Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / HINCAL ULUÇ’LA KENAN EVREN’İN ORTAK YANI…

HINCAL ULUÇ’LA KENAN EVREN’İN ORTAK YANI…

(Article 080-10.05.2015)

Şu an sabahın kör karanlığı saat 04.35. Erken uyandığım günlerden bir tanesi ve bence insan hayatının en değerli ve en verimli zamanlarından birisi. Cep telefonumdan internete girdim ve 12 Eylül’ün darbeci paşası Kenan Evren’in ölümüne yönelik yorumlara bir göz attım. Yorumlar çok çeşitli. Ben henüz orta son sınıfta 13 yaşında bir çocuk iken “darbe” kavramıyla tanışmış ve hatta “ihtilal oldu oğlum” diyen babama, “ihtilal ne ki baba?” diye sormak zorunda kalmıştım.

Darbe sabahı Kilis’in sokakları birdenbire boşalmış, insanlar evlerine kapanmış, her akşam televizyondan dinlemeye alışkın olduğumuz bombalama ve saldırı haberleri bir anda nihayete ermişti. Çocuk aklımızla “bu ihtilal ne güzel bir şeymiş ölümleri bir anda sona erdirdi” diye konuştuğumuzu hatırlıyorum. Sonraki yıllarda aslında hemen her şeyin tamamen bir kurgu olduğunu, gençlerin ve çocukların ölümüne bir üst aklın karar verdiğini, bu ülke insanının boşu boşuna ölüp gittiğini anladım. Hayatımızda keskin dönüşler yaşanırken, yeni korkularımız oluşmaya başlamıştı. Hemen her gün baskın haberleri geliyor, tanıdığımız insanlar evlerinden birer birer alınıp götürülüyordu. İsimsiz ihbar mektuplarıyla insanlar “sağcı, solcu veya kaçakçı” diye yaftalanıyor, gidenlerden haftalar ve bazen aylar boyu haber alınamıyordu. 12 Eylül Darbesi’nin üzerinden üç ay kadar geçmişti ki bir gün Kilis’in ana caddesi olan Cumhuriyet Caddesi üzerinde hemen her pasajın önünde arka arkaya dizilmiş cemseleri gördük. Askerler, sabahın köründe pasajların kilitlerini kırmış, o yıllarda “kaçak mal Cenneti” olarak isimlendirilen Kilis’in rengarenk dükkanlarında ellerine geçirdikleri ne kadar mal varsa cemselere doldurmaya başlamıştı. Hukuksuzluğun ve ahlaksızlığın ne demek olduğunu işte o gün öğrendim. İnsanların malları, paraları, çoluk çocuklarının rızıkları “el aman” dinlemeyen kişilerce kamyonlara yüklenip götürülüyordu. Ne tutanak tutuluyor, ne kayıt yapılıyor ne de esnafın gözünün yaşına bakılıyordu.

Tüm Kilis halkının PTT binasının önünde toplandığını ve Ankara’ya birbiri peşi sıra telgraf çektiğini hatırlıyorum. O yıllarda ne telefon var, ne de bu kanunsuzluğu, bu hukuk dışılığı ve keyfiliği duyuracak basın ve medya. Herkesin yaptığının yanına kâr kaldığı bir dönem. Velhasıl günün sonuna doğru Ankara’dan gelen bir haber insanların nisbeten biraz rahatlamasına sebep oldu. Kilis pasajlarında yabancı mal alınıp satılan yaklaşık bine yakın dükkan sahibi, ellerinde ne var ne yoksa bir ay içerisinde temizleyecekti. İşte o andan itibaren inanılmaz bir koşuşturmaca başladı ve iğneden ipliğe ne varsa her şey üç kuruş beş paraya satılmaya başlandı. İnsanların yıllar boyu biriktirdiği servetler erimeye başlarken, Kilis bir daha hiçbir zaman o parlak günlerine geri dönemedi. Transistörlü radyolar, araba teypleri, kasetçalarlar, renkli televizyonlar, nadide Çin ve Japon porselenleri, dokumalar, ipek işlemeler, eşsiz kumaşlar, kadifeler, hemen her çeşit elektronik eşya, hatta kurşunkalem, dolmakalem ve silgiler, yemek ve kaşık takımları ve burada sayamayacağım onbinlerce çeşit eşya değerinin çok çok altına satılıp gitti.

Bir ayın sonunda Kilis’in o güzelim pasajları boşaldı, rengarenk dükkanlar birer birer kapandı, insanlar Kilis’i terk etmeye mecbur bırakıldı. Mahallemizden hemen her gün bir aile taşınırken arkadaşlarımın elimin arasından kayıp gittiğini çaresizce seyretmek zorunda kaldım. Sonra bir gün babam eve geldi ve “hadi hazırlanın İstanbul’a yola çıkıyoruz” dedi. Hiçbir şeyimizi almadan doğruca arabamıza bindiğimi ve yola çıktığımızı hatırlıyorum. Kilis’i terk edenler kervanına biz de katılmıştık. Babam züccaciye işi yapıyordu. Tabak çanak satıyordu. Bir arkadaşının, “Doğan bey sıra sana geldi, bu akşam asker evini basacak seni götürecek” dediği için yola çıktığımızı sonraları söyledi. İstanbul’a geldik ve burada sıfırdan yeni bir hayat kurduk. Kilis’ten çıkış o çıkış. 1981 yılının Ocak ayında her şeyimizi geride bırakarak ayrıldığımız Kilis’e yıllar sonra Rahmetli Turgut Özal Başbakan olduğunda dönebilmiş, ancak Kilis’in çaresizliğini, fakirliğini ve ekonomik açıdan çöküşünü görünce ağlamıştım.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi Kilis’i çok kötü vurdu ve Kilis halkında derin yaralar açtı. Kilis’in zenginliği, güç ve ihtişamı bir daha asla o yıllarla mukayese edilebilecek bir konuma gelmedi. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da Türkiye gerçekten çok garip bir ülke. Öncelikle sayısız miktarda ikiyüzlü, yalaka, ahlâksız ve şerefsiz insanı barındırıyor. Bugün halen hayatta olan yüzlerce gazetecinin, öğretim üyesinin, sanatçı ve aydının o yıllarda Kenan Evren’e methiyeler düzdüğünü, öve öve yere göğe sığdıramadığını, karşısında el pençe divan durduğunu bugün gibi hatırlıyorum. Halbuki darbe sırasında yaşanmadık olay, sergilenmedik kötülük kalmamıştı. 650.000 kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanmıştı. 7 bin kişi için idam cezası istenmiş, 517 kişiye idam cezası verilmiş, haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asılmıştı. 71 bin kişi Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddelerine muhalefetten, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılanmıştı. 388 bin kişiye pasaport verilmezken, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atılmış, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkartılmış, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına kaçmıştı. 300 kişi kuşkulu bir şekilde ölürken, 171 kişi işkenceden ölmüştü. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklanmış, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durdurulmuş, 3 bin 854 öğretmen, 120 üniversite öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verilmişti. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istenirken, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş, 31 gazeteci cezaevine girerken, 300 gazeteci saldırıya uğramış, bunlardan üçü silahlı saldırıda öldürülmüştü. Daha da önemlisi gazetelerin tümü 300 gün boyunca ülke çapında yayın yapamamıştı. 13 büyük gazete için 303 dava açılmış, 39 ton gazete ve dergi imha edilmiş, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirmişti. 144 kişi kuşkulu bir şekilde ölürken, 14 kişinin açlık grevinde hayatını kaybettiği, 16 kişinin “kaçarken vurulduğu”, 95 kişinin “çatışma” sonucu, 73 kişinin “doğal” şekilde, 43 kişinin ise intihar ettiği için öldüğü açıklanmıştı.

Ez-cümle “Kilis’e zararı olan insanları alt alta yazın deseniz herhalde ilk sıraya Kenan Evren’i ikinci sıraya ise Hıncal Uluç’u yazarım. “Hıncal Uluç ne alâka?” diyebilirsiniz anlatayım. Alaattin Çakıcı 1991’de rakibi Dündar Kılıç’ın kızı Uğur Kılıç’la tanışmıştı. Uğur Kılıç o sırada 10 yıllık evliydi ve iki çocuğu vardı. Uğur Kılıç, Çakıcı ile birlikte olmaya başladıktan hemen sonra eşi Uğur Özbizerdik’ten boşandı ve Alaattin Çakıcı ile aile arasında kıyılan sade bir nikâhla evlendi. Başlangıçta çok uyumlu olan bu çiftin arasını bozan kişi ise Ayşe Önal oldu. Uğur Kılıç, Nokta Dergisi’nde kendisi aleyhinde yazılan “Çapkın kadın” isimli yazıya sinirlendi ve derginin Genel Yayın Yönetmeni Ayşe Önal’ı vurmak için ayağına çağırdı. Tabancasını çekti ancak Ayşe Önal üzerine atılınca vuramadı. Alaattin Çakıcı o sırada yurt dışında kaçaktı. İki yıl kadar önce sahte ‘yeşil’ pasaportla yurt dışına çıktığı yazılıyordu. Nerede olduğu bilinmemekle birlikte Belçika, Amerika, Almanya, Fransa, Singapur’un da aralarında bulunduğu birçok ülkede dolaştığından söz ediliyordu. Palermo’da İtalyan mafyasının önde gelen aileleriyle bir toplantı yapacak kadar da rahattı. Alaattin Çakıcı, eşinin Ayşe Önal’a silah çekmesini eleştiren ve Uğur Kılıç hakkında dangalakça yazılar yazan Hıncal Uluç denilen gazeteciyi 7 Mart 1994’te iki bacağından vurdurdu. İbrahim Türk adlı saldırgan, tetiğe basarken “Bu kurşunlar Alaattin abimin hediyesi” diye bağırıyor, Alaattin Çakıcı’da ertesi gün telefonla gazetelere bağlanıp “Hıncal Uluç’u ben vurdurdum” diye demeç veriyordu. Peki Alaattin Çakıcı tarafından ayan beyan vurulan iki ayağından birden Hıncal Uluç o sırada ne yaptı? Alaattin Çakıcı’dan şikâyetçi dahi olamadı. Üstüne üstlük Alaattin Çakıcı ve Uğur Kılıç hakkında o andan itibaren kıçının korkusundan tek bir kelime dahi yazamadı. Sadece yazılarında değil, rüyasında bile onlar hakkında tek bir kelime konuşma cesaretini gösteremedi. “Papuç pahalı” değimini herhalde en iyi yorumlayacak gazeteci! Hıncal olmuştur.

Kilis’te meşhur bir laf vardır; “Görmemişin bir oğlu olmuş, çekmiş çükünü koparmış” diye. İstanbul ve Bodrum dışında hiçbir yeri beğenmeyen bu gazetecisi “32 kısım tekmili birden Abdülcanbaz” hikayesi yazar gibi son iki haftadır Kilisle yatıp Kilisle kalkıyor. Eski Kilis’in mimari güzelliğinin bozulduğundan bahisle Belediye Başkanlarından tutunda yerel yöneticilere kadar ha babam de babam giydirip duruyor. 63 yıllık bir aradan sonra Kilis’e gelip aradaki değişikliği bu denli yanlış ve yalanlarla dolu bir şekilde Sabah Gazetesi gibi Türkiye çapında yayın yapan bir kurumu kullanarak kitlelere ulaştırmak çok ahlâklıca bir tutum değil. Nasıl olsa arkanda Sabah gibi büyük bir gazete var. Karşında ise ulusal medyada sesini bir türlü duyuramayan Kilis gibi küçük bir il. Saldır Hıncal! Saldır, seni kim tutabilir ki? Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ve HDP’nin Gaziantep Milletvekili Adayı Celal Doğan’ı yere göğe sığdıramayan Hıncal Uluç, birbiri peşi sıra Kilis yazıları yazmaya başlayınca, deneyimli bir psikiyatr arkadaşımı arayıp Hıncal’ın yazılarını okumasını rica ettim. Bir kişinin herhangi bir şehirden ve insanlarından bu denli nefret etmesinin nedenlerini öğrenmek istedim.

İnsan karakterlerini analiz etme hususunda oldukça yetenekli olan bu dostum, Hıncal’ın yazıları okuduktan hemen sonra bana dönüş yaptı ve Çocuk Hıncal’ın küçüklüğünde ruhunda derin yaralar bırakan çok acı olaylara maruz kalmış olabileceğini ve 63 yıl sonra Kilis sokaklarında dolaşırken maalesef o günlere geri dönüş yapmış olabileceğini söyledi. “Ne olabilir ki?” diye sordum. Psikiyatr arkadaşım, bence mantıklı olabilecek bir sürü sebep sıraladı. “Mesela” dedi ve başladı;

  1. “Çocuk Hıncal 63 yıl önce Kilissokaklarında dolaşırken komşu mahallenin çocuklarınca eşek sudan gelinceye dek dövülmüş olabilir ki Kilislilere duyduğu nefretin kaynağı bu ezilmişlik olabilir,
  2. Yüzlerce çocukla beraber içi yemyeşil yosun ve sülükle dolu Santral’ın havuzunda yüzerken boğazına sülük kaçmış olabilir ki, bu yaşına kadar normal bir insan gibi gülemeyip halen “kehlemesinin” sebebi bu olabilir,
  3. Çelik çomak oynarken “çomağın” münasip bir yerine olanca hızıyla değmesinden dolayı sokaklarda uzunca süre koşuşturmuş olabilir ki, bu yaşına rağmen sürekli olarak kızı yaşındaki mankenlerle poz vermesinin asıl sebebi kendini modern bir “hero” olarak göstermek olabilir,
  4. Saçlarının daha gür çıkması için bir aklı evvelin lafına uyup başına dövülmüş tuzlu sarımsak bağlamış olabilir ki şu anki kelliğinin nedeni de bu olabilir,
  5. Mahallenin çocuklarıyla “kim vurdu” yarışmasına girişip, arkasında duran çocukların kel kafasına Allah ne verdiyse vurmasından dolayı beyin sarsıntısına bağlı farklı bir kişilik yapısı edinmiş olabilir,
  6. Uzun eşek oynarken sürekli eşek pozisyonunda kalıp mahallenin tüm çocuklarını sırtına almak zorunda kalmış olabilir ve sırtındaki çocukların “bu kaç?” diye sorduğu sayıyı bir türlü bilemediği için eşeklikten ömür billah bir türlü kurtulamamış olabilir,
  7. Velhasıl çocukluğunda yaşamış olduğu tüm bu olumsuzlukları son Kilisgezisi sırasında hatırlayıp bu türden bir nefret patlaması yaşamış olabilir.”

Sonra bir başka psikiyatr dostuma daha danıştım. O’da Hıncal’ın, Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu yaşıyor olabileceğinden bahsetti. “Bu nedir?” diye sorduğumda; daha çok erkeklerde görülen bu rahatsızlığın en karakteristik özelliğinin duygusal katılık, ısrarcılık, inatçılık ve kararsızlık olduğunu söyledi. Bu rahatsızlığın katı disiplinle büyütülmüş çocuklarda çok sık görüldüğünü, bu hastaların olabildiğince resmi olduğunu, mizah duyarlılıkları olmadığını ve asla tolerans göstermediklerini anlattı. Bu tür hastaların insanlara karşı gayet soğuk olduğunu, kendilerinden daha güçlü olan kişilere karşı büyük bir hevesle kibarlık gösterip otorite karşısında boyun eğdiklerini ve kendilerine ait bir dünyada yaşayıp çok az sayıda arkadaşları olduğunu da ilave etti.

Düşündüm, bu özelliklerin tamamı Hıncal Uluç’da var. Alaattin Çakıcı’nın, kendi karısı hakkında dedikodu yapan Hıncal’ı iki ayağından birden vurdurması ve bu saldırı sonrasında Tırsık Hıncal’ın kendisini vurdurandan şikayetçi olmaması otorite karşısında boyun eğmek değil de nedir?

Sonra Hıncal beyin başka olaylara tepkisini mukayese edebilmek için geçmiş bazı yazılarına da göz attım. Hatırlanacaktır… Defne Joy Foster isimli genç bir oyuncunun ölümünün ardından Hıncal Uluç denen zat çok ağır bir yazı kaleme almış, kendince millete ahlâk dersi vermeye çalışmıştı. Hıncal Uluç’a cevaben o günlerde bir yazı kaleme alan Yavuz Nufel, bir anda insanların farklı düşünmesini sağlamıştı. Yarım milyondan fazla insanın okuduğu, binlerce insanın paylaştığı yazı da Nufel şöyle yazmıştı; “Olmadı Hıncal, erkekçe konuşalım… Sen değil misin, bu yaşında medyada adın ‘Lolitalarla’ çıkınca kasım kasım kasılan… İnsanların akıllarını kafatasının içinden apış arasına indiren sen değil misin? Raiting uğruna insanların özelinin özeline giren. Yazdığın yazı suizandır, bay Uluç! Hakkındaki suizanları bir bilsen!… Sus Hıncal!… Pis Hıncal!… Hamsın Hıncal!…

Kilisliler için bir yüz karası olan Hıncal işte böyle bir tip.

Karşısında muhatap görmeyince olanca gücüyle saldıran, ancak Alaattin Çakıcı gibi bir adama çatınca kuyruğunu ayaklarının arasına sıkıştırıp kaçan.

Neyse…

Geçmişte Kilis’e aşırı derecede zararı dokunan Kenan Evren isimli mahlûktan bugün itibarıyla kurtulduk.

Darısı diğerlerinin başına…

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir