyahı bulan kişiye bastığı para kadar para öderlerdi. İnsanları oyuna dahil etmek için, normal vatandaş görünümündeki para kazanan kişiler ise zaten ekibin parçası olurdu. Bu arada oltaya takılan garibanları gaza getirip, cebindeki tüm parayı oyuna yatırmasını sağlayanlarda genelde bu kişilerdi. Anlayacağınız bu ekipler akşama kadar insanları söğüşleyip dururlardı.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin hemen öncesinde 24 Ocak 1980 kararları ile Türkiye liberalizm ile tanışmış ve ihracatın geliştirilmesi için çok ciddi teşvikler verilmeye başlanmıştı. Bu işin mucidi Turgut Özal’dı. Ancak, “Türk aklı” dediğimiz alavere dalavere müessesesi, “bul karayı al parayı” misali bu teşvik sisteminde de devreye girdi ve “hayali ihracat” denilen yeni bir sektör yarattı. Ortada ne üretim ne de gerçek ihracat mevcut olmamasına rağmen, vergi ve gümrük idarelerini ayarlayan birçok kişi sanki ihracat yapmış gibi sahte belgeler tanzim edip devletten “vergi iadesi” adı altında milyarlarca dolar para söğüşledi.

Biz, “hayali ihracat” ve “bul karayı al parayı” muhabbeti ile meşgul olurken, dünyanın diğer ucundaki bir ada ülkesi olan Japonya ekonomik açıdan muziceler yaratıp durdu. “Japon muzicesi yaratacağız” cümlesi birçok bürokrat ve devlet adamının ağzında pelesenk olurken, hiç kimse Japon kalkınmasının gerçek nedenlerini göremedi, fark edemedi.

Gururu ayaklar altına alınmış Japon insanının psikolojisi, ülkelerini ve onurlarını tekrardan ihya etmek için yemin eden bu insanların azim ve kararlılığı, ülkelerini ve ailelerini utandırdıklarında kendi kendilerini öldürmek için bir an olsun bile tereddüt etmeyen ahlâki tavırları ve yüksek insani değerleri hep göz ardı edildi.

“Yeniden Güçlü Japonya” ilkesiyle hareket edip, çok düşük ücretlerle gece gündüz arı gibi çalışan Japon halkından ders almamız gereken çok şey var.

Japonya bugünkü ekonomik kalkınmışlık düzeyini toplumsal konsensüs ile elde etti. Üniversiteler, araştırma merkezleri, enstitüler, özel şirketler, kamu kurumları, partiler, sivil toplum kuruluşları ve Japon halkının bizzatihi kendisi söz ve el birliği etmişçesine durup dinlenmeden çalıştı.

İçi boş hamasi laflara asla itibar etmediler. Başarısız olduklarında iktidar koltuklarını hemen terk etmesini ve hata yaptıklarında halkın karşısına çıkıp açıkça özür dilemesini bildiler. Kendi toplumlarına karşı asla bahane üretmedikleri gibi, Osman Gazi Köprüsü’nün inşaatında çalışan Japon mühendisin halat kopmasından dolayı intihar ettiği örnekte olduğu gibi başarısızlıkları durumunda başka toplumlara karşı da bahane yaratmadılar. AR-GE ve inovasyon için dünyayı karış karış dolaştılar, ürettikleri ve sattıkları malın arkasında durmayı bildiler.

Fetullah ve Fetullah’ın köpeklerinin yaptığı gibi kendilerini 1 dolara başkalarına satmadılar, her ne şart altında olursa olsun ülkelerine asla ihanet etmediler.

Bizim ülkemizdeki kerameti kendinden menkul birçok bürokrat, danışman ve başdanışmanlar gibi hiç ama hiç koltuk sevdalısı olmadılar. Devletin kendilerine verdiği ücreti küçümseyip; “ben, devletin bana verdiği para kadar çalışırım arkadaş!” demediler. Aldıkları paranın hakkını verdikleri gibi, boğazlarından haram lokma geçirmediler.

Ne diyelim?

Darısı bizim başımıza…

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir