Anasayfa / Makaleler / BOŞ BOŞ KONUŞMAYALIM DA ŞU DOLAR KURUNU İNDİRELİM…

BOŞ BOŞ KONUŞMAYALIM DA ŞU DOLAR KURUNU İNDİRELİM…

Paylaş:

 (Article 230-25.05.2018)

Bugünkü Hindistan, 18’nci yüzyılın başlarında Pakistan, Bangladeş, Burma, Afganistan, Nepal, Singapur ve Siyam ülkelerini içine alan büyük bir kıta durumundaydı. Önemli bir İngiliz sömürgesi olarak onların atadığı bir genel vali tarafından yönetilmekteydi. 15 Ağustos 1947’de Hindistan ve Pakistan iki ayrı devlet olarak bağımsızlıklarını kazandı ve Asya’nın bu iki ülkesi birbiriyle sürekli mücadele halinde tam üç defa savaştı. Hindistan ve Pakistan arasında 1972 yılında her ne kadar saldırmazlık anlaşması imzalanmış olsa da, Hindistan’ın 1974’te “Smiling Buddha” ismini verdiği nükleer bombayı patlatması bölgedeki dengelerin bir anda değişmesine yol açtı. Hindistan yapmış olduğu bu denemeyle, nükleer güce sahip olma hususunda Pakistan’ı adeta tetiklemişti.

İlk denemeden yaklaşık 24 yıl sonra Hindistan bu defa 150 mil menzilli ve bir ton nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip Rrithvi füzelerinin denemesini gerçekleştirdi. Bu sırada Pakistan da boş durmadı ve Çin ile yapmış olduğu nükleer işbirliği anlaşması kapsamında 1980 yılından itibaren zenginleştirilmiş uranyum üretmeye başladı. Geçmişte birbiriyle üç defa savaşan iki ülkenin birbirine karşı esnek olabilecek hiçbir tarafı yoktu. Pakistan bu duruma seyirci kalmadı ve nükleer güce sahip olmak için elinden ne geliyorsa yaptı. Zülfikar Ali Butto, Pakistan’ın kararlılığını: “Kuru ot yiyeceğiz, aç kalacağız ama nükleer bomba yapacağız.” cümlesiyle vurgularken, uzun soluklu nükleer koşunun ilk adımını da böylelikle atmış oldu.

Pakistan nükleer araştırma laboratuvarlarını ilk olarak 1976’da kurdu ve 6 yıllık süre zarfında uranyum zenginleştirmeyi başardı. Nükleer güce giden süreçte işler son derece gizli yürütüldü. Araştırma ve geliştirme çalışmaları için gereken ve Pakistan Ordusu’na verilmeyen birçok malzeme özel şirketler aracılığıyla ülkeye getirtildi.

Hindistan’ın 10 Mayıs 1998’de gerçekleştirdiği üç nükleer denemenin ardından Pakistan tarihi bir dönemece geldi ve dönemin Başbakanı Navaz Şerif, çok iddialı bir konuşma yaptı: “Üç günde biz de yaparız”. Nükleer deneme ya şimdi yapılacak ya da bir daha asla yapılamayacaktı. Denemenin yapılması halinde Amerika’nın ambargo uygulayacağı hatırlatılınca dönemin Dışişleri Bakanı Gohar Eyüp Han; “Biz kendimize yeteriz. Yasaklar ve ambargolar bizi etkilemeyecektir. Hindistan’a cevap vereceğiz.” dedi. Son noktayı ise Başbakan Şerif koydu: “Pakistan milleti çorba içmeye mahkûm olsa da nükleer denemeleri yapacağız.”

Başbakan Navaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Cihangir Karamat ve nükleer programın ardındaki beyin olan ünlü fizikçi Abdülkadir Han’ın ortak kararıyla nükleer deneme gerçekleştirildi. Denemenin yapılacağı günün gecesi, Amerika Birleşik Devletleri Başbakanı Bill Clinton’ın “Bombayı patlatmayın” uyarılarına rağmen, 28 Mayıs 1998’de Belucistan eyaletinde art arda beş nükleer deneme gerçekleştirildi ve denemeler başarılı oldu.

Pakistan’ı nükleer güç haline getiren Abdülkadir Han, 1935’de Hindistan’da doğan ve 1952’de ailesiyle birlikte Pakistan’a göç eden biriydi. Üniversite eğitimini Pakistan’da tamamlamış, doktorasını metalürji dalında Belçika’da yapmıştı. Hollanda’da URENCO adıyla bilinen İngiliz–Alman–Hollanda ortaklığından oluşan bir nükleer reaktörde 1972–1976 yılları arasında uzman olarak çalışan Abdülkadir Han, orada edindiği bilgi ve tecrübeyi ülkesine aktardı ve Pakistan’ın nükleer programını gizlice başlattı. Kendi adıyla anılan Han Laboratuvar’ını kurdu ve işin sonunda Pakistan, onun üstün çaba ve dehasıyla 1998’de ilk nükleer silah denemesini başarıyla gerçekleştirdi. 1983’de bir Hollanda mahkemesi uranyum zenginleştirme ve nükleer içerikli gizli bilgi, dosya ve şemaları URENCO’dan çalıp kaçırdığı gerekçesiyle kendisine bir dava açtı. Han, davanın sonucunda suçlu bulunup 4 yıl hapse mahkûm olsa da teknik bir eksiklikten dolayı karar iptal edildi ve aleyhindeki dava düştü.

Bugün tüm dünyada yaklaşık 17 bin civarında nükleer füze bulunuyor. ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve İsrail devletleri fiili olarak bu tür silahlara sahip iken, Kuzey Kore ve İran ise nükleer silah geliştirme aşamasında olan ülkeler grubunda yer alıyor.

Önceki yazılarımın birkaç tanesinde ülkemiz üniversitelerinde görev yapan akademisyenlerin bilimsel açısından bir “HİÇ” olduklarını yazmıştım. Türkiye’nin önemli bir dünya gücü haline gelebilmesi için nükleer güce sahip olması gerekiyor.

Abdülkadir Han’ın en başta vatan sevgisini, sonrasında bilgi, yetenek ve kapasitesini kıskanmamak elde değil. Türk üniversitelerindeki “çakma hocalar” bir tek cıvata bile yapmayı beceremez iken, Abdülkadir Han’ın ülkesini kendi sahasında devler kulübüne sokması, atom bombasını A’dan Z’ye yapması ne kadar müthiş bir şey değil mi?

Abdülkadir Han 1976-1998 yılları arasında atom bombası yapmaya çalışırken, bizim “çapsız” akademisyenlerimiz aynı yıllarda kara cüppeleriyle Anıtkabir’in aslanlı yolunda kortej halinde yürüyor, ellerindeki küçük Türk bayraklarını ilkokul çocukları gibi sağa sola sallıyor, “Laiklik elden gidiyor!” diyerek hükümeti Atatürk’e şikâyet ediyorlardı.

O yıllarda kendilerini Türkiye’nin asli sahibi zanneden askerler ise afilli kıyafetleriyle kokteyl kokteyl dolaşıp demokrasiye müdahale mesajları veriyor, Sincan sokaklarında tank yürütüyor, kıçları yemediği için Genelkurmay’ın internet sitesinden sadece e-muhtıra yayınlamakla yetiniyorlardı. Faili meçhuller, artan PKK terörü, kontrol dışı kalan bölge ve şehirler ise onları zaten hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

Televizyon programlarında Pakistan’ın içler acısı durumunu hemen herkes görmüştür. Yoksulluk, fakirlik, açlık ve az gelişmişliğin tüm belirtilerini bu ülkede görebilmek mümkün. En fazla bin dolar maaş alabilen Pakistanlı bir profesörün beceri ve yeteneğiyle, üç dört bin dolar maaş alıp “hiçbir şey” üretemeyen bir Türk akademisyenin durumunu hangi açıdan karşılaştırabilirsiniz ki?

Pakistanlı bilim insanlarının atom bombası yapmaya çalıştığı 1976-1988 döneminde tüm dünyada yaşanan teknolojik gelişmeleri alt alta yazdığımızda çok ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Bakın o günlerden bugünlere elin oğlu neler yapmış neler;

1976’da mürekkep püskürtmeli yazıcı, 1979’da cep telefonu, süper bilgisayar ve Walkman, 1980’de Hepatit-B aşısı, 1981’de MS-DOS ve IBM PC, 1984’de CD-ROM, Macintosh Bilgisayar, 1985’te Windows işletim sistemi, 1987’de 3-D video oyunu, 1988’de dijital cep telefonu, 1989’da yüksek çözünürlüklü televizyon, 1990’da World Wide Web ve Internet icat edildi.

Bu listede aslında on binlerce ürün ve buluş var ama ben sadece çok bilindik olanlarını listeye koydum. Gönül isterdi ki bu listede; “işte bu ürünü biz yaptık” diyeceğimiz onlarca yüzlerce mal olsun ancak maalesef yok.

Türkiye’de faaliyet gösteren 65 bin firmanın 2017 yılı ihracat gelirleri toplamı yaklaşık 160 milyar dolar civarında iken, neredeyse her insanın cebinde taşıdığı i-Phone telefonlarının üreticisi olan Apple firmasının 2017 yılı net satış gelirleri 270 milyar dolar. Bu rakam sanırım her şeyi daha iyi anlatıyor değil mi?

2014 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin en başarılı üniversitelerinden birisi olan MIT’nin ana kampüs binasını ziyaret etmiştim. Ana kampüs binasının kubbesinde İngilizce olarak şöyle bir yazı yazıyordu; “Bu Üniversite, bilim ve teknolojideki yeniliklerin ve buluşların endüstriyel yaşama uyarlanması amacıyla kurulmuştur.”

Bu yazı aslında her şeyi özetliyor; endüstriyel yaşama uyarlanmayan ve parasal getirisi olmayan buluşların herhangi bir değeri yoktur.

Şimdi gelelim doların durumuna. 24 Haziran seçimleri yaklaşırken Türkiye düşmanlarının tamamı Erdoğan’ı devirme uğruna dört bir yandan saldırdıkça saldırıyor. Sayın Erdoğan aslında sadece bir sembol. Asıl devrilmesi istenilen şey; “TÜRKİYE”.

Savunma sanayii alanında bölgesel ve küresel bir olmaya doğru emin adımlarla ilerleyen, helikopter, tank ve uçak yapan bir Türkiye hiç kimsenin işine gelmiyor. Bu şekilde devam ederse –ki inşallah öyle de olacak- Türkiye 10 yıl içerisinde dünyanın en büyük 10. Ekonomisi durumuna dönüşecek. Suriye ve Irak başta olmak üzere Katar, Sudan, Somali, Kıbrıs, Saraybosna ve daha birçok eski Osmanlı topraklarında askeri üsler kurmaya başlayan Türkiye’nin bir şekilde önünün kesilmesi gerekiyor.

Gezi Olayları, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz’da tutmayan oyun, bu defa “dolar” üzerinden kurgulanıyor. İki gün önce 4,96 seviyelerini gören dolar kuru Merkez Bankası’nın faiz artırım kararından sonra 4,55’lere kadar geriledi ama bugün yine 4,75’lere çıktı.

Peki, bu dolar nasıl düşer? Bu konuyu biraz açmakta fayda var. AK Parti iktidara geldikten sonra ciddi bir yatırım hamlesi başlattı. Yollar, barajlar, hidro elektrik santralleri, hızlı tren, Marmaray, Avrasya Tüneli, Yeni İstanbul Havalimanı, Körfez ve İstanbul Boğazı geçiş köprüleri, savunma sanayi yatırımları son derece yerinde ve başarılı hizmetlerdi.

Ancak bir hataları var ki, bugün yaşanılan sıkıntıların nedeni aslında o hatadan kaynaklanıyor. İnşaat sektörüne verilen aşırı destek, artan konut yatırımları Türk halkının yıllar boyu biriktirdiği yaklaşık 500 milyar dolar paranın yaşa toprağa gömülmesine sebep oldu. İnşaat sektörünün piyasaları canlandırma noktasında lokomotif sektörlerin başında geldiği hususunda hemen herkes hemfikirdir. Ancak kendi insanımızın birikimi olan bu paralar daha etkin ve ihracatı artırmaya yönelik yatırımların finansmanında kullanılabilirdi.

Ekonomik kriz ve uzun süreli buhranların etkisinin azaltılması noktasında gerek devlet gerekse özel sektörün inşaat sektörüne harcama yapması piyasaları doğrudan doğruya canlandırır. Nitekim 1929 dünya bunalımı Amerika Birleşik Devletleri’nde patlak verdikten sonra iktidara gelen Roosevelt, ekonomiyi canlandırmak için hemen inşaat sektörüne yönelmiş ve bu alandaki çalışmaları düzenlemekle görevlen­dirilen PWA (Public Works Administration) 1933-1942 yılları arasında toplam 13,2 milyar dolarlık kaynak yaratarak yeni iş alanlarının açılmasına katkıda bulundu. PWA aracılığıyla, söz konusu dönem içinde; 122 bin konut, 664 bin mil yol, 77 bin köprü ve 285 havaalanı inşa edildi. Devlet tarafından planlanan kamu yatırımları birbiri peşi sıra uygulamaya sokuldu. Başkan Roosevelt ağaçlandırma, su baskınlarının önlenmesi ve toprağın korunması gibi kamusal projeleri yürürlüğü koyarak, 1933 yılı içerisinde 300 bin kişinin işe alınmasını sağladı ve Kuzey Dakota’dan Texas’a kadar uzanan 200 mil­yonluk bir ağaç kuşağı meydana getirdi.

Roosevelt’in “New Deal” (Yeni Düzen) adıyla tanımlanan bu fikriyatı çok başarılı oldu ve işin sonunda bugünkü Amerika Birleşik Devletleri dünya devi olarak bir süper güce dönüştü.

Peki, 1942’den sonra devletin inşaata verdiği destek devam etti mi? Hayır. Piyasalar düzeldiği anda devlet desteği sona erdi ve her koyun kendi bacağından asılmaya başlandı. Aynı yöntem İngiltere, Almanya ve diğer birkaç Avrupa ülkesinde de kullanılmış ve onlarda da piyasalar düzeldiği anda devlet desteği sona ermiştir.

Fakat biz ekonomiyi canlı tutabilmek için neredeyse son 15 yıldan beri inşaat sektörüne hiç aralıksız gaz verdik. Teşvikler, vergi muafiyetleri, tapu harçlarının indirilmesi, KDV istisnaları vs.

Sonuç; toprağa gömülen yaklaşık 500 milyar dolar para. Sıfıra sıfır elde var sıfır. Halbuki biz de Pakistanlıların; “kuru ot yiyeceğiz, aç kalacağız ama nükleer bomba yapacağız.” cümlesinde anlam bulduğu gibi, “gerekirse lüks konutlarda oturmayalım, barakada yaşayalım ama Türkiye’yi bir dünya devi yapalım” diyebilirdik.

Halbuki o paralarla aşı ve ilaç üretimi yapan fabrikalar, çok önemli yazılım şirketleri, stratejik öneme sahip kompozit üretim tesisleri, elektronik çip ve entregre devre üretimi yapan çok uluslu şirketler yaratabilir ve bu şirketlerin ürettikleri ürünlerin ihracatlarından her sene 300-500 milyar dolar para kazanabilirdik.

Güney Kore işte aynen bunu yaptı ve bazı şirketleri çeşitli konularda uzmanlaştırdı. Samsung, LG ve Hyundai gibi Güney Kore şirketleri bizzat devlet tarafından görevlendirildi ve sadece kendi konularında uzmanlaşmaları sağlandı. hatta birbiriyle rekabet halinde olan bazı şirketler bir diğeri lehine piyasadan çekildi.

Türkiye’nin ihracatı şimdi olduğu gibi 160 milyar dolar değil de 500 milyar dolar seviyesinde olsaydı, ne Standarts & Poors, Moodys ve Fitch gibi derecelendirme kuruluşları ne de Batılıların ayak oyunları tutmaz, dolar 3,80’lerden başlayıp 4,80’lere kadar tırmanamazdı.

“Ekonomiyi canlı tutalım, inşaat lokomotif sektördür” derken işin kolayına kaçmışız…

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

Paylaş:

Bunada Bakın

DOLAR ÜZERİNDEN TÜRKİYE’YE OYNANAN OYUN…

(Article 228-16.05.2018) ABD Başkanı Trump, Obama döneminde İran ile yapılan nükleer anlaşmadan ABD’nin çekilip çekilmeyeceğiyle …

3 Yorumlar

  1. hoca çok doğru söyledin diline yüreğine sağlık

  2. Hocam,bu ülkedeki lükse düşkünlük,savurganlık,özenti,rahat yaşama,kolay kazanma gibi nefsi arzular kaç millette bu kadar yaygın ki? Devlet paranızı getirin ekonomiye katın dediğinde kaç kişi yastık altindan çıkarıp getirdi? Devlet de ihtiyaç duyduğu sıcak parayı ülkeye ve sisteme sokabilmek için talep oluşturacak konut sahibi olma kampanyası başlattı.insanlar yastik altındakini çıkardı,üstünü bankalardan aldı,bankalar da yurt dışı bankalardan.Bu sarmal lükse düşkünlük ve vergi kaçırma nedeniyle sekteye uğradı.Devlet de umduğu vergi geliri sağlayamadı.Ben her zaman karma ekonomiden yanayımdır.Hatta biraz da devletçi ekonomiden yana.lokomotif olan devlet olacak,yatırım yapacak,daha sonra bunu özel sektöre verecek ki verim alınsın.Özel sektördeki hicbir sirket otomobil üretiminde dünyayı karşısına almamak ve işlerini sekteye uğratmamak,düşman kazanmamak için cesaret edip girişim yapamadı.Oysa ki devlet sıfırdan üreteceğine alt yapısı olan ve satılan onlarca araba fabrikasından birini alıp kaldığı yerden devam ettirebilirdi.Sıfırdan motor yapacağına motoru gelistirebilirdi.Devlet kendi ürettiği bu arabalara yine kendisi müşteri olabilirdi,başlangıçta üçüncü dünya ülkelerine pazarlayabilirdi.Yapmadı.Sadece teşvikler verdi.Özel sektöre bıraktı.Onlar da yapmadı.Devlet kadar biz vatandaşların da suçu yok mu sizce? Lüks ev,en son model araba,en son çıkan telefon,televizyon vs. Devletin taserona kadro verdiğinde dağıttığı promosyonların kaç liralık telefonlara gittigini görseniz içiniz acır.

  3. İsmail Kimyacıoğlu

    Açıkçası Pakistan’daki sosyolojik durum ve medya yapılanması hakkında bilgi sahibi değilim. Ancak yazınızda belirttiğiniz gibi biz Pakistanlılar kadar birlik sağlayabilir miydik, şüphelerim var.

    En basitinden kartel medyası emirleri dışarıdan aldığı için, yoğun bir dezenformasyon yapacak, muhalifler sırf kendileri oy vermediler diye iktidarı ve icraatlarını habire kötüleyecekti.

    Ben de bahsettiğiniz eksiklerin doğru olduğuna inanmakla beraber, daha fazlası nasıl yapılabilirdi kısmında cevap üretemiyorum.

    Allahü teâlâ hakkımızda hayırlısını nasip etsin inşallah.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir