Anasayfa / Makaleler / BEYLER! BUGÜN BAŞKANLIK SİSTEMİNİ İLAN EDİYORUZ…

BEYLER! BUGÜN BAŞKANLIK SİSTEMİNİ İLAN EDİYORUZ…

Paylaş:

(Article 237 – 09.07.2018)

Sayın Cumhurbaşkanı Meclis’te yemin edecek ve akşam saat 21.00’de de Bakanlar Kurulu listesini açıklayacak.

Türkiye’de yeni bir dönem başlıyor. Ve ister beğeninin ister beğenmeyin Türk tarihinde başkanlık sistemine geri dönülüyor. Tıpkı Göktürkler, Selçuklular ve Osmanlı’da olduğu gibi. O dönem ne yapılıyordu? Hükümdar –yani ülkeyi yöneten Kağan, Sultan veya Padişah- ülkeyi beraberce yöneteceği “vezir, sadrazam ve nazırları bizzat kendisi belirliyordu. Hükümdar tarafından belirlenen bu kişiler ise yaptıkları işlerden dolayı direkt sorumlu tutuluyor ve herhangi bir yanlışlarında derhal bostancıbaşına teslim ediliyordu.

Türk devlet anlayışına göre; “İKTİDAR, GÖLGE KABUL ETMEZ”. Fatih Sultan Mehmet Han’ın kardeş katlini “Fatih Kanunnameleri” içerisine özenle yerleştirmesinin nedeni işte bu sebepten kaynaklanır. Devleti tek bir kişi yönetmeyip, orada burada kendini hükümdar sananlar çıkarsa ne olur? Fatih Kanunnamesi’nde; “devletin birliği, beraberliği ve sürekliliğini temin için” aynı karından dünyaya gelen “kardeşlerin dahi öldürülebileceği” dahi hükümdarın doğal bir hakkı olarak tanımlanırken, bazı hususlar gözden kaçmış.

Gözden kaçan hususların başında hiç şüphesiz günümüze kadar varlığını sürdüren ve canları her istediğinde kazan kaldıran ve hükümdarın “sadık bendesi olarak gördüğü” askerler yani yeniçeriler geliyor. Bu kesim canı her sıkıldığında şu veya bu nedenle tarihin hemen her evresinde darbe yapıp durdu. Padişahları tahttan indirdi, katletti, yerine yenisini koydu ve hiç kimse bunlara hesap soramadı. Buçuktepe isyanını kanlı şekilde bastıran Fatih Sultan Mehmet, yeniçeri ocağını yerle yeksan edip ortadan kaldıran II. Mahmut ve 15 Temmuz darbesi sonrasında Fetullahçı Terör Örgütü mensuplarına açık savaş açan Recep Tayyip Erdoğan hariç. Daha dün sırf bu nedenle önemli bir kısmı asker olmak üzere yaklaşık 19 bin kişi kamudan uzaklaştırıldı. Ancak bu şerefsiz yapı devlete öyle bir sızmış ki temizlenecek gibi değil. Peki bunun sebebi kim?

Tabi ki bürokratlar…

Fatih Kanunnamesi’nde gözden kaçan ikinci husus ise hiç şüphesiz bürokrat tayfasının bizzat kendisi.

Şimdi bir düşünelim. Kamu kurumlarının içine yaklaşık 40 yıllık bir süre içerisinde bu kadar FETÖ mensubunu kim, nasıl yerleştirdi?

Hep yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim. Ehliyet sınavlarından üniversite sınavlarına, dil sınavlarından KPSS sınavlarına kadar her türlü sınavı yapan ÖSYM gibi bir kurumu ele geçirdiğiniz takdirde, devletin hemen her kurumuna eşeği dahi rahatlıkla yerleştirebilirsiniz.  Nitekim öyle de oldu.

John Stuart Mill; “Her şeyin bürokrasi ve bürokratlar eliyle yürütüldüğü bir yerde, onların muhalefet ettiği hiçbir şey asla gerçekleşemez“ der.

Max Weber ise; “Tam gelişmiş bir bürokrasinin gücü, olağan koşullarda daima çok yüksek olmuştur. Uzmanların ve yönetim işlerini yürüten eğitilmiş memurların karşısında siyasiler, kendilerini ancak bir amatör konumunda bulurlar.” diyerek dünyadaki bürokrasi ve siyaset ilişkileri hususunda bizlere ışık tutar.

Ülkemizde bürokrat ve siyasetçi ilişkisi tam da John Stuart Mill ve Max Weber’in tanımlaması çerçevesinde şekillenmiştir.

1980 sonrasında gelişen ve gücünü darbe anayasasından alan bürokratik kurumların özerk şekilde örgütlenebilmesi, Anayasal kurumlara yeni bir güç kazandırmıştır. Planlama, bütçeleme, projelendirme, örgütleme ve denetleme gibi teknik fonksiyonları bünyelerinde barındırmaları, bürokratik kurumların gücünü meşrulaştırmıştır. Bu durum, bürokratik kurumları güçlendirip bürokratik oligarşinin oluşmasına ve devlet düzeneği içerisinde ciddi anlamda güç sahibi olmalarına neden olmuştur.

Bürokrasinin freni olarak görülen siyaset kurumu ise meşruiyetini anayasadan aldığı için kendini “daha üstün” görmektedir. Siyaset kurumu, bürokratların kullanımı için gerekli bütçeyi dağıtma yetkisine sahip olmaları hasebiyle kendilerini bir günlüğüne de olsa bürokrasi karşısında güçlü görüverirler. Ancak bürokratın temsil ettiği kurumun bütçesi meclisten geçtikten sonra her şey bir anda tersine döner. Mecliste el pençe divan duran bürokratlar gidip onun yerini makamında vekil veya siyasetçiyi “anlat anlat civcivlerde yesin” havası içerisinde ilgisizce dinleyen ve “mevzuat hazretlerinin” tüm gücünü kullanan yılların tecrübesiyle “kaşarlanmış!” özgün bürokrat tipi alır.

Osmanlı’da Tanzimat yönetiminin bürokrasi anlayışı, mali ve mülki yönetim açısından merkezileşmektir. Yerelden çok merkezi yönetime ağırlık verilmesinin asıl nedeni, İttihat Terakki mensuplarının ülkenin kurtuluşunu güçlü ve merkeziyetçi bir yönetim yapısı oluşturmada görmeleridir. Tanzimat ile birlikte bürokratlar ve bürokrat kökenli devlet adamları, siyaset sahnesinde egemen bir unsur olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bürokrasinin ve bürokratların gücü, tek parti dönemi olan 1923-46 yılları arasında zirveye ulaşmıştır. Bu dönemin asker ve sivil bürokrasisi, toplumun modernleştirilmesi, ülkenin sanayileştirilmesi ve top yekûn bir kalkınmayla ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için yoğun bir çaba içerisindeydi. Tek parti döneminde, devlet-memur-halk ilişkisi “ceberrut bürokrasi”, “jandarma devleti” ve “ezilen halk “gibi kavramlarla değişik kesimlerce şiddetli bir şekilde eleştirilmiştir.

Çok partili hayata geçilmesiyle beraber siyaset bürokrasiyi frenlenmiştir. 1950-60 arası dönem, bürokrasi açısından büyük bir gerilemenin, itibar ve güç kaybının baş gösterdiği yıllar olmuştur. Tek parti döneminin teknokrat ve bürokratları görevlerinden alınarak onların yerine partili ve eşrafa yakın kişiler atanmıştır.

1960’dan sonra ise süreç bu defa tersine dönmüş ve bürokrasi kurumu “siyaseti” frenlemeye başlamıştır. 1961 Anayasasıyla siyasi iktidar karşısında bürokrasiye kayda değer bir özerklik kazandırılmış, Anayasa Mahkemesi gibi siyasal iktidarın ve siyasi partilerin eylem ve işlemlerini yargısal anlamda denetleyecek bir organın oluşturularak bürokrasiye özerklik kazandırılmıştır.

Askeri yönetimin himayesinde hazırlanan 1982 Anayasası, devletin üstün niteliğine vurgu yapmış ve dolayısıyla devleti sivil toplum karşısında siyasal yönden güçlendirecek mekanizmalara ağırlık vermiştir.

1990’ların sonu ve 2000’li yılların başında ise büyük ölçüde IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların etkisiyle bakanlıkların hiyerarşisi dışında “üst kurullar bürokrasisi” oluşturulmuş ve çok önemli bazı kamu hizmetleri “kurul” biçiminde örgütlenen bürokratik yapılara transfer olunmuştur.

Siyasi iktidarlar, seçim sandığında hesap verme sorumluluğundan dolayı kendilerini ülke yönetiminde tek söz sahibi olarak görmekte, yetkisi sınırlandığı anda bu tür bir girişimi halkın iradesine müdahale saymaktadır.

Bürokrasinin temel aktörü olan bürokratlar ise, siyasi iktidarın uygulamalarını ülkenin çıkarlarına ters gördüğü anda (kendince) derhal karşı çıkmaktadır. Başka bir deyişle bürokrasi kendi düşünce yapısına aykırı önerilere asla sıcak bakmamaktadır.

Ülkemiz; aslında vatandaşlara karşı “hiçbir sorumluluğu olmayan bürokratlar” ve “vatandaşa hesap vermek zorunda olan siyasi iktidarın” ortak yönetimi altında idare edilmektedir. Bu nedenle, siyasi iktidarlar ve bürokratlar kendilerini yaşadıkları dönemin tek belirleyicisi olarak göremezler.

Ne bürokrasi ne de siyasi iktidar, ülkeyi tek başına yönetemeyeceği gibi ülkenin var olan sorunlarına da tek başına çözüm getiremez. Bu eksende bürokrasi ve siyaset kurumu, devletin ve demokrasinin çimentosunun halk olduğunu asla unutmamalıdır. Etkin bir devlet yönetimi ve barışçıl bir toplum için bürokrasi-siyasal iktidar-halk ahengi ve dengesi her alanda sağlanmalıdır. Bu ahengin oluşturulmasında ana görev siyaset kurumuna ait olup, işte tam da bu nedenle siyasiler bürokrasinin üzerinde yer almak zorundadır.

Peki şu an Türkiye’de durum nedir?

Doğrusunu söylemek gerekirse durum hem çok vahim hem de çok kötüdür.

Bürokratik vesayet devletin hemen her kurumunda almış başını gitmektedir. Gücünü Anayasa’dan alan bazı kurumların başkan ve idarecileri, “halka hesap vermek zorunda olan siyasileri” iplemediği gibi yeri geldiğinde Cumhurbaşkanı’nı adres göstererek fırça dahi atmaktadır.

Halbuki Türkiye’deki siyasetçi profili diğer bir çok ülkeden önemli farklılıklar arz etmektedir. Genel seçimlerde milletvekilini, belediye başkanını ve muhtarını seçen halk, kimi zaman seçtiği kişilere dokunmak, onlara şikâyetlerini arz etmek, yeri geldiğinde ise yanında görmek ister. O şehirde bir şehit cenazesi varsa cenaze merasimine katılsın ister, deprem varsa yıkılan binaların enkazının kaldırılmasına yardımcı olsun ister, fabrikası yanmışsa geçmiş olsun denilmesini bekler, evini su basmışsa belediye vidanjörünün aynı anda orada görünmesini ister.

Halktan gelen taleplerin günü gününe çözümlenmesi gerekiyor. Peki bunları kim çözecek? Tabi ki bürokratlar.

Hangi bürokratlar? Orhan Veli Kanık’ın şiirinde betimlediği bürokratlarla maalesef hiçbir sorun çözümlenemez. Ne diyordu Kanık şiirinde;

“Ne atom bombası 

Ne Londra Konferansı 

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna; 

Umurunda mı dünya…”

Evet! Özerk ve bağımsız kurumlar başta olmak üzere devlet bürokrasisinde görev yapan hemen her bürokratın seçilmek gibi bir derdi olmadığı için “dünya umurunda değil”.

Türkiye de üst düzey bürokratlar ile milletvekillerinin konumunu becayiş yoluyla değiştirmeye kalksak, bürokratik vesayetten kaynaklanan sonsuz güçlerini kaybeden üst düzey bürokratların tamamının Kızılay Meydanı’nda eşekler gibi anırıp bu durumu protesto edeceğinden emin olabilirsiniz.

Seçildikten sonra seçim bölgesine zinhar bir daha uğramayan milletvekillerini, belediye başkanı olduğu şehirde yaşamayıp bir başka şehirde ikamet eden belediye başkanlarını tabi ki eleştirelim. Ancak bizlere hesap vermek zorunda olan bu insanları da bürokratlar karşısında ezdirmeyelim.

Gücünü Anayasa’dan alan bazı kurumlar var ki bunların sahip olduğu yetkiler bırakın Sayın Erdoğan’ı inanın Amerikan Başkanı’nda bile yok.

Bir dönem hükümet kurup hükümet düşüren, parti kurup parti kapatan Anayasa Mahkemesi bu tarz kurumlardan sadece birisi. Son Anayasa değişikliği yapılıncaya değin bu Mahkeme’ye atanan üyelerin yaş haddinden emekli oluncaya kadar (neredeyse ölünceye kadar) görev yaptığını lütfen hatırlayın. Belli bir ideolojiyi temsil eden mahkeme üyelerinin verdikleri kararlarla, siyasi iktidarları ve meclisi rahat bıraktığı tek bir dönem yoktur.

Seçmeninin taleplerini bürokratlara iletmek için çaba sarf eden ve muhatap bulamayıp o işi halledemeyince itibarı ayaklar altına alınan milletvekilleri ise resmen “şamar oğlanına” dönmüş durumda.

Bürokratlara gelince, “dünya onlara güzel”.

Vatandaşın sorunları duyarsız kaldıkları için öncelikle milletvekillerini, akabinde ise iktidar partisini istedikleri anda “kıyamete” sürükleyebiliyorlar.

Nasıl olsa onlara giren çıkan yok.

Ancak bu akşam saat 21.00’den sonra yeni bir sisteme geçiyoruz.

Kelimenin tam anlamıyla bürokratlar bundan sonra şapa oturdu. Çalışan çalışır, çalışmayanın ise kıçına tekme vurulur.

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

Paylaş:

Bunada Bakın

MESELE BERAT ALBAYRAK DEĞİL ARKADAŞ SEN HALÂ ANLAMADIN MI?

(Article 240-12.07.2018) Türkiye’de 24 Haziran’da Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı. Seçim öncesinde Standards and …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir