Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / HALEP TÜRKMENİ NUR’UN VATANI VE YENİ TÜRK İMPARATORLUĞU…

HALEP TÜRKMENİ NUR’UN VATANI VE YENİ TÜRK İMPARATORLUĞU…

(Article 068-27.03.2015)

Kilis’te Vali Süleyman Tapsız beyin davetlisiyiz. Vali bey bize çok güzel bir sunum yaptı ve sunum sırasında Elbeyli ve Öncüpınar kamplarında bulunan mülteciler ve verilen hizmetler hakkında detaylı bilgiler verdi. Bu kamplarda 50 bin insan yaşıyor ve hepsinin kendine göre bir hikâyesi var. Bu kamplarda yaşayan insanların halini görünce içiniz sızlıyor. Dünyanın bu türden olaylara niçin sessiz kaldığını, binlerce onbinlerce yüzbinlerce insanın ölümüne nasıl göz yumup duyarsız kaldığını görünce sinirleniyorsunuz.

Sene 1978 veya 79. Kilis postanesinin hemen karşısında yeni bir kitapçı açılmıştı. O yıllarda tek kanallı TRT’de yayınlanmakta olan Kökler isimli bir dizi vardı. Filmde, 1767 yılında Afrika’dan köle tüccarları tarafından kaçırılıp, Amerika’da köle pazarında satılan Kunta Kinte’nin hikâyesi anlatılıyordu. Afrika’da sıradan bir hayatı olan Kunta Kinte, köle avcılarınca yakalayıp bir geminin anbarına kapatılıyor ve kabilesinden, anne babasından kopartılıp ayrı bir diyara götürülüyor. Yeni Dünya’da ona Toby ismi veriliyor ancak o bu ismi kullanmayı israrla reddediyor. Kökleri onu yaşama bağlıyor ve kahramanlıkları kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Ta ki Tennessee’de yetişen bir gence ulaşıncaya kadar. Kunta Kinte’nin 7. kuşak torunlarından Alex Haley, onun ismini tüm dünyaya duyurur. Filmi seyredenler gözyaşlarına hakim olamaz. İnsanlar, Avrupalıların kapitalist ve sömürgeci zihniyetinin Afrika’yı nasıl sömürdüğüne şahit olurlar. Bu diziyi daha önceden izlemeyenler dahi Kunta Kinte ismini bundan sonra hiç unutmaz.

‘Kökler’ (Roots) isimli kitap biriktirdiğim harçlıklarla satın aldığım ilk kitaplardan biriydi. Hatta kitapçıda olmadığı için İstanbul’dan getirmesini rica etmiştim. Kitap 15 gün sonra elime ulaştı ve okumaya başladım. Filmi televizyondan izlemiştim ama kitabın kendisini okuyunca o insanların durumunu, ruh halini ve hangi şartlar altında Amerika’ya getirildiklerini daha iyi anladım. Filmdeki ismiyle Kunta Kinte’nin başından geçenler bu diziyi izleyen hemen herkesi derinden etkiliyordu. Hayatımızda hiç siyahi insan görmemiş olmamıza rağmen bu siyahi insanlara karşı sempati duymaya başlamış, Amerika’nın beyaz insanından nefret eder hale gelmiştik. O yıllarda çoğumuz Amerikalı bir insan evladı da görmemiştik. Halbuki daha o yıllarda Amerikan emperyalizminin algı operasyonlarına maruz kaldığımızdan habersizdik. Çoğu kişinin elinden düşürmediği çizgi roman karakterleri Teksas, Tommiks, Zagor ve daha nicelerini okumak için Özyurt Sineması’nın karşısında Maarif Lokali’nin duvarında ikinci el kitap satıcılarını sıkça ziyaret ediyorduk. Yine aynı şekilde Enstitü’nün hemen karşı çaprazında tuzlu ayran satan ve benzer çizgi romanları müşterilerine ücret karşılığı okutan dükkanı da az ziyaret etmiyor değildik.

Bu çizgi romanları okuyanlar çok iyi bilir. Filmde iyi adam rolünde hep Amerika’nın işgalci beyazları -o yıllarda işgalci olduklarını bilmiyorduk- kötü adam konumunda ise o toprakların esas sahibi olup soykırıma tabi tutulan soluk benizliler ya da diğer ifadeyle Kızılderililer vardı.

Şuna bakar mısınız adamlar insanlığa karşı yaptıkları katliam suçunu çizgi romana dönüştürüp bizlere aktarmakta hiçbir beis görmüyorlar. Koca kıtadaki Kızılderili nüfusunun neredeyse 80 milyonluk kısmını sistematik şekilde soykırıma tabi tutup ortadan kaldıran İngiliz, İspanyol ve Amerikalılar soykırımı dünyaya ne kadar doğal ve mizahi bir şekilde anlatıyorlar değil mi?

Amerikalıların dünya kamuoyunu kandırmaya yönelik algı operasyonlarını hiç kimse küçümsememeli. Vietnam, Afganistan ve Irak işgalleri sırasında bunun en güzel örnekleri yakın geçmişte sergilenmedi mi? Güya Irak’ın elinde kimyasal silahlar varmış da ve güya Afganistan’da kontrolsüz nükleer silahlar dolaşıyormuş da. Sonuçta bunların hepsinin yalan olduğu, asıl amacın petrol ve yeni enerji koridorları yaratmak olduğu kısa sürede anlaşıldı. Saddam’ı acımasız ve korkunç bir diktatör olarak betimleyen Amerika, Körfez Savaşları ve 11 Eylül 2001 saldırısı sonrasındaki Irak işgali sırasında neredeyse 2,5 milyon sivil insanın ölümüne sebep oldu. Saddam yakalandı ve düzmece bir mahkemede Şii hakimlerce kısa sürede yargılanıp Kürt cellatlarca idam edildi. Sözde “diktatör” gitti de yerine demokrasi mi geldi? Ne gezer. Ülke fiilen üçe bölündü ve bugün IŞİD denilen yeni bir belayla karşı karşıya. Hemen her gün yeni bir katliam ve bombalama eyleminde onlarca yüzlerce kişi ölüp gidiyor.

Aynı ölümler, aynı can kayıpları amaçsız ve sebepsiz olarak dört yıldan beri Suriye’de de yaşanıyor. Batının ikiyüzlülüğü, tarafgirliği, umursamazlığı bu coğrafyanın hemen her köşesinde bıkıp usanmadan sergileniyor. Son bir aydır Yemen’de yaşananları lütfen alt alta bir not edin. Arap yarımadasının en güneyinde yer alan bu eski Osmanlı toprağında yeni bir Suriye ve Irak yaratılmaya çalışılıyor. Pek yakında Suudi Arabistan’da aynı oyunun bir parçası olacak ve orada da iç savaş başlayacak. Tıpkı Tunus gibi, tıpkı Libya gibi, tıpkı Mısır gibi. Savaş ve iç çatışmalar, Osmanlı sonrası bu coğrafyanın kaderi. Osmanlıyı sömürgeci olarak niteleyenlerin -ki başta Arapların kendisi-, Ortadoğu’nun son 100 yıllık geçmişine bakıp sömürgecinin kim veya kimler olduğunu sorgulamaları gerekmiyor mu? Tabii sorgulamaya başladıklarında ellerinde “vatan” diyecekleri bir karış toprakları kalırsa.

1984 yılında liseyi henüz bitirmiştim ki babam beni dil eğitimi için Londra’ya gönderdi. Dil okulunda yanımda Suriye’nin Londra büyükelçisinin kızı oturuyordu. Türk olduğumu öğrenince sanki ailesine bir kötülük yapmışım gibi bana karşı anlaşılmaz bir şekilde soğuk davranmaya başladı. Bir gün sıkıntısının ne olduğunu kendisine sordum aynen şunları söyledi. “Siz Türkler Müslüman değilsiniz, Türkiye‘de camiler yıkılıp onun yerine kiliseler yapılıyormuş“. Ben şaşırdım ve kendisine; “Sizin ülkenizde Halep‘te, Şam‘da, Hama ve Humus‘ta namaz kıldığınız bütün camilerin Türkler tarafından yapıldığını biliyor musunuz? Türkler sizin şu an yaşadığınız topraklara dahi geçmişte yüzlerce binlerce cami yapmışken, kendi ülkemizdeki camileri niçin yıkalım ki?” dedim. “Suriyedeki ders kitaplarında öyle yazıyor” dedi ve maalesef ben bu kızcağıza Türkiye’de camilerin yıkılmadığını bir türlü kabul ettiremedim. O yıllarda ne internet var ne televizyon. Türk halkı ile Arap halkları birbirine öyle düşman edilmiş ki tarifi mümkün değil. Araplarla Türkleri birbirine yeniden tanıştıran tek bir hareket vardır ki o da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’daki One Minute çıkışıdır. Araplar Türklerle gerçek anlamda ilk defa 1516 yılındaki Mercidabık savaşında tanıştıysa, ikinci tanışma 2009 yılındaki One Minute çıkışıyla gerçekleşmiştir.

Ancak başka hiçbir olay yoktur ki Arapların Türkiye’ye olan bakış açısını bir daha değiştirmemek üzere onarsın. O olay da; Suriyeli sığınmacılara dört yıldan beri verilen sınırsız destektir. Bu yardımın, bu vefanın, bu dostluğun dünya yüzeyinde eşi benzeri bulunmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kanada ve Japonya dahil hiç bir zengin ülke 2,5 milyon sığınmacıya 4 yıl boyunca 6 milyar dolar para harcamaz, harcayamaz. Hele hele bu kadar mülteciye kendi topraklarında asla ve kat’a kucak açmaz. Kaderin cilvesi bu ya, Araplarla bu son buluşmamızda aradan 500 yıl geçtikten sonra Yavuz Sultan Selim’in Ortadoğu topraklarına adım attığı Mercidabık Ovası’na kurulu Elbeyli kampında gerçekleşiyor.

Batılıların kucak açacağı mülteci grubu belli. Paralı zenginler ve işe yarar bilim insanları. Gerisinin hiç bir önemi yok. 2 milyon değil 20 milyon Suriyeli, Iraklı, Yemenli, Tunuslu, Libyalı ölse hiç kimsenin umrunda bile olmaz. Birinci Körfez Savaşı sırasında petrole bulanmış bir karabatak kuşu Batı ülkelerinin gazete ve TV kanallarında aylarca kendine yer bulurken, savaşta ölen milyonlarca insan haber değeri bile görmemişti.

Kilis’teki misafir konaklama birimlerinde onbinlerce insan yaşıyor. Kampları görmek istediğimi Kilis Valisi Sayın Süleyman Tapsız beyden rica ettim. Sağolsun kırmadı. Beraberce kampları gezdik. Kampta yüzlerce konteyner ev ve bir o kadar da sokak var. Çoluk çocuk herkes bir yana koşturuyor. Bu kamplarda Kilis nüfusu kadar insan yaşıyor. Burada her insanın anlatacak bir hikâyesi var. İnsanların hatıralarında acının her türlüsü var, Özlem var, hasret var, keder var, var oğlu var. “Bir sıkıntınız var mı?” sorusuna hemen herkes ağız birliği etmişçesine “Allah Türk devletinden razı olsun” diyor. Burada her şey tartışılıyor ancak Türk devletine yönelik tek bir şikayeti insanların ağızlarından duyamıyorsunuz.

Ortadoğu coğrafyasının bugünkü durumuna dikkatlice bakın ve bundan 100 yıl önce Mehmet Akif Ersoy’un kaleme almış olduğu Çanakkale Şehitlerine isimli şiiriyle bugünkü Arap coğrafyasının durumunu mukayese edin. Ne diyor du Akif;

“…

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.

…”

Bizim 100 yıl önce Çanakkale’de yaşadıklarımızı bugün bizden ayrılan toprakların insanları yaşıyor ve daha uzunca süre yaşayacaklarda.

Bu coğrafya insanının din ve mezhep farkı gözetmeksizin yeni bir siyasi, ekonomik ve politik modele ihtiyacı bulunmaktadır. Kapitalist sistem Ortadoğu halklarını kanının son damlasına kadar değil, petrol kuyularındaki son varil tükeninceye kadar sömürmeye devam edecektir. Bugün petrol ve doğalgazın sunduğu refahı kalıcı zannedip Londra, Paris ve New York’da gönül eğlendirenler işte o gün geldiğinde ahireti dünyada yaşayacaklardır. Tüketime dayalı bir iktisat politikası ile günlerini gün edenler, yüz milyarlarca dolarlık döviz rezervlerinin, nasıl eriyip gittiğini gördüklerinde her şey için çok geç olacak. Osmanlının yetiştirdiği ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri olan Mehmet Akif’in müthiş bir ruh haliyle kaleme aldığı;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.”

cümlelerine konu olayların birebir aynısı bu coğrafyada hemen her gün yaşanıyor. Koalisyon gücü safsatasıyla Irak’da, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Afganistan’da ve daha nice yerlerde bombalamalardan dolayı savrulan “enkaz-ı beşer” Hıristiyanlara değil Müslümanlara ait.

Kilis sokaklarında dolaşırken halkın Suriyeli sığınmacılara olan yaklaşımını görmek istedim. İki yıl önce Kilis’e geldiğimde artan Suriyeli nüfusundan dolayı ciddi bir tepki söz konusuydu. Ancak bu defa halklar arasında oluşan inanılmaz sevgi ve uyuma şahit oldum. Ki bu arada Kilis’te Kilisli’den daha fazla sayıda Suriyelinin barındığını da özellikle belirtmek isterim. Hemen her esnaf halinden memnun. Herkes bir şekilde kendine göre bir düzen kurmuş. Kısacası herkes birbirine alışmış.

Asıl merak ettiğim kampların durumuydu. Kilis Valisi Sayın Süleyman Tapsız ve Cumhurbaşkanı Ekonomi Başdanışmanı Dr. Cemil Ertem ile birlikte öncelikle Öncüpınar kampına gittik. Kampta 25 bin kişi yaşıyor. Hemen her ihtiyaçları Türkiye tarafından karşılanıyor. Sokaklarda parke taş döşeli ve her yer tertemiz. Yeni yapılan çift katlı konteynerleri gezdik. Mutfağı, tuvaleti, salon ve odasıyla bir aile için çok ideal. Psiko sosyal destek merkezi, TÖMER, teknik koordinasyon merkezleri inanılmaz bir özveriyle hizmet veriyor. Yolda yürüyen insanların neredeyse tamamı Vali beyi bir baba gibi kucaklıyor. Türkiye’ye ve Türk insanına duydukları sevgiyi tarif edebilmek ise mümkün değil. Buradan yeni yapılan ve yine 25 bin kişinin barındığı Elbeyli kampına geçtik. Burasıyla ilgili olarak söyleyeceğim tek bir cümle var. Eğer insanlığınızı hissetmek, devletinizin gücünü görmek, kalbinizde ki sertliği gidermek istiyorsanız mutlaka bu kampı ziyaret etmelisiniz. Savaşta annesiz babasız kalmış minicik çocuklara verilen kreş hizmetini görmeniz lazım.

Küçücük çocuklardan 70-80 yaşındaki ihtiyarlara kadar verilen Türkçe eğitim faaliyetlerine Suriyelilerin ilgisi oldukça fazla. Çalışanların özverisi ve sığınmacılara gösterdiği sevgi ve sıcaklık tarif edilemez. Halep Türkmenlerinden Nur Kahveci isimli 11-12 yaşındaki bir kız çocuğunun okuduğu ve vatan hasretini dile getirdiği Türkçe şiiri dinleyip de yüreği burkulmayacak, gözünden yaş akmayacak tek bir insan evladı tanımıyorum. 80 yaşında olup tek kelime Türkçe bilmeyen bir yaşlı Arap amcanın Türkçe okuduğu Çanakkale şiirini dinleyip de ağlamamak mümkün mü? Arap gençlerin saz eşliğinde söyledikleri Yemen türküsü ve Hepimiz Kardeşiz şarkısı oradaki herkesi ziyadesiyle duygulandırdı. Kampın içinde inşa edilen Halep Evi ise adeta bir misafir ağırlama merkezi gibi olmuş. Sedirlere oturduk, hemen mırra denilen kahve ikram edildi ve Halepli üç sanatçı tarafından her bir kelimesinde Türklere, Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a minnet, şükran ve sevgi sözcüklerini içeren muhteşem bir şarkı ve bizim Barak havaları tarzında Arap uzun havaları okundu. O anları burada anlatabilmem, yazıya dökebilmem, tarif edebilmem mümkün değil. Bir insanın hayatında “Anlatılmaz, yaşanır” denilebilecek ender ortamlardan biriydi. Burada kalbi tunçtan olan en kalpsiz insan bile duygusallaşır ve insanlığını hatırlar.

Antalyalı bir işadamının karısıyla birlikte yetim ve öksüz Suriyeli çocuklar için yapmayı düşündüğü 18 derslikli okul binasına neden ihtiyaç olduğunu daha iyi anladım. Bu arada belediye başkanı Hasan Kara’nın bu okulun yapımına neden izin vermediğine de işin doğrusu çok fazla anlam veremedim. Milletvekiliğinden belediye başkanlığı görevine kaydırılmasına tenzili rütbe gibi bakıp işine dört elle sarılmadığı halk arasında sıkça konuşuluyor. Siyasetçiler ve politikacılar tarafından sokaktaki insanın konuşmaları kesinlikle dikkate alınmalı. Sayın belediye başkanının, Kilis 7 Aralık Üniversitesi rektörü ile yaşadığı bir problemden dolayı üniversite ana kampüs girişi önündeki bulvarı trafiğe kapatması da anlaşılır gibi değil.

Kamplarda savaş sırasında travma yaşayan insanlara psikolojik destek sunulmakta. Kadınlara ve kızlara çeşitli meslekler öğretilmekte. Kamp içinde orta ölçekli bir halı dokuma ünitesi bile kurulmuş. Dokunan halılar satılıyor. Geleneksel Halep dokumaları, elişleri, resim ve heykel çalışmaları yapılıyor. Çalışanların ellerine ayda ortalama 300 lira geçiyormuş.

Kamplarda çamaşır yıkamak için ayrı bir birim oluşturulmuş ve herkes haftanın belirli günlerinde randevu usulüne göre çamaşırlarını yıkıyor. Konteynerlerde herhangi bir elektrik ve su arızası olduğunda koordinasyon merkezine başvuruluyor ve sorunlar en kısa zamanda gideriliyor.

Kampın hemen her köşesinde sığınmacılar tarafından duvarlara resmedilmiş Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu bayraklarını görebilmek mümkün. Burada hiçbir şey yapmacık değil. Türk devleti elinden geldiği kadar değil, yapacağının kat be kat fazlasını bu insanların hizmetine sunarken, onlarda bunların karşılığını minnet ve sevgi duygularıyla ziyadesiyle gösteriyorlar. Tüm bu hizmetleri bir başarı hikâyesine dönüştüren kahraman ise Kilis Valisi Sayın Süleyman Tapsız. Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği son derece kıymetli ve ender devlet adamlarından biri olan bu gönül insanının, anne babasız kalmış minik çocuklara sarılışını ve onların başını okşamasını görmenizi isterdim. Vali beyin yetim çocuklarla kurduğu o sevgi bağını görünce Şeyh Sadi Şirazi’nin yetimler için kaleme aldığı manzumu aklıma geldi; “Boynu bükük bir yetim gördüğün zaman, onun karşısında kendi evladının yüzünü öpme. Yetim ağlayınca nazını kim çeker? Öfkelenince kimler hoş görür? Aman, dikkat et de ağlamasın; yetim ağladığı zaman Arş titrer. Esirgeyerek onun gözyaşını sil; şefkatle yüzünün tozunu al. Eğer başından gölgesi gittiyse, onu kendi gölgenle besle.”

Akşam Selim Bolat isimli bir polisle tanıştım ve uzun uzadıya konuştum. Kentte Suriyeliler ile Türkler arasında herhangi bir sorun yaşanıyor mu? diye sordum. Anlattığı aynen şu; “Suriyeliler Kilis‘e geldi diye burada suç oranının arttığına yönelik haberler kesinlikle doğru değil. Kilis zaten çok fazla olay yaşanan bir il değil. Cinayet, gasp ve tecavüz gibi olaylar burada hiç görülmüyor desem yeridir. Suriyelilerin suç işlemesi de ancak şu şekilde oluyor; adam yaptığı hareketin Türkiye‘de suç olduğunun farkında bile değil. Kanunlarımızı bilmemelerinden kaynaklanan basit olaylar söz konusu oluyor o kadar.”

Daha önceki bir makalemde de yazmıştım. Kilisliler dört yıldan beri Suriyelilere karşı sergiledikleri misafirperverlikleri, yardım ve dostluklarıyla bir destan yazıyorlar.

Halep Üniversitesinden genç bir öğretim üyesi ve 80 yaşında yaşlı bir amca Vali beyin elini tutup şunları söyledi; “Siz bize en zor günümüzde sahip çıktınız, korudunuz, evinizi sofranızı açtınız. Biz bunları unutmayacağız unutturmayacağız. Recep Tayyip Erdoğan‘a o büyük insana ve Türk halkına çok çok çok teşekkürler.” Fakat o yaşlı amcanın Arapça söyleyip içine kısmen bölük pörçük Türkçe kelimeler katmak suretiyle dile getirdiği bu minnet duygularını ifade ederken sergilediği vücut dilini, yüzündeki tebessümü ve gözlerindeki şükran ışıltılarını görmenizi isterdim.

Büyük Türkiye’nin ve Yeni Türk İmparatorluğu’nun adım adım yeniden kurulduğuna şahit oluyorsunuz. Tarihte yeni bir sayfa açmak artık boynumuzun borcu. Burada Türkçe, Kürtçe ve Arapça konuşan insanları görünce bölünmüşlüğün ne olduğunu, Osmanlı topraklarının Sykes-Pycot, Ankara Antlaşması ve Lozan Antlaşması ile nasıl tarumar edildiğini daha iyi anlıyorsunuz. Ben bu üç anlaşmaya da “kötü bir rüyâ” diyorum. 100 yıllık uykudan uyanıp, yeni bir güne başlamanın zamanı gelmiştir. İstikrarsız Ortadoğu’ya barış ve huzuru Türklerden başka hiçbir millet getiremez. Bunu da Suriye’den başlatabiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni burada layıkıyla temsil eden, bürokratı, memuru, asker ve polisi, eğitimcisi, sağlıkçısı, teknik personeli ve daha niceleriyle, tüm dünyaya emsal teşkil edecek mücadelenin baş mimarı Kilis Valisi Sayın Süleyman Tapsız beyefendiye, bizlere bu haklı gururu yaşattığı için binlerce ama binlerce defa teşekkür ediyorum.

Varolun, aziz olun…

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir