Çarşamba , Haziran 29 2022
Anasayfa / Makaleler / BAŞÇI’NIN YANINDA KEYNES VE FRIEDMAN KİM OLUR Kİ?

BAŞÇI’NIN YANINDA KEYNES VE FRIEDMAN KİM OLUR Kİ?

(Article 057-22.01.2015)

John Maynard Keynes, kendi adıyla anılan iktisat teoremini, 1929 yılında Amerika’da patlak veren Büyük Buhran’ın yarattığı sorunları ortadan kaldırmak amacıyla geliştirmişti. Bankaların, şirketlerin ve şahısların birbiri peşi sıra iflâs ettiği o yıllarda Keynes’in önerileri ABD başta olmak üzere birçok ülke tarafından benimsendi, uygulamaya konuldu ve başarılı da oldu. Teorisi pratik hayatta uygulama sahası bulan ender iktisatçılardan biridir. 1940 -1946 arasında İngiliz Hükümeti’nin maliye danışmanlığını yapmıştı. Keynes’e göre; ülkedeki para, faiz ve fiyat düzeyi, kambiyo kurlarına göre değil, “milli ekonominin ihtiyaçlarına göre” düzenlenmeli ve devlet gerektiğinde piyasaya müdahale etmelidir.

Keynes, gerek 1914-18 arası Birinci Dünya Savaşı, gerekse 1939-44 arasındaki İkinci Dünya Savaşı’nın ülke ekonomilerini nasıl çökerttiğini çok iyi gözlemlemişti. Çarkları döndürebilmenin kolay olmadığını iyi biliyordu. Büyük Bunalım Ekim 1929’da ABD’de başlamış ve 1930 yılının başlarından itibaren Sovyet Rusya dışındaki diğer tüm ülkeleri etkisi altına almıştı. Bu krizin patlak vermesinin en büyük nedeni aşırı üretim artışıydı. Yüksek miktardaki üretime karşılık giderek azalan talep, fiyatlar genel düzeyinin hızla düşmesine neden olmuştu.

Birinci Dünya Savaşı Avrupa kıtasındaki ülke ekonomilerini ve insanları fakirleştirmişti. O dönemin en büyük üretici gücü olan Amerika başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde büyük mal stokları oluşmaya başlamıştı. Sanayi şirketleri piyasalarda ortaya çıkan talep azalışına kendilerini kolaylıkla adapte edebilme imkânına sahipken, tarım sektöründe böyle bir şey mümkün değildi. Bundan dolayı tarım üretimindeki fazlalık fiyatların bir anda çökmesine neden oldu. Özellikle gıda piyasalarında stoklar büyürken, fiyatlar üreticileri iflâsa götürecek düzeye indi. Bu durum en fazla Amerikan tarım üreticilerini etkiledi. Tarım ürünleri piyasasındaki bu ani çöküş bir anda tarıma dayalı sanayi üretimini de vurdu. Endüstriyel ürün stokları hızla artmaya başlarken fiyatlar düşmeye başladı.

Birinci Dünya Savayı yıllarında neredeyse tüm Avrupa ülkelerine endüstriyel ve tarımsal ürün satarak bu pazarları ele geçiren ABD, üretim teknolojisini ve kapasitesini yenileme olanağı bulmuş, 1929 yılında General Motors ve Ford gibi iki büyük otomobil markası yaratmıştı. ABD’nin dış ticareti Avrupa ülkelerine yaptığı aşırı ihracattan dolayı hemen her yıl artan oranlarda fazlalık verirken, kendisine mal satmak isteyen ülkelere karşı ise korumacı tedbirler uyguluyordu. Amerika’dan mal alan ülkeler, bu ülkeye mal satmak istiyor ancak ABD’nin korumacı mevzuatını aşamıyorlardı.

1929 yılında Sovyet Rusya’da zaten komünizm egemendi ve dışa kapalı bir ekonomi politikası uyguluyordu. Stalin ne pahasına olursa olsun sanayileşmenin gerekliliğini o yıllarda hedef olarak benimsemiş ve Rusya’yı 1937 yılına gelindiğinde ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci endüstriyel ürün ihracatçısı konumuna getirmişti. İspanya’da Franco 1936’dan itibaren diktatörlüğünü ilan ederken, Polonya’da ise bu işi Mareşal Pilsudski 1926’da gerçekleştirdi. Yunanistan’da bir darbe ile iktidarı devralan General Metaksas güdümlü bir rejim kurarken, İtalya’da ise Benito Mussolini 1922’den itibaren tüm dizginleri ele geçirdi. Avrupa’nın neredeyse tamamı faşist ve diktatoryal idarecilerin eline geçiyordu.

Büyük Dünya Bunalımı adı verilen ve 1929 yılından itibaren tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizin sürdüğü 1933 yılında, ABD’de yapılan başkanlık seçimini Roosevelt kazandı. Cumhuriyetçi Parti’nin başkanı Hoover’den görevi devralan yeni başkan Roosevelt’in ülkesini düzlüğe çıkarmak için uygulamaya koyduğu önlemlerin tümüne “New Deal” adı verilmektedir.

Başkan Roosevelt, içinde bulunduğu ekonomik krizden ülkesini çıkarmak için bir İngiliz iktisatçısı olan Keynes’in önerileri doğrultusunda müdahaleci, düzenleyici ve yol gösterici bir ulusal iktisat politikası oluşturma yoluna gitti. Tarımsal ürün fiyatlarının hızla düşmesi ve çiftçilerin banka borçlarını ödeyememesi küçük bankaların çoğunu iflâsa sürüklemişti. Sanayi kesiminde piyasadaki durgunluk nedeniyle stoklar artmış ve üretim hızla azalmıştı. 1929 yılında ülkedeki işsizlerin sayısı 4,6 milyon iken, 1933’te 13 milyona dayanmıştı. 1929 yılında 659, 1930 yılında 1352 ve 1931’de de 2294 banka iflâs etmişti. Bu bankaların çoğu yöresel veya bölgesel faaliyet gösteren tek veya birkaç şubeli küçük finans kuruluşlarıydı.

Ülkede var olan sosyo-ekonomik sorunların çözümlenmesi amacıyla Başkan Roosevelt çok önemli 13 yasa çıkardı. 1933 yılı ortalarında birbiri peşi sıra devreye sokulan bu kanunlar ekonomiye yeniden iş­lerlik kazandırma amacı güdüyordu. Bankacılık sistemini düzenleyen yeni yasa, bankaların borsalarda spekülatif işlem yapmasını engellerken, tasarruf sahiplerinin haklarını koruyucu önlemler getiriyordu. New Deal, sanayi üretimi, piyasalar ve işçi-işveren ilişkileri konularında da yenilikler içeriyordu. Sanayide durgunluğu gidermek için aşırı üretimin engellenmesi, ücretlerin artırılması, iş saatlerinin azaltılması ve çalışma ücretlerinin yükseltilmesi temel hedefti. Özellikle yükselen ücretlerin toplam talebi canlandıracağı, dolayısıyla satışları artıracağı ve birikmiş stokların erimesine yol açacağı hesaplanmıştı. Özel kesime yönelik destekleyici ve özendirici önlemler yanında, kamu yatırımları ve hizmetleri için de önemli fonlar ayrılmıştı. Bu alandaki çalışmaları düzenlemekle görevlen­dirilen PWA (Public Works Administration) 1933-1942 yılları arasında toplam 13,2 milyar dolarlık kaynak kullanarak yeni iş alanlarının açılmasına katkıda bulundu. PWA aracılığıyla, söz konusu dönem içinde; 122 bin konut, 664 bin mil yol, 77 bin köprü ve 285 havaalanı inşa edildi. Devlet tarafından planlanan kamu yatırımları birbiri peşi sıra uygulamaya sokuluyordu. Başkan Roosevelt ağaçlandırma, su bas­kınlarının önlenmesi ve toprağın korunması gibi kamusal projeleri yürürlü­ğü koyarak, 1933 yılı içerisinde 300 bin kişinin işe alınmasını sağladı ve Kuzey Dakota’dan Texas’a kadar uzanan 200 mil­yonluk bir ağaç kuşağı meydana getirdi.

Keynes, ekonomide çarkların yeniden dönebilmesi için işsiz kalan insanlara yeni iş sahaları yaratılmasını, devletin sosyal amaçlı altyapı projelerine ağırlık vermesi gerektiğini öneriyordu. Fikir babalığını Keynes’in yaptığı Keynesyen İktisat Politikası Başkan Roosevelt tarafından harfiyen uygulandı. Sonuçta; 1933-45 yılları arasında uygulanan ekonomi politikasının etkisiyle ABD Büyük Buhran’ın olumsuz etkilerinden kurtuldu.

Krizden çıkış için Keynes tarafından önerilen bu yöntemi krizden etkilenen hemen her ülke kendine göre uyarladı. İngiltere, ekonomisini durgunluktan çıkarmak için inşaat sektörünü canlandırma yoluna gitti. Ev sahiplerine hibe şeklinde paralar verilip eski binaların yıkılarak yeniden inşa edilmesi teşvik edildi. Almanya ülke genelinde otoban yapımına ve silah endüstrisini geliştirecek yatırımlara ağırlık verirken, diğer birçok ülke de demiryolu, yol ve baraj gibi kamu yatırımlarını arttırma cihetine gitti. Aynı dönemde Türkiye’de de benzer bir iktisat politikası uygulandı ve “devletçilik” ilkesi doğrultusunda devlet tarafından birçok sanayi tesisi, demiryolu ve yol inşaatları yapıldı.

Keynes’in tavsiyelerine uygun olarak devlet harcamalarının arttırılması ve açık bütçe politikası izlenmesi, kriz dönemlerinde işsizliği azaltmış ve hızlı bir üretim artışına imkân sağlamıştı. Fakat, işsizlik dalgasıyla karşılaşılan her durumda devlet harcamalarının arttırılması ve açık bütçe politikasıyla piyasaya daha fazla para sürülmesi, sonraki yıllarda hemen her ülkede enflasyonist baskıları arttırdı. Bazı ülkelerde 1960’lı yıllar boyunca çift haneli, 70’li yıllarda ise üç haneli enflasyon görülmeye başlandı.

İşte bu aşamada devreye Milton Friedman öncülüğündeki bir grup iktisatçı girdi. Kendilerini “Monetaristler” olarak tanımlayan bu iktisatçılara göre;

  • Para miktarındaki değişmeler, ekonominin işleyişinden öte hükümetlerin ve merkez bankalarının vereceği kararlara göre belirlenir.

(Halbuki Keynes bunun tam tersini söylüyor ve ülkedeki para, faiz ve fiyat düzeyinin kambiyo kurlarına göre değil, “milli ekonominin ihtiyaçlarına göre” düzenlenmesi gerektiği savunuyordu).

  • İşsizlik, esas olarak enflasyonun sebep olduğu bir olgudur. İşsizlikle mücadele etmek için esas mücadele edilmesi gereken konu “enflasyon”un bizzat kendisidir.
  • Enflasyon, parasal bir olaydır. Para arzındaki artışlar, nominal gelirleri arttırmak suretiyle enflasyonist baskıları arttırır. Para arzını azaltmak ise nominal gelirleri azaltacağı için enflasyonun düşmesine neden olur.
  • Para sadece bir mübadele aracıdır. Bu nedenle, para arzındaki artış, toplam nominal talebi arttırmakta ve ekonomi tam istihdamda varsayıldığından fiyatlar yükselmektedir.
  • Faiz, paranın değil, kredinin fiyatıdır. O halde faiz haddi, paranın arz ve talebini değil, kredinin arz ve talebini dengeleyecektir.

Bugün Türkiye’de Merkez Bankası yetkilileri ağız birliği etmişçesine aynen bu şekilde hareket ediyor. Onlara göre Merkez Bankası’nın tek bir görevi var ki o da; enflasyonla mücadele. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlık günlerinden beri ısrarla dile getirdiği “faizlerin indirilmesi gerektiği” hususuna Merkez Bankası yetkililerinin uymamasının nedeni enflasyonun tamamen paradan kaynaklandığına yönelik “monetarist” görüştür.

Monetaristler, para arzının faiz oranlarını düşürmeyeceğini, aksine artıracağını iddia ederler. Para arzındaki artış, ilk önce faizleri düşürebilir, çünkü para arzı artışı başlangıçta nakdi kredi taleplerini karşılayacaktır. Ancak bu etki kısa sürer, çünkü, para arzındaki artış fiyatların yükselmesine neden olur ve dolayısıyla nominal faiz haddi de yükselir. Bu bakımdan Monetaristler, likidite tercihi teoreminin çok kısa dönemde sadece ilave paranın piyasaya arzı esnasında geçerli olabileceğini kabul ederler. Ancak, bu teorinin, faiz olayını açıklayıcı yönü zayıftır. Monetaristler, harcama kararları üzerinde etkili olan “faiz oluşumunu” açıklayamamışlardır. Çünkü, Monetaristlere göre faiz oranları paranın arz ve talebine göre değil, kredinin arz ve talebine göre oluşur. Öyleyse, para arzını artırarak faizi düşürmek ve bu yolla yatırımları uyarmak mümkün değildir. Bu amaçla piyasaya verilen ilave para, kısa dönemde fiyatları etkilemeyip üretimi artırsa da, uzun dönemde sadece enflasyona neden olup, üretimi artırmaz.

Monetaristlere göre işsizliği önlemek için, piyasanın dengesini bozmaya gerek yoktur. Çünkü işsizlik, geçici olarak ortaya çıkar ve ekonominin doğal güçleri tam istihdamı gerçekleştirir. Friedman’ın benzetmesiyle, gaza basıp fren yapmak şeklindeki genişletici ve daraltıcı politikalar gecikmeli etki nedeniyle aksi sonuçlara yol açar.

Ortada iki iktisatçı ve birbirinden farklı iki iktisat politikası var. Bunlardan biri görüşleriyle başta Amerika olmak üzere 1929 Büyük Dünya Bunalımı’ndan etkilenen hemen her ülkeyi düzlüğe çıkaran Keynes, diğeri ise “faiz oranlarının, paranın arz ve talebine göre değil de, kredinin arz ve talebine göre oluşacağını” ileri süren ve bu açıdan teorisinde bazı zayıflıklar barındıran Friedman.

Enflasyonun temel nedeni olarak “parayı” gören moneratist anlayış, “üretim” unsurunu tamamen göz ardı etmektedir. Halbuki iktisattan zerre kadar anlamayan insanlar bile çok iyi bilir ki, herhangi bir malın arzı piyasadaki talebi karşılayacak düzeyde değilse o malın fiyatı doğal olarak yükselir. Diğer tüm mallar için de aynı şey geçerli olursa “fiyatlar genel seviyesi” yükselir ki, böyle bir durumda bizim “enflasyon” dediğimiz olay ortaya çıkar.

Üretim olmayan veya üretimin yetersiz olduğu bir ekonomide insanların taleplerini sadece faiz oranlarını aşağı ve yukarı hareket ettirerek dengeleyebilmek mümkün müdür? Faiz oranlarının yükseltilmesi belki çok lüks malların talebini kırmak için bir araç olarak kullanılabilir. Peki mübrem mallara olan talep nasıl dengelenecektir? Faiz oranlarını ne kadar yükseltirseniz yükseltin insanlar zorunlu tüketim mallarını talep etmeye devam edecektir.

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı ve Para Piyasası Kurulu’nda yer alan kişilerin faizleri neden düşürmedikleri herhalde şimdi daha iyi anlaşılmıştır. İktisat Fakültesi’nde okuyan öğrencilere İktisadi Düşünce Sistemleri dersinde Merkantilistler’den Fizyokratlar’a, Liberalistler’den Monetaristler’e kadar hemen her düşünce sistemi çok kapsamlı olmamakla birlikte yeterince anlatılır. Ekonomide ipleri hükümetlerin eline veren Keynes’in “müdahaleci” iktisat politikasına karşılık, tüm yetkiyi Merkez Bankası başkanlarının eline veren ve “vesayetçi” bir görünüm arz eden Friedman’ın moneratist öğretisi tam da Türkiye’ye uygun bir sistem. Kim bu gücü kaybetmek ister ki?

Yargı, Emniyet, Ordu, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, HSYK ve daha birçok kurumda etkin olan Anayasal vesayet kurumlarının etkisini kırmak hiç de kolay bir olay değil. Bunların birçoğuyla mücadele halen devam ediyor.

Merkez Bankası yetkililerinin bu kadar büyük direncini gördükten sonra, bu kurumun yeni bir vesayet müessesesi haline dönüştüğünü söylemek hiç de yanlış olmaz. Yüksek faizin Türk ekonomisine verdiği zararlar, yatırım, üretim, ihracat, istihdam, servet ve zenginliğe olan olumsuz etkileri, Friedman’ın monetarist iktisat politikasıyla nasıl izah edilir? MB yetkilileri bence şöyle cevap vereceklerdir; “Faizi düşürürsek enflasyon patlar”.

“Kötü kiracı insanı ev sahibi yapar” misali 1981 Anayasası’nın külliyen değiştirilmesi için Türkiye’deki vesayet kurumlarının tamamı elbirliği etmişçesine tüm “gıcıklık” haklarını kullanıyorlar. Bu Anayasa eninde sonunda değişecek ve bizler de lisans mezunu bir iktisat öğrencisinin asgari bilgileriyle hareket edip Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nı yöneten bu tarz bürokratlardan kurtulacağız.

Osmanlı Devleti’nin mali otoriteleri bu tarz kişilerden oluşsaydı 623 yıllık devlet herhalde altı senede tarihe karışır giderdi. Adamlar ne merkantilizmi biliyordu ne de liberalizmi. Keynes ve Friedman ise zaten henüz doğmamışlardı. Peki Osmanlı’nın ekonomi politikası nasıl bir özellik arz ediyordu? Bunu merak edenler için dört kelimelik bir cümle her şeyi izah edecektir; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.

Osmanlı Devleti’nin sosyal, siyasal, hukuksal ve ekonomik yaşantısı hep bu temel ilke üzerinde yapılandırılmıştır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi Osmanlı devlet mekanizmasında görev yapan her bürokratın temel “nirengi” noktasını oluşturmaktadır. Padişah diyor ki “öyle bir karar alalım ki sonradan dönüşü olmasın, tükürdüğümüzü yalama pozisyonuna düşmeyelim”, hukuk adamı diyor ki “öyle bir ceza koyalım ki uygulanabilir olsun”, maliyeci diyor ki “öyle bir vergi koyalım ki ödenebilir olsun”, bir vakıf kurucusu diyor ki “öyle bir vakıf kuralım ki asırlar boyu insanlara hizmet etsin, sürekli ve daim olsun”. Osmanlı devlet yaşantısında “insan”ın dikkate alınmadığı hiçbir uygulama bulamazsınız. Çünkü insan, devlet idarecilerine Allah’ın birer emanetidir. Osmanlının yaklaşık dört asır boyunca uyguladığı ve “Provizyonist” özellik arzeden iktisat politikası da “insanı” esas almıştır. Bu iktisat politikasına göre ülke de üretilen her türlü mal ve hizmet öncelikle ülke halkının kullanımına sunulacaktır. Örneğin ülkede 2 milyon ton pamuk üretiliyorsa ve Osmanlı loncaları ile vatandaşların sair pamuk ihtiyaçları da 2 milyon ton düzeyinde ise o yıl üretilen pamuk hiçbir şekilde ihracata konu edilemez. Eğer talep 1,5 milyon ton ise, böyle bir durumda fazla üretilen 500 bin ton pamuk yurt dışına ihraç edilebilir. Osmanlı, hemen her türlü mal ve üründe bu politikayı asırlar boyu büyük bir titizlilikle uygulamıştır. Aksi bir uygulamanın ülke içerisinde mal sıkıntısına ve kıtlığa yol açacağını, bu durumun fiyatları yükselteceğini Osmanlı bürokratları çok iyi biliyordu. Benzer durum diğer mallar içinde söz konusu olduğunda, Osmanlı’nın “galâ-yı es’ar” bizim ise bugün “enflasyon” adını verdiğimiz olay vuku’a gelir. Provizyonist ekonomi politikası Osmanlı’da yaklaşık 450 yıl boyunca enflasyonun çok düşük düzeyde yaşanmasına, fiyatlar genel seviyesinin fazla yükselmemesine ve halkın refah seviyesinin stabil kalmasına imkân sağlamıştır. Ne zamana kadar? Baltalimanı Ticaret Anlaşması imzalanıncaya kadar. İşte bu nedenledir ki Osmanlı ekonomi tarihinde enflasyon, dört buçuk beş asır boyunca toplamda yüzde 300 oranında arttığı halde, 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde yüzde 100 milyon olarak gerçekleşmiştir.

Kapalıçarşı esnafının çok önemli bir özelliği vardır. Bunu çoğu kimse bilmez. Bu piyasada iş yapan, para kazanan hemen herkes müthiş bir “koku alma” yeteneğine sahiptir. Koku derken, Kapalıçarşı’nın kendine has otantik kokusunu değil, piyasanın o gün hangi yöne doğru hareket edeceğini sezinleyen koku yeteneğinden bahsediyorum. O gün döviz inecek veya çıkacak mı, ya da altın talebi artacak veya azalacak mı, ya da deri ceket veya çanta satışları için hareketli bir gün olacak mı olmayacak mı? sorularına esnafın kendisinden başka hiç kimse daha doğru yanıt veremez.

Paranın patronluğunu yapıp piyasayı bu kadar kötü koklayan, iktisat kitaplarından edindiği derin bilgilerle koca bir ülkenin Merkez Bankası’nı idare etmeye çalışan Başçı’nın yanında ne Keynes’in ne de Friedman’ın esâmesi bile okunmaz değil mi?

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir