Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / BATI’NIN MERKANTİLİZMİ OSMANLI’NIN PROVİZYONİZMİ

BATI’NIN MERKANTİLİZMİ OSMANLI’NIN PROVİZYONİZMİ

(Article 031-13.10.2014)

Yüz yıl, iki yüz yıl, üç yüz yıl gibi tarihler bizlere çok uzak bir tarihmiş gibi görünebilir. Ama aslında taşa, ağaca, papirüse ve kağıda nakşedilen modern dünya tarihinin tamamı bugünden geriye gitsek 6.255 yıldır.

Avrupa’da feodal yapıların ortadan kalkıp, merkezi devletlerin hayat bulması Osmanlı’dan çok sonraları gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul’un fethiyle birlikte merkezi devlet statüsü kazanırken, Avrupa devletlerinden Hollanda 1648, İngiltere 1649, Fransa 1654, Almanya ve İtalya 1871 yıllarında bu seviyeye ulaşmıştır.

Modern dünya tarihinin bugünlerinden geriye doğru yolculuk yapılmaya kalkışılsa hassas tarihlendirme yapılacak son durak Mısırlıların takvimi kullanmaya başladığı M.Ö. 4241 yılı olacaktır. İnsanların yazıyı kullanmaya başladığı ve resimlerde tekerleğin görüldüğü ilk tarih ise Sümerler tarafından M.Ö. 3200 civarında gerçekleşmiştir. M.Ö. 1300 yılında Suriyeliler kendi alfabelerini geliştirirken, M.Ö. 700 yılında bir Anadolu medeniyeti olan Lidyalılar altın ve gümüş karışımı elektrondan ilk madeni parayı kullanmaya başlamıştır.

Milattan sonra ise 1045 yılında Çin’de Pi Cheng portatif matbaa harflerini icat ederken, Johannes Gutenberg’in baskı makinesini icat etmesi ancak 1453’de mümkün olabilmiş, Friedrich König ise 1814 yılında elle çalışan matbaadan çok daha hızlı olan buharlı matbaayı geliştirmiştir. Logaritma cetveli 1614’de İskoçyalı matematikçi John Napier, civalı termometre 1643’de Evangelista Torricelli, aynalı teleskop 1668’de Isaac Newton, ilk buharlı gemi 1783’de Marquis de Jouffroy d’Abbans, raylar üzerinden giden ilk buharlı lokomotif ise 1804’de Richard Trevithick tarafından bulunmuştur.

1826’da Fransız fizikçi Joseph Niepce tarihteki ilk fotoğrafı çekmiş, İngiliz William Cooke ve Charles Wheatstone ise 1837’de ilk elektrikli telgraf makinesini yapmıştır. 1843’de Samuael Mors tarafından haberleşmede devrim yaratan mors alfabesi icat edilmiş, ameliyatlarda eter kullanımı 1846’da, binalarda yürüyen merdiven kullanımı 1848’de mümkün olabilmiştir. Çengelli iğne bir iddia sonucunda 1849’da, içten yanmalı ilk motor Belçikalı Etienne Lenoir tarafından 1860’ta, ilk telefon konuşması 1876’da, elektrik ampulü Joseph Swan tarafından 1878’de, ilk elektrikli tren ise Ernst von Siemens tarafından 1879’da hayata geçirilmiştir. Emile Berliner 1881’de yassı plaklı ilk gramofonu, Hiram Maxim 1884’de ilk makineli tüfeği tanıtırken, Heinrich Hertz 1885’te elektromanyetik dalgaların varlığını ortaya koymuştur. 1890’da Daimler motor şirketi dört tekerlekli ve akaryakıtla çalışan otomobil üretimine başlarken, King Camp Gillette kullanıldıktan sonra atılan ilk güvenli traş bıçağı patentini 1901’de almıştır. 1902’de İtalyan Guglielmo Marconi Manş Denizi üzerinden radyo dalgalarıyla mesaj iletmeyi başarmış, Amerikalı Wright Kardeşler ilk motorlu uçağın uçuşunu 1903’de gerçekleştirmiş, aynı yıl Henry Ford ilk seri üretim araba fabrikasını devreye sokmuştur. 1923’de ilk buzdolabı, 1933’de elektron mikroskobu, 1935’te ses kaydı için manyetik bant, 1938’de bugün istisnasız herkesin kullandığı bilye uçlu tükenmez kalem, 1938’de fotokopi makinesi, 1939’da Igor Sikorsky adlı bir Rus mühendis tarafından ilk helikopter, 1942’de ilk uzun menzilli füze ve nükleer reaktör yapılmıştır. 1946’da John Mauchy ve John Eckert’in geliştirdiği Amerika’nın ilk elektronik bilgisayarı ENIAC’ın tanıtımı yapılmış, 1948’de ise Amerikalı üç bilim adamı John Bardeen, Walter Brattain ve William Shockley transistörü icat ederek devrelerin çok daha küçülmesini sağlamış ve kelimenin tam anlamıyla elektronik devrimini başlatmıştır.

Osmanlı toplumu ile Batı toplumu arasında 19. yüzyılın ortalarına kadar çok büyük ve belirgin bir gelişmişlik farklılığının olmadığını, hatta birçok konuda Osmanlı’nın daha üstün olduğunu rivayeten sık sık işitiriz. Ancak ne olmuşsa olmuş iki toplum arasındaki fark bir tarihten sonra Batı’nın lehine hızla açılmaya başlamıştır. Bu açılım acaba hangi tarihe denk gelmektedir? Rönesans ve reform hareketlerinin başladığı Yeniçağ’a mı, Batı’da feodalitenin ortadan kalkıp merkezi ulusal devletlerin ortaya çıktığı 17. yüzyıla mı, merkantilizmin egemen olduğu 15.-18. yüzyıllara mı, yoksa sanayi devriminin başladığı 19. yüzyıl başlarına mı?

Reform hareketleri, feodal yapıların ortadan kalkıp merkezi ulusal devletlerin kurulması, ticari kapitalizm ve sanayileşme gibi kavramlar acaba bizzat yaşandığı dönemlerde Batı toplumunun hemen her coğrafyasında aynı derecede etkisini hissettirebildi mi? Bu durumu çok iyi teşhis etmek gerekir. Örneğin Batı’da buhar enerjisi ilk defa 1698’de İngiliz mühendis Thomas Savery tarafından tasarlanmış ve maden ocaklarında biriken suyun dışarı atılması amacıyla kullanılmıştı. 1786’da elli beygir gücündeki buharlı makine ilk defa olarak bir un fabrikasında, sonrasında iplik, dokuma ve demir fabrikaları ile maden ocaklarında kullanılmaya başlandı. Ama bu yeniliğin bırakın Avrupa’nın diğer bölgelerinde kullanılmasını İngiltere’nin kendi içinde yaygınlaşması bile oldukça uzun seneler gerektirdi. İlk buharlı gemi 1783’de, ilk buharlı makine 1835’te devreye girdi. Yani buhar gücünün bulunuşundan yaklaşık 100-130 yıl sonra. 1830’da Barthelemy Thimonnier dikiş makinesini icat etti. Fakat o dönemlerde pek çok terzi, işini kaybedeceği korkusuyla bu makinelerin 80 tanesini tahrip etmişti. “Perçin” çok önceleri bulundu ama bunun gemi yapımcılarınca genel kabul görüp uygulama sahası bulması için yine uzunca seneler geçmesi gerekti. Johannes Gutenberg hareketli parçalar yardımıyla kitap basım yöntemini 1453’de buldu ve 1455’te Gutenberg Kutsal Kitabı denilen “Mazarin Kutsal Kitabı”nı Latince olarak bastı. Fakat Gutenberg tarafından bulunan bu makinenin yaygınlaşması onun ölümünden yaklaşık 40 sene sonra mümkün olabildi. Yani şu konuyu iyi anlamak gerekiyor; Batı dünyasının herhangi bir noktasında yeni bir icat veya buluş yaşandığında, insanlar o yeniliğin hemen uygulanması cihetine gitmemiş, hemen her yenilikte olduğu gibi belli bir direnç sergilemişlerdir.

Kuran-ı Kerim’in makine ile basılmasının günah olduğunu ileri süren ve geçimlerini kitap yazarak sağlamaya çalışan hattatların engellemelerinden dolayı matbaanın Osmanlı’ya girişi de oldukça gecikmiştir. İbrahim Müteferrika, zamanın Şeyhülislâmı Yenişehirli Abdullah Efendi’ye matbaa açıp kitap basmak hususunda başvuruda bulunup; “Kitap basma sanatını iyi bildiğini söyleyen bir kimse, lügât, mantık, astronomi, fizik ve benzerlerini birer kalıba çıkarıp, burada kâğıtların üzerine basarak, bu kitapların benzerlerini elde ederim derse, bu kimsenin böyle kitap basmasına şerîat izin verir mi?” diye sormuştu.

Şeyhülislâm Abdullah Efendi ise bu soruya; “Kitap basma sanatını iyi bilen bir kimse, bir kitabın harflerini ve kelimeleri birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıtlara basmakla, bu kitaptan az zamanda kolayca çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebep oluyor. Faydalı bir iş olduğundan, şerîat bu kimsenin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce tashih etmelidir. Tashih olduktan sonra basılırsa, güzel bir iş olur” diye cevap vermiş ve böylece İstanbul’da matbaa kurmak için fetvâ ve izin alan ilk kişi 1729 yılında İbrahim Müteferrika olmuştu. Bir Alman’ın bulduğu baskı makinesinin Avrupa’nın diğer bölgelerine ulaşması kırk elli yıl sürerken, Doğu’ya ulaşması 275 seneyi gerektirmişti.

Yeniliklerin kabul edilmesi noktasında Osmanlı ve Doğu toplumlarında var olan tutuculuğun belki kat be kat fazlası Batı toplumları içinde geçerliydi. Doğu ve Batı toplumları için başlangıçta tartışılması bile mümkün olmayan hususların başında “geleneklere bağlılık” konusu geliyordu. “Doğru olan geleneklere uymaktır” düşüncesi Doğu toplumları için geçerli bir yaklaşım tarzı olarak kalırken, Batı’da Rönesans ile birlikte “değişmemenin yanlış olduğu” fikri yaygınlaşmaya başladı. Ancak geleneklerin değişebileceğine yönelik yaklaşımın Batı toplumlarınca kabul edilebilmesi dahi, ancak Fransız İhtilâli ve Sanayi Devrimi gibi bazı köklü değişimlerin yaşanması neticesinde mümkün olabilmiştir.

Sadece Doğu ülkelerinde değil Batı ülkelerinin genelinde de bölgesel gelişmişlik farklılıkları had safhadaydı. Londra, Berlin ve Viyana gibi Avrupa’nın belli başlı merkezleri Yeniçağ’ı yaşarken, bu şehirlerden çok değil elli kilometre ötedeki kasaba ve köyler Ortaçağ’dan çok daha geri bir yaşam düzeyine sahipti. Daha yakın tarihlere gelelim. Örneğin 1780 yılı bizim için ne anlam ifade ediyor? Fransız Devrimi’nin patlak vermesine daha 9 sene var. O tarihlerde Avrupa’daki sıradağların büyüklükleri ve yükseklikleri aşağı yukarı bilinmekle beraber, Asya ve Afrika’dakiler bilinmiyordu. Çin ve Hindistan dışındaki nehirlerin akış yönleri ise herkes için bir muammaydı. Bir iki bölge dışında (ki pek çok kıtada kıyıdan ancak birkaç mil içeri girilebilmişti) dünya haritası bilinmeyen beyaz yerlerle doluydu. 19. yüzyıl başlarında Roma ovasının turistik basma resimlerinde birkaç harabenin, bir iki sığırın bulunduğu, sıtmanın kol gezdiği ıssız yerler betimlenmiştir. Tabii o tarihlerde Avrupa’da bile toprakların çoğu hâlâ kıraç, çalılık, bataklık, engebeli otlak ya da ormanlıktı. Bir bütün olarak ele alındığında Avrupalılar bugünkünden belirgin şekilde daha kısa ve hafifti. Bunun en büyük nedeni de gıda ve besin yetersizliği idi. İtalya’nın Ligurya sahilindeki bir kantonda kişilerin beden ölçüleriyle ilgili bir istatistiğe göre; 1792-99 yılları arasında askere alınanların %72’si 150 santimden daha kısaydı.

Avrupalı köylüler ise haftanın büyük bir bölümünü lordun toprağında zorunlu çalışmayla geçiren bir serf (köle) konumundaydı. Rusya’da ve Polonya’nın bazı yerlerinde köylüler, topraktan ayrı satılan ve köleden hiçbir farkı olmayan birer mal durumundaydı. 1801’de Gazette de Moscow’da verilen bir satılık ilanı bu durumu açıkça gözler önüne serer; “SATILIK – Terbiyeli ve görünüşleri iyi üç arabacı, yanında her ikisi de farklı el işlerinde becerikli ve güzel görünüşlü 18 ve 15 yaşlarında iki kız. Aynı evden biri 21 yaşında okumayı yazmayı, müzik aleti çalmayı bilen araba kullanan, diğeri bay ve bayanların saçlarını yapmakta usta, aynı zamanda piyano ve org çalan iki berber.”

Avrupa’da tarım birkaç gelişmiş bölge dışında teknik açıdan hâlâ hem geleneksel hem de verimsizdi. Çavdar, buğday, arpa ve yulaf geleneksel tarım ürünleriydi. Avrupa’nın beslenmesi bölgeseldi ve başka iklimlerin ürünleri lüks mal sayılıyordu. 1790’larda dönemin en ileri ülkesi olan İngiltere’de ortalama yıllık şeker tüketimi kişi başına yedi kilogram olmasına rağmen, ortalama çay tüketimi ayda sadece elli gram kadardı.

Endüstri devrimi 1780’lerde İngiltere’de başlamış ve 1840’larda ağır endüstriyel ürünlerin (demiryollarının) yapımıyla bitmiştir. Devrimin ateşlenme dönemi olarak bir tarihlendirme yapmak gerekirse o da 1780-1800 arası dönemdir. Yani aşağı yukarı Fransız Devrimi ile çağdaştır. İngiltere’de 1870 yılına kadar resmi ilköğretim sistemi, 1902’ye kadar da ortaöğretim sistemi oluşturulmamıştı.

Almanya’da Krupp ilk buharlı makineyi 1835’te kullanmaya başlamış ve Ruhr’un büyük kömür havzalarında ilk kuyular 1837’de açılmıştı. Kömür yakılan ilk fırın 1836’da Çeklerin büyük demir merkezi Vitkovice’de, ilk haddehane 1839-40’ta Lombardiya’da devreye girmişti. Buharlı gemi 1807-1813’de, ağaç talaşından adi kontra 1807’de, vida yolu açma makinesi 1809’da, takma diş 1822’de, yalıtılmış tel 1827-31’de, toplu tabanca 1835’te, daktilo ve dikiş makinesi 1843-46’da keşfedilmişti.

Bu icat ve keşifler aslında endüstriyel devrimin ani bir şekilde yaşandığını, ancak uygulama sahası bulmasının Avrupa’nın kendi içinde dahi bayağı zaman gerektirdiğini ortaya koymaktadır. 1800’lü yılların başına kadar aslında Osmanlı toplumu ile Batı toplumu arasında çok bariz bir farklılık bulunmamaktaydı. Yaşam kalitesi açısından birçok Avrupa devletinden çok daha iyi durumda olan Osmanlı Devleti, her ne olduysa 30-40 yıllık bir zaman süresi içinde Avrupa’nın gerisine düştü. Bu dönemde Avrupa ile Osmanlı arasındaki esas kopuş temelde “mülkiyet” noktasında yaşanmıştır. Sermaye ve kapital birikimini gerçekleştiremeyen ve mülkiyet hakkına sahip olmayan Osmanlı toplumu, Batı’nın hür ve özgürlükçü düşünce yapısı içinde şekillenen yatırımcı, girişimci, sanayici ve işadamı sınıflarını maalesef oluşmamıştır. Bu sınıfların yokluğuna ek olarak Osmanlı devlet yapısında var olan sıkı “merkeziyetçi yapı” ve devleti her şeyin üstünde gören “gelenekçi anlayış” Osmanlı’da sanayileşme sürecinin başlamasına olanak tanımamıştır.

1838’de İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Ticaret Anlaşması ise Türk iktisat tarihi açısından önemli bir kilometre taşı niteliğindedir. Bu anlaşma önü alınamayan bir sürecin başlangıcı olmuş, 25 Kasım 1838’de Fransa, 1839’da Hansa şehirleri Lubleck, Bremen, Hamburg ve Sardunya, 1840’ta İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda, Belçika ve Zollverein Hükümetleri (Prusya, Bavyera, Saksonya, Wurtemburg, Baden, Hessen Elektörlüğü, Grand Dukalığı, Thuringen, Nassau Birliği, Serbest Frankfurt Şehri), 1841’de Danimarka, 1843’de Portekiz ve son olarak 1846’da Rusya ile benzer ticaret anlaşmaları imzalanmıştır. Bu anlaşmalar Osmanlı’nın asırlar boyu uyguladığı ekonomi politikasında köklü bir değişiklik anlamına geliyordu.

Osmanlı hazinesinin gelir kaybı “provizyonist” uygulamalardan “anti-provizyonist” uygulamalara geçişle birlikte hızlanmış, ülke içinde üretilen hammaddelerin çok ucuza dışarıya ihraç edilmesine ve henüz gelişme aşamasında olan yerli sanayinin tamamen çökmesine, iç ve dış ticaretin yabancıların eline geçmesine neden olmuştur.

Batı Merkantilizmi…

Osmanlı ekonomisi asırlarca “Provizyonist” bir anlayışla yönetildi. O dönemde Batı ülkelerinde uygulanan temel iktisat politikası ise “Merkantilizm” idi. Merkantilistlere göre; bir ülkenin servet ve zenginliği ile dış ticaret bilançosu arasında doğrudan doğruya ilişki vardır. Merkantilistler, ülkenin ulusal zenginliğini maksimum kılmak amacıyla devletin ekonomik faaliyetlere müdahale etmesini savunuyordu. Bu doktrine göre altın ve gümüş gibi değerli madenler, bir ülkenin siyasi ve ekonomik gücünün temel göstergesidir. Devlet hazinesindeki altın ve gümüş varlığının arttırılması amacıyla; ihracatın özendirilmesi, sanayide yerli hammadde kullanımı, hammadde ihracatının yasaklanması, ithalatın yüksek gümrük vergileri ve yasalarla kısıtlanması gibi önlemler savunulmuştur.

Merkantilistler gerek hammadde temini, gerekse başka ülkelerdeki altın ve gümüş varlığının ülkeye getirilmesi için çok güçlü ulusal deniz ticaret filolarının kurulmasına da büyük önem vermişlerdir. Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin Hindistan başta olmak üzere çeşitli Uzakdoğu ülkelerinde sömürgeler edinmesinin, İspanya’nın Yeni Dünya’yı (Amerika kıtasını) keşfetmek istemesinin temel nedeni işte bu öğretiye dayanmaktadır. Merkantilist ülkeler, başka kıtalarda sömürgeler edinmek yoluyla; hem o ülkelerdeki altın ve gümüş gibi kıymetli madenleri, hem de kendilerine gereken hammadde ve insan kaynağı problemini ortadan kaldırmışlardır. Ayrıca sömürgeler, dış ticaretlerini mutlaka kendini sömüren ülkeyle yapmak zorundaydı. Ucuz hammadde kaynağı sömürgelerdi. O yıllarda Hindistan pamuğun anavatanıydı. Ham pamuk İngiltere’ye getiriliyor, orada işleniyor, kumaş haline getirildikten sonra Hindistan’a geri satılıyordu. Aksi bir işlem yapmak zaten yasaktı. Üstelik İngilizler, Hindistan’daki geleneksel kumaş üreticisi on binlerce ustanın sağ başparmağını, kumaş üretmemeleri için bir cezalandırma yöntemi olarak zaten kesmekteydi. Sanayi devriminin hemen sonrasında özellikle 1800’lü yılların başlarından itibaren İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Batılı ülkelerin, Osmanlı coğrafyasında gizliden gizliye toprak paylaşım sevdasına girmesinin temel nedeni; ucuz enerji (petrol) ve hammadde kaynaklarına yakın olma isteğidir.

Merkantilist öğretiye göre; yaptıkları dış ticaretle ülkeye altın ve gümüş kazandıran ihracatçı iş adamları çok muteber insanlardır ve korunup gözetilmek zorundadır. Ülkenin kıymetli metal stoğunun azalmasına sebep olan ithalatçılar ise pek sevilmez. Yine merkantilizme göre devletin başı olan kral ve yöneticiler, kendi tüccarlarının diğer ülkelerle ticaret yapabilmesini temin amacıyla, yabancı ülkelerin hükümdarlarıyla iyi ilişkiler kurmak ve ticaret imtiyazları elde etmek zorundadır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransız Kralının, Osmanlı hükümdarından ticari imtiyazlar (kapitülasyon) talep etmesinin nedeni “merkantilizm” ilkesidir. Osmanlı’nın Fransa’ya ticari kapitülasyonlar tanımasının temel nedeni ise kesinlikle acizlikten veya zorunluluktan değil, devletin İslâm anlayışından kaynaklanmaktadır. Çünkü Osmanlı devlet anlayışına göre; “Veren el, alan elden üstündür”.

Osmanlı Provizyonizmi…

Batılılar ekonomide merkantilizm politikasını uygularken, aynı dönemlerde Osmanlı’nın uyguladığı “Provizyonizm” politikasının temel ilkeleri nelerdi? Bu ilke; Şeyh Edebali’nin 1299 yılında Osman Gazi’ye yaptığı nasihatın içinde kendine yer edinen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” prensibine dayanmaktadır. Provizyonist ekonomi politikasına göre toplumun refahı her şeyin üstünde gelir ve ülkede üretilen her türlü mal ve ürün, ülke vatandaşlarının tümünün talep ve ihtiyaçları karşılanıncaya kadar hiçbir şekilde ihracata (dış ticarete) konu edilemez. Basit bir örneklemeyle Osmanlı ülkesinde bu yıl 500 bin ton buğday üretilmişse ve Osmanlı vatandaşlarının toplam buğday talebi 450 bin ton ise, yabancıların önereceği fiyat ve talep ettikleri mal miktarı ne olursa olsun ancak ve ancak 50 bin ton buğday ihracatı söz konusu olabilir. Çünkü aksi durum ülke içinde buğday kıtlığı yaratır ve mal fiyatlarını yükselir. Benzer durum diğer mallar içinde söz konusu olduğunda, Osmanlı’nın “galâ-yı es’ar” bizim ise bugün “enflasyon” adını verdiğimiz olay vuku’a gelir. Provizyonist ekonomi politikası Osmanlı’da yaklaşık 450 yıl boyunca enflasyonun çok düşük düzeyde yaşanmasına, fiyatlar genel seviyesinin fazla yükselmemesine ve halkın refah seviyesinin stabil kalmasına imkân sağlamıştır. Ne zamana kadar? Baltalimanı Ticaret Anlaşması imzalanıncaya kadar. İşte bu nedenledir ki enflasyon, Osmanlı ekonomi tarihinde dört buçuk beş asır oyunca toplamda yüzde 300 oranında arttığı halde, 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde yüzde 100 milyon olarak gerçekleşmiştir.

Osmanlı mülkünün Batılılarca paylaşılabilmesi için öncelikle ekonomik açıdan zayıflatılması gerekiyordu. Fakat Osmanlı ekonomisi provizyonist uygulamalardan dolayı dış etkilere kapalı durumdaydı. Ülkede üretilen malların tamamı öncelikle Osmanlı halkının ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılıyordu. Saat gibi işleyen bir sistem vardı. Çiftçi üretip malını paraya çeviriyor, loncalar bu malları işleyip halka satıyor, devlet vergisini alıyordu. Osmanlı’nın zayıflatılması ve dış etkenlere açık hale getirilmesi için, asırlara dayalı bu ekonomi politikasına son vermek gerekiyordu. Osmanlı ekonomisi Batı ekonomileri ile bir şekilde ilişkilendirilirse ve bir bağ kurulabilirse her şey tamam olacaktı. Fakat bu nasıl yapılacaktı?

Osmanlı Devlet ekonomisinin belkemiğini oluşturan “provizyonizm” uygulaması buna imkân tanımıyordu. Bu amaçla 1789 Fransız İhtilalinden hemen sonra zaten ısınmaya başlayan Balkan toprakları birinci hedef olarak belirlendi. Osmanlı Devleti milliyetçilik akımlarından dolayı 19. yüzyılın başlarından itibaren sıkıntılı bir döneme girdi. 1804’de Sırp İsyanı, 1806-1812 yılları arasında Osmanlı-Rus Savaşı yaşandı ve bu savaş sonucunda 28 Eylül 1812’de Bükreş Antlaşması imzalandı. Kısa bir durgunluk döneminden sonra 1821-1829 yılları arasında Yunan İsyanı yaşandı ve kanlı mücadelelerden sonra dönemin büyük güçlerinin desteğiyle Osmanlı egemenliğine karşı başlatılan bu ayaklanma, Yunan Krallığı’nın kurulmasıyla sonuçlandı. Günümüzdeki modern Yunanistan, 1821’de Osmanlı Devleti’nin İngiltere, Fransa ve Rusya karşısında aldığı yenilgiler sonucunda, İstanbul idaresinden koparılan Mora Yarımadası ve Atina’dan ibaret küçük bir bölgede Yunan Krallığı adı altında kuruldu. İlk Yunan Kralı Bavyeralı aristokrat aileden gelen Otto isminde bir Alman idi. 1828-1829 yılları arasında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasında imzalanan Edirne Anlaşması ise Osmanlı’nın Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra imzaladığı en ağır anlaşmalardan biridir. Osmanlı Devleti bu anlaşma ile; Yunanistan Devleti’nin kurulmasını kabul ediyor, Eflak, Boğdan ve Sırbistan’a imtiyazlar tanıyor, Rus ticaret gemilerine Boğazlardan geçiş hakkı veriyor, Rusya’ya savaş tazminatı ödemeyi kabul ediyor, Çerkesya üzerindeki tüm haklarından vazgeçtiği gibi Kuban ve Bzib ırmakları arasındaki Karadeniz kıyı kontrolünü de Rusya’ya devrediyordu. Edirne Anlaşması’ndan beş ay sonra, 3 Şubat 1830 tarihinde İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan yeni bir “Londra Protokolü” ile bağımsız Yunanistan Devleti’nin kurulduğu ilan edildi ve Osmanlı Devleti 24 Nisan 1830’da Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı ve Mısır Sorunu ise Osmanlı’nın çözülüş sürecini başlatan en önemli olaylardan biridir. Edirne Anlaşması’nı takiben Yunan Krallığı’nın kurulması ve Fransa’nın Cezayir’e yerleşmesinden sonra Akdeniz’deki iki önemli toprağından mahrum kalan Osmanlı, henüz bu sorunlarla uğraşırken bu defa ortaya Mısır meselesi çıktı. Sorunun giderek büyümesi Osmanlı’nın Rusya’dan yardım istemesine sebep olurken, Avrupa’nın dikkatini bir anda Osmanlı’ya yöneltmesine neden oldu. “Valisine söz geçiremeyen Sultan” imajı 1815 tarihli Viyana Kongresi’nde “Şark Meselesi”ni gündeme getirdi. Bu olay; Avrupalıların Osmanlı üzerindeki emellerini bariz şekilde açığa vurmalarına ve sonraki dönemlerde daha saldırgan politikalar izlemelerine yol açtı.

Her şey 1 Temmuz 1798’de Fransızların Mısır’a asker çıkartmasıyla başladı. Napolyon Bonapart kuvvetlerini Mısır’dan temizlemek için, Kavala’dan gönderilen seçme erlerin başında Kahire’ye gelen Mehmet Ali Paşa, Fransız işgaline karşı Napolyon’un kuvvetleriyle çarpıştı ve onları Mısır’dan çıkarmayı başardı. Napolyon’un Mısır’dan kovulmasından sonra, Sultan III. Selim bölgedeki Osmanlı idaresini zayıf gördüğünden kuvvetlendirmek istedi. Mehmet Ali Paşa, sükûneti sağlayıp, başıbozuk kuvvetleri emri altına almayı başarınca kendisine 1805 yılında Mısır valiliği tevdi edildi.

Ancak Mısır’daki Kölemen Beyleri ile İngilizler böyle bir idarenin kurulmasına taraftar değildi. Nitekim 1807’de İstanbul önünden çekilmek zorunda kalan İngiliz kuvvetleri, başarısızlıklarını örtmek için Mısır’ın zabtına girişti. Önce İskenderiye civarına asker çıkararak şehri işgal ettiler. Bu sırada Osmanlı Rusya ile savaş halinde bulunduğundan, Mısır’a yardım edebilecek durumda değildi. Fakat Mehmet Ali Paşa kurduğu düzenli ve disiplinli ordu ile İngiliz kuvvetlerini Reşid’de kesin bir yenilgiye uğrattı ve onları 14 Eylül 1808’de geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu başarı üzerine o tarihe kadar donanma tarafından idare edilen Mısır’ın sahil kısmı da Mehmet Ali Paşa’ya bırakıldı. Bu arada Mehmet Ali Paşa 1811’de Kölemen Beyleri şerefine verdiği bir ziyafet sırasında beylerin birçoğunu öldürttü ve Mısır’da tam bir hâkimiyet sağladı.

Bu sırada mukaddes beldeler olan Mekke, Medine ve Hicaz yöresinde Vahhâbîler büyük bir problem olarak ortaya çıktı. Vahhâbilik, Muhammed bin Abdulvahhab  isminde bir zat tarafından İbn Teymiyye’nin ehl-i sünnete uymayan bozuk fikirlerini ortaya koyan kitaplarından etkilenerek kurulmuştu. Necd’in bir bölümünü elinde tutan İbn Abdulvahhab 1766 yılına kadar orada hüküm sürmüş ve etrafına fakir ve cahil bedevilerden müteşekkil büyük bir kitle toplamıştı. Onun 1766’da ölümü üzerine yerine oğlu Abdülazîz İbn Suûd geçti. Abdülazîz İbn Suûd 1803 başlarında Hicaz’a saldırmaya başladı ve bir aylık kuşatmadan sonra Tâif şehrini aldı. Halkı kılıçtan geçirdi. 30 Nisan’da Mekke’yi de aldı. O yıllarda Osmanlı Devleti, Rusya ve Balkan isyanlarıyla mücadele ettiğinden Vahhâbilik meselesi ile ilgilenemedi. Ancak 1811 yılında Vahhâbîlerin Müslümanlara yaptıkları işkenceler dayanılamayacak hâl alınca Sultan II. Mahmut, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’ya ferman gönderip eşkıyanın terbiye edilmesini emretti. Bu emir üzerine Mehmet Ali Paşa, 1811’den 1813 senesi başlarına kadar devam eden mücadele neticesinde kutsal şehirleri Vahhâbilerden geri aldı. Bu başarıları üzerine Mehmet Ali Paşa’nın oğlu olan İbrahim Paşa’ya Bâbıali tarafından vezirlik rütbesi ve Hicaz umumi valiliği ünvanı verildi.

Osmanlı Devleti, 1821’de bu defa Mora’da çıkan Yunan İsyanı’nı bastırmak üzere Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa’yı düzenli bir ordu ve güçlü bir donanmayla Mora’ya gönderdi. İbrahim Paşa, Mora ayaklanmasını başarıyla bastırdıysa da İngiliz, Fransız ve Rus gemilerinden oluşan donanma, Osmanlı-Mısır gemilerini 1827’de Navarin Limanı’nda yaktı. Avrupalıların Yunanistan’ı Osmanlı’dan ayıracağını anlayan Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa’yı geri çağırdı. Yaptığı hizmetlere ve savaş masraflarına karşılık olarak oğlu İbrahim Paşa için Suriye valiliğini talep ettiyse de, ona Suriye yerine Girit valiliği verildi. Bir müddet sonra Mehmet Ali Paşa ile Sayda valisi Abdullah Paşa’nın arası, emri altındaki 6000 Kölemeni iade etmediği gerekçesiyle açıldı. Büyük oğlu İbrahim Paşa’yı 10 Ekim 1831’de 40 bin asker ve 23 parçalık donanmayla Filistin üzerine gönderdi. Filistin ve Akka’yı ele geçiren İbrahim Paşa, 15 Haziran 1832’de Şam’ı zabt etti. Böylece Osmanlı Devleti ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasında resmen savaş başlamış oldu. Mısır kuvvetleri, Osmanlı ordusunu Antakya ile İskenderun arasında bozguna uğrattı. Anadolu’ya giren İbrahim Paşa, 21 Kasım’da Konya’ya ulaştı. Hiç bir muhalefetle karşılaşmayan İbrahim Paşa, Sadrazam ve serasker Reşit Mehmet Paşa’nın kuvvetleriyle Konya yakınlarında karşılaştı. Sadrazam esir düştü. Başsız kalan Osmanlı ordusu geri çekildi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, 2 Şubat 1833’de Kütahya önlerine geldi.

Mehmet Ali Paşa, sadrazam olmak veya Osmanlı tahtına oturmak gibi niyete sahip değildi. Asıl amacı Mısır’da yarı bağımsız bir idare kurmaktı. Bu arada Sultan II. Mahmut, Kavalalıyı Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtan İngiltere ve Fransa’nın gözünü korkutmak için Rusya ile anlaştı. Padişahın daveti üzerine 10 savaş gemisiyle bir kaç bin Rus askeri Büyükdere Çayırı’na çıktı. Rusya’nın işe karışmasını, kendi çıkarları ve Boğazlar nedeniyle tehlikeli gören İngiltere ve Fransa, bu defa çark edip ordusunu Kütahya’dan geri çekmesi için Mehmet Ali Paşa’ya baskı yapmaya başladı. Neticede Osmanlı Devleti ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasında 8 Nisan 1833’de Kütahya Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Mısır, Sudan, Sayda, Trablusşam, Suriye, Adana ve Cidde eyaletleri “Vali” sıfatıyla Mehmet Ali Paşa ile oğluna bırakılacak, ayaklanmaya katılanlar için umumî af ilan edilecek, Mısır ordusu Anadolu’yu boşaltacaktı.

İşte tam bu kargaşa ortamında İngiltere ve Fransa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın geri çekilmesinde oynadıkları aktif rolü gerekçe göstererek Osmanlıyı ekonomik açıdan zayıflatacak bazı adımlar atmaya karar verdiler. İlk aşamada “Provizyonizm ilkesinin halledilmesi gerekiyordu. Eğer Osmanlı 450 yıldan beri uyguladığı bu ekonomi politikasından vazgeçip, Batı ekonomileriyle bir şekilde entegre edilebilirse her şey istedikleri gibi olacaktı. 1798 ile 1833 yılları arasında İngiltere, Fransa ve Rusya’nın direkt ve dolaylı şekilde müdahil olduğu saldırı ve kışkırtmalar, Osmanlıyı sonunda imza atma noktasına getirdi. Batı ile ekonomik alanda entegrasyona imkân sağlayacak anlaşma Baltalimanı Ticaret Anlaşması idi. 1838 yılında Batılı ülkelerle peşpeşe anlaşmalar imzalandı.

Baltalimanı Ticaret Anlaşması, Osmanlı’nın “yedd-i vahit sistemine yani “tekel” uygulamasına son vermiş, Osmanlı ürünlerinin ihracatı üzerindeki kısıtlamaları kaldırmıştır. Provizyonist iktisat politikasına son verilmesi Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarda hammaddeye dayalı ihracatını arttırıp, ülkeye kıymetli maden girişi sağlamışsa da ülke içinde hammadde sıkıntısı yaşanmasına, loncaların işleyecek ürün bulamamasına, hammadde fiyatlarının giderek yükselmesine, fiyatlar genel seviyesinin artmasına, halkın alım gücünün ve refah seviyesinin azalmasına, lonca sisteminin giderek zayıflamasına, geleneklere dayalı Osmanlı üretim yapısının çökmesine neden olmuş ve Osmanlı ekonomisi asırlar sonra ilk defa bütçe açıkları ile tanışmıştır.

Sonuç; 1838’de ekonomisini dışa açan Osmanlı ekonomisi aradan sadece 16 sene geçtikten sonra bütçe açıkları ile tanışmaya başlamış ve 1854 yılında patlak veren Kırım Savaşı’nı finanse etmek amacıyla tarihinde ilk kez yabancı bir devletten borç almak zorunda kalmıştır.

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir