Anasayfa / Makaleler / DÜŞTÜK ANA RAHMİNDEN PAZARA, BİR KEFEN ALDIK DÖNDÜK MEZARA…

DÜŞTÜK ANA RAHMİNDEN PAZARA, BİR KEFEN ALDIK DÖNDÜK MEZARA…

Paylaş:

(Article 134-03.02.2017)

İlginçtir! İnsan sevdiğini kaybedince geçmişte yaşanan bazı olayları çok daha detaylı hatırlayabiliyor. Babamın ebediyete intikalinin üzerinden neredeyse bir ay geçti. Nurten ablam bugün bir anısını anlattı. Çok hüzünlendim. Vefatından iki gün önce babamı hastaneye götürürken onu arabanın koltuğuna oturtmuş, evden ayırılıyorduk. Benim dikkatimi çekmedi ama ablam, araba hareket ederken babamın eve ve sokağa dikkatle baktığını söyledi. Bunun sonrasına ben şahit oldum. Rahat etsin diye başını koltuğa yaslamasını istediysem de, babam tüm halsizliğine rağmen koltukta dimdik durdu ve hastaneye gidene dek etrafa dikkatlice baktı. Sanırım o anlar, evine, evinin sokağına, İstanbul’a ve dünyaya son bakışlarıymış.

Ölüm” tarifi mümkün olmayan bir şey.

İnsana acı yüklüyor, üzüyor, kederlendiriyor ama bunlardan daha da öte biz çocukları inanılmaz derecede olgunlaştırıyor.

Bir insan babası ölünce büyürmüş. Evet! Çok doğruymuş. Ben ve kardeşlerim bugüne kadar babamızın çocuğuyduk. Ama artık kendi başımıza kaldık. Artık hiç kimseye; “babamıza soracağız”, “babamıza sormamız lazım” ya da “babamız bilir” diye bir cümle kuramayacağız.

Odasına giriyorum koltuğu boş, mutfağa giriyorum sandalyesi öyle, salona varıyorum oturduğu yer sessiz ve yalnız. Onun sessizliği bile bize o kadar çok şey anlatıyormuş ki kaybedince farkına vardık.

Hem bu dünyayı hem de diğerini Yunus Emre’den daha güzel anlatan bir halk ozanı kolay kolay çıkmaz. Doğumu ve ölümü sadece iki satırla nasıl güzel ifade etmiş;

Düştük ana rahminden pazara,

Bir kefen aldık döndük mezara…

Bu dünya gerçekten bir “pazar”. Dönüyoruz duruyoruz, alıyoruz veriyoruz ama işin sonunda dünyaya geldiğimiz gibi “hiçbir şeysiz” gidiyoruz. Yunus bunu da dizelerine dökmüş;

Sabah mezarlığa vardım,

Baktım herkes ölmüş yatar,

Her biri çâresiz olup,

Ömrünü yitirmiş yatar.

 

Kimi yiğit, kimi koca,

Kimi vezir, kimi hoca,

Gündüzleri olmuş gece,

Karanlığa girmiş yatar.

Keşkeler” içerisinde kaybolmuş durumdayım. “Keşke babamla daha çok vakit geçirebilseydim.”, “Keşke onun dizinin dibinden ayrılmasaydım.”, “Keşke onu bir saniye olsun yalnız bırakmasaydım.” Keşke! Keşke! Keşke!

Ama artık yapacak bir şey yok. Doğum ne kadar gerçek ise, ölüm de o kadar gerçek. “Ben ölünce bir elimi tabutumun dışına atın. İnsanlar görsünler ki padişah olan Süleyman bu dünyadan eli boş gitmiştir.” diye vasiyet bırakan koca Avrupa’ya kök söktüren Kanuni Sultan Süleyman değil midir?

İnsanlar, götürdükleri (daha doğrusu götüremedikleri) ile değil bu dünyada yaptıkları ile mükâfata nail oluyor. Mevlana Celalettin Rumi’nin bir sözü çok anlamlı; ,

Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok 

Nice elbiseler gördüm içinde insan yok!

Bir insanın ne kadar sevilip sayıldığını anlamak, hayatta iken gördüğü itibardan çok vefat ettiğinde göreceği itibardan belli olurmuş.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Abdullah Cevdet isimli bir zat vardır ki Türkleri ıslah etmek için “damızlık erkek” getirilmesi fikrini ortaya atan kişidir. Abdullah Cevdet, kadınlara ilk kez genelev vesikası verilmesi uygulamasını başlatınca halktan gelen tepki üzerine görevden alınmış, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kuruluşunda rol oynamış, Kürt Teali Cemiyeti’nde de fiilen çalışmıştı. “Seçkin” insanların yetişmesine yönelik bir eğitimi ve biyolojik materyalizmi savunan Abdullah Cevdet, daha Cumhuriyet kurulmadan yıllar önce Latin harflerine geçilmesi gerektiğini savunmuş ve kadın hakları konusundaki görüşleriyle dikkat çekmişti.

Abdullah Cevdet hayatta iken, İslamiyet aleyhinde çalışmış, yazılarında devamlı olarak İslami değerlere hücum etmişti. En büyük hedefinin, “halk arasında dinin nüfuzunu (etkisini) kırmak” olduğunu söylüyordu. Bu bakımdan kendisine “Adüvüllah Cevdet- Allah’ın düşmanı Cevdet” ismi takılmıştı. Öldüğünde cenazesine birkaç yakını dışında hiç kimse katılmadı. Cevdet’in yakınları cenaze namazının kılınmasını, imam ve cemaat ise kılınmamasını istiyordu. Tartışmanın daha fazla uzamasını istemeyen bir vatandaş şöyle bağırdı; “Bu adam İslam düşmanıydı, dinsizdi, namazı kılınamaz!

Bu tartışmalardan sonra Abdullah Cevdet’in ölüsünü alan yakınları cenazeyi koyacak araba da bulamadı ve neticede Fener Rum Patrikhanesine telefon edilerek cenaze arabası istenildi. Cenazesi haç işaretli cenaze arabasına konularak götürülüp bir yere gömüldü.

Kendisine bir cenaze töreni bile reva görülmeyip, kimsesizler mezarlığına sessizce defin edilmek üzere iken, yüzbinlerce kişi tarafından ebediyete uğurlanan bir başka kişi vardır ki, onu burada anmadan geçemem. İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif Ersoy’dan bahsediyorum.

Mehmet Akif, 27 Aralık 1936’da Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında kaldığı dairede hayatını kaybetti. Gazeteler Akif’in vefat haberini hükümetin korkusundan ancak ertesi günü verebildiler.

Akif’in cenaze namazı için herhangi bir resmi tören hazırlanmamıştı. Cenazeye resmi kişilerden ve kuruluşlardan hiç kimse katılmadı.  Cenaze namazına hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer,  5 Ocak 1987 tarihli Tercüman gazetesinde “Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazıda o günü şöyle anlatır:

“…O zamanlar ülkemizde egemen olan tek partinin otoriter düzeni içerisinde hiç kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için, Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlamazdı… Bizler alana geldiğimizde, namaz saati yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Lokantanın önüne iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabut indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akif’e ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı… Gençler hemen Emin Efendi Lokantası’nın bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.” 

O tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof. Dr. Abdülkadir Karahan cenazeye katılıp bir konuşma yapmıştı. ‘Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası’ başlıklı yazısında hatıralarını kaleme alan Karahan cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatır:

“Burada bir olaya daha değinmek isterim. Benim o eşi az bulunur Milli Marşımızın eli öpülecek şairimizin kabir başındaki hitabemi, takdir yerine adeta tekdirle karşılanmak istenmesini ben bugün bile bir muamma gibi çözemediğimi de işaret etmek isterim. Çünkü 3 gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulu’ndan Emniyet Müdürlüğü’ne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti. Ne sıfatla resmi makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı sormuştu. Cevabım yaklaşık olarak şöyleydi: “Ben herhangi bir şairin değil, Türk Bayrağı göndere çekilirken, yazdığı İstiklal Marşı ile göklere seslenen bir zatın kabri başında milletimizin duygusunu, saygısını dile getirdim. Beni buraya çağırmakla hata işlemiş bulunuyorsunuz.

Bir tıp öğrencisi olan Macit Bumin ise o günü şöyle anlatır;

O zamanlar TIP fakültesinin ilk sınıflarındaydım ve sağlık vekâleti yurtlarının birinde kalıyordum. Boş zamanlarımızı kütüphaneye gidip okumakla geçirirdik. Bir pazar günüydü. Arkadaşım Mithat Müdüroğlu ile birlikte Beyazıt Kütüphanesi’ne gidiyorduk. Vakit erkendi. Kütüphanenin açılma saatini, tam karşısında bulunan ve “Küllük” denilen kahvelerin birinde oturarak bekliyorduk. Sulu kar yağıyordu. Tam bu sırada caddeden tek atlı bir araba geçiyordu. Arabacının yanında fesli bir genç oturuyordu. Yükü, örtüsüz bir tabut olan araba, cami kapısına yöneldi. Tam bu sırada ikimiz birden kalkıp önlerine koştuk. Fesli gence; “Bu tabut kime ait?” diye sorduk.

Delikanlı bize şöyle bir baktı ve “Bu tabut Mehmet Akif Bey’e aittir. Ben de kâtib-i hususisiyim” dedi. Hemen tabutu arabadan aldık ve hürmetle musalla taşının üzerine usul-ü vechile yerleştirdik. Arkadaşımla görebildiğimiz birtakım eksiklikleri tamamlamak vazifesini üstlendik. Kâtipten merhumun kartvizit büyüklüğünde iki fotoğrafını istedik. Birini tabutun başına dayadık, birini de yanımıza alarak heyecan ve telaşla kâtibin adını bile sormadan, Fatihamızı okuyup Kapalıçarşı’ya daldık. Bir büyük bayrak ve raptiye alarak döndük. Bayrağı büyük naaşın üzerine örttük. Kâtipten tekrar izin alarak Cağaloğlu yolunu tuttuk. Gözümüze takılan ilk matbaaya girdik. Matbaacıya durumu anlattık. Fotoğraftan parası karşılığında vesikalıktan biraz büyük boyda bol miktarda tabettirdik. Bir miktar toplu iğne ve siyah kurdele da almak istedik. Matbaacı: “Bunlar da benden olsun” diyerek parasını almadı. Siyah kurdeleyi münasip büyüklükte parçalara böldük. Toplu iğnelerle tabettiğimiz fotoğraflara kurdeleleri iğneledik. Oradan doğruca talebe yurtlarına koştuk. Kısa bir zaman parçası içerisinde TIP talebe yurdunu dolaştık. Rastladığımız herkese büyük şairimizin cenazesinin Beyazıt Camii’nde olduğunu, öğlen namazından sonra kaldırılacağını haber veriyorduk. Bu arada Kadırga Yurdu’na da indik. Yollarda rastladığımız kimselere sadece haberi vermekle kalmıyor, yakalarına merhumun fotoğrafını da iliştiriyor, naaşın Edirnekapı’da toprağa verileceğini söylüyorduk. Öğle namazına yakındı, Beyazıt Camiine geldik. Cenazenin yanında, resmi kıyafetleri ile Darüşşafaka ilkokul birinci sınıf talebelerini öğretmenle birlikte gördük. Daha sonra cemaat çoğaldı. Namazdan sonra tabut omuzlara alınarak Beyazıt meydanına çıkıldı. Cenaze alayı ilerledikçe kalabalık artıyordu. Edebiyat Fakültesi önünde 5 dakika duruldu, saygı duruşunda bulunuldu: Artık cenaze alayı büyümüştü. Tabut gençlerin ve halkımızın omuzlarında, bayrağımıza sarılı vaziyette ilerliyordu. Edirnekapı’ya kadar böylece gelindi. Tabut mezara indirildikten sonra görmek isteyenler için merhumun yüzü son bir kere açıldı. Tam bu sırada Güzel Sanatlar Akademisi’nden bir genç mezara atladı ve alçılı bir bezle merhumun o nazik yüzünün mülajını aldı. Ona müdahale edenler olduysa da genç heyecanlı tavrıyla: “İlerde bir gün belki heykeli yapılırsa lazım olur” dedi. Mezar usul-ü veçhile kapandı. Kur’an-ı Kerim okundu, dualar edildi ve büyük kaybın verdiği iç burukluğuyla cemaat oradan ayrıldı.”

Bu arada Mehmet Akif Ersoy’un oğlu Asım’ın o “içli” ölümünü de unutmamak gerekir.

Gazeteci Çetin Altan, 2006 yılı başlarında Sky Türk´te bir bayram sabahı katıldığı programda Akif´in oğluyla ilgili hatırasını anlatırken, ekran başındaki milyonlarca kişi duydukları karşısında isyan ederek, gözyaşlarına boğuldu. Çetin Altan, Mehmet Akif´in oğluyla ilgili olarak gözleri yaşartan o anları şöyle anlatmıştı;

“İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif Ersoy’u hepimiz tanırız. Çok ünlü bir vatan şairi olarak biliriz. Çünkü İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Yarışmayı kazandığı halde, para ödülünü almayı reddetmiştir. Ama biyografi okumayı bilmediğimiz için mesela yoksulluk içinde geçen bir hayat sürdüğünü pek bilmeyiz. Size bir anımı anlatayım. 1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. ‘Sizi biri görmek istiyor’ dediler. ‘Buyursun’ dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla; ‘Bendeniz Mehmet Akif’in oğluyum’ dedi. Bir anda ne olduğumu şaşırdım. Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine; ‘Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?’ türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı; ‘Rahatsız etmeyeyim, açım! sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim’ dedi. Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena, allak bullak oldum. Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: ‘Siz ne münasip görürseniz’ dedi. Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ‘Durun bakalım neyimiz varmış’ gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu, elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı. ‘Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim’ dedi ve çıktı. Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber gözüme ilişti: Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü bulundu!

Abdullah Cevdet’in ölüsüne kimsenin sahip çıkmayacağını pek çok kişi tahmin edebilir. Ancak “Çanakkale Şehitlerine” isimli o muhteşem şiir ile milli marşımız olan İstiklal Marşı’nı kaleme alan Mehmet Akif’in eften püften sebeplerle Türkiye’den sürgün edilip yıllarca Mısır’da sürgün hayatı yaşadığını, cenazesinin Edirnekapı mezarlığına kabul edilmeyip, mezarlık dışındaki bir alana defin edildiğini, oğlu Asım’ın ölüsünün bir çöplükte bulunacağını hiç kimse aklının ucundan bile geçiremez değil mi?

İşte bu üç olay şu sözün önemini daha da anlamlı hale getiriyor; “İki şeyi unutma sakın! Bunları unutursan helâk olursun! Biri Allah, biri ölüm!…”

Allah insanlara hayırlı ölümler nasip etsin…

DR.Mehmet Hakan Sağlam

Paylaş:

Bunada Bakın

DOLAR 5 LİRA OLDU OLMASINA DA TÜRKİYE’DE BU KADAR SÜZME O.Ç. HANGİ ARA TÜREDİ?

(Article 242 – 04.08.2018) ABD Başkanının bizzat talimatıyla Türk İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı aleyhine …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir