Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / BAK SEN ŞU DANİMARKALIYA

BAK SEN ŞU DANİMARKALIYA

(Article 034-22.10.2014)

IŞİD’in elinde rehin tutulan 46 Türk rehineyi Türkiye’nin kazasız belasız kurtarması içeride ve dışarıda bazı kesimleri ziyâdesiyle rahatsız etti. “İçeridekiler” dediğim malum cephe. Paralel ve merkez medya ile onların kalemşörleri, CHP, HDP gibi siyasi partiler ve bilindik oda ve dernekler.

Memnûniyetsizliğini en üst perdeden dile getiren “dışarıdakilerin” başında ise şu sıralarda Danimarka geliyor. Neymiş efendim, Danimarkalı yazar Lars Hedegaard’ı öldürme teşebbüsünde bulunan ve 6 ay önce Türkiye’de tutuklanan Danimarka vatandaşı bir kişi IŞİD ile rehine pazarlığı sırasında serbest bırakılmış.

Danimarka 5,6 milyon nüfuslu bir İskandinav ülkeciği. Ülkenin tamamı bizim bir şehrimizden bile daha küçük. Ülkede çok fazla bir nüfus ve buna bağlı olarak çok fazla olay yaşanmadığı için, şimdilerde Türkiye’nin bu hareketiyle yatıp bu hareketiyle kalkıyorlar. Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schmidt dün ilk kez olayla ilgili demeç vererek; “Bu konu kapanmadı, bu son derece anlaşılmaz ve kabul edilemez bir hareket. Zanlının neden Türkiye’de gözaltında olmadığına dair halen yanıt bekliyoruz. Bu konunun kapanmadığına dair hiçbir şüphe olmamalı” dedi. Danimarka Adalet Bakanı Mette Frederiksen’de; “Söz konusu kişinin serbest bırakılmasını anlaşılmaz buluyorum” diye şaşkınlığını ifade etmeyi unutmadı.

Öncelikle serbest bırakılan kişi bir Danimarka vatandaşı. Bu adam terörist olmuşsa bunun vebali de günahı da onlara ait. Daha da önemlisi Ziya Gökalp’in meşhur bir lafı vardır; “Bir Türk Dünyaya Bedeldir” şeklinde. 46 tane Türk vatandaşı için değil bir tane Danimarkalı, bin tane Danimarkalı terörist serbest bırakılsa evlâdır. Böyle bir serbest bırakılma işlemi varsa Türk Hükümeti’ni canı gönülden kutluyorum. Uluslararası ilişkilerde ikiyüzlülüğün en mümtaz örneklerini Türkiye’ye karşı sergilemekten imtina etmeyen Batılılara bu olay da kapak olsun.

Bugüne kadar Batı ülkeleri Türkiye’nin istemediği o kadar çok şey yaptılar ki artık sayısını bile hatırlayamıyoruz. Şimdi bu ikiyüzlü yalancılara yaptıklarını hatırlatalım;

  • Özdemir Sabancı9 Ocak 1996’da DHKP/C militanları Fehriye Erdal, İsmail Akkol ve Mustafa Duyar tarafından, Sabancı Center’da uğradığı silahlı saldırıda ToyotaSa Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe ile birlikte öldürüldü. Bu katiller işleri bittikten sonra ellerini kollarını sallayarak kaçıp gittiler. Saldırganlardan İsmail Akkol hakkında uzunca bir süre hiçbir bilgiye ulaşılamadı. Yunan polisinin 11 Şubat 2014 tarihinde Atina’daki bir hücre evine düzenlediği baskın sonucu dört DHKP-C üyesiyle birlikte yakalandı. Bir diğer saldırgan Fehriye Erdal ise önce Yunanistan’a daha sonrada Belçika’ya kaçtı. Tesadüf eseri Knokke kentinde kaldığı apartmanda 1999 yılında yangın çıkması sonucunda sahte pasaportla yakalandı. Yargılaması sonucunda bir yıla yakın cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakıldı. 2000 yazında hapishaneden çıkıp sonrasında ev hapsinde tutuldu, ancak Mart 2006’da tekrar kayıplara karıştı. Bu arada Türkiye, haklarında kırmızı bülten çıkarttığı her iki şahsı defalarca Yunanistan ve Belçika makamlarından istedi. Ancak Türkiye’nin bu talepleri hep reddedildi ve şahıslar serbest bırakıldı.
  • “Suriyeve Ortadoğu” konulu bir panele geldiği sırada İtalya’nın Bergamo Orio al Serio Havaalanı’nda tutuklanan bir başka DHKP-C militanı Bahar Kimyongür hakkında karar veren Brescia Mahkemesi, Türkiye’nin iade isteğini reddetti ve Kimyongür’ü serbest bıraktı.
  • Fransa, Hollandave Belçika’da yıllar boyu yaşayan ve Interpol tarafından aranan DHKP-C lideri Dursun Karataş hayatta iken değil, ancak öldükten sonra Türkiye’ye iade edildi.
  • 9 Ocak 2013 günü Paris’te bir büroda vurularak öldürülen PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Sakine Cansız, Fidan Doğanve Leyla Söylemez isimli kişiler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı ve ülkemizle Fransa arasındaki çok taraflı anlaşmalar bu kişilerin yakalanıp Türkiye’ye iade edilmesini gerektiriyordu. Profesyonelce infaz edilinceye kadar onlarda iade edilmedi.
  • PKK’nın kasası Rıza Altun, Öcalan’ın sevgilisi Ayfer Kaya, DHKP-Cyöneticisi Aslan Tayfun Özkök yakalanmalarına rağmen Türkiye’ye iade edilmedi, üstüne üstlük serbest bırakıldı.
  • Türkiye’ye iade edilmeyen kişiler arasında PKKKarargah Komutanı Murat Karayılan, PKK’nın Kuzey Irak ve İran kamplarının eski sorumlusu Cemil Bayık, PKK’nın para kasası Riza Altun ve Nedim Seven, Osman Öcalan, Halk Savunma Komitesi adına cinayet şebekesinin başı Duran Kalkan, Hakurk Kampı eski sorumlusu Mustafa Karasu, Dağlıca’da 12 erin şehit edilmesi emrini veren Kadri Çelik, Ana karargah komutanı Fehman Hüseyin, PKK Tunceli sorumlusu Hıdır Sarıkaya, 181 ülkede aranan eski DEP Milletvekili ve PKK Kongra Gel’in Belçika sorumlusu Zübeyir Aydar, Abdi İpekçi cinayeti zanlısı Yalçın Özbey ve daha niceleri var.

 

PKK’yı terör örgütü ilan etmesine karşılık Türkiye’nin terör suçları sebebiyle Interpol’e bildirerek kırmızı bültenle aradığı 350 PKK’lıdan 144’ü Fransa’da güvenlik güçlerince yakalandı. Ancak Paris yönetimi çeşitli bahanelerle bu teröristleri iade etmediği gibi Türkiye’nin işbirliği teklifini de reddetti.

Türkiye’de terör eylemi gerçekleştirdikten sonra yurtdışına kaçan teröristlerin iadeleriyle ilgili yoğun diplomatik çabalar, çoğu kez sonuçsuz kalıyor. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre son 10 yıl içinde sadece 10 kişinin iadesi sağlanabildi. Halbuki talep edilen kişi sayısı 205.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Türkiye, işlediği suçlar nedeniyle 603 Türk ve yabancıyı Interpol kanalıyla arıyor. Bunlardan 305’i PKK, DHKP-C, MLKP ve El-Kaide gibi terör örgütü mensupları. Bu kişilerin; 133’ü asayiş, 111’i kaçakçılık, 54’ü mali suçlardan aranıyor. Türkiye, Interpol kanalıyla aradığı 603 suçludan 413’ü hakkında kırmızı bülten çıkarmış. 104 suçlu hakkında da kırmızı bülten çıkana kadar uluslararası arama kararı yerine geçen “difüzyon” kararı bulunuyor. 86 suçlu ise doğrudan talep yöntemiyle Türkiye’ye iade amacıyla aranıyor.

Aslında bu teröristlerin Türkiye’ye iade edilmemesinin tek nedeni, bunların çoğunun Batılı istihbarat kuruluşlarıyla olan ilişkileri. Foyaları ortaya çıkmasın diye bu kişiler ya iade edilmiyor ya da infaz edildikten sonra cesedinin iadesi yoluna gidiliyor.

Türkiye’ye bugüne kadar Interpol kanalıyla sadece Banker Kastelli, Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz, Sedat Şahin, Hasan Heybetli, Metin Kaplan gibi isimler iade edildi. Bunlar da kim? Kendi halinde iş yapan adi suçlular. İstihbarat kuruluşlarıyla işi olmayan insanlar.

Yine Türkiye’nin ısrarla istediği bir diğer suçlu grubunu ise Uzan ailesi bireyleri oluşturuyor. Türkiye’yi milyarlarca lira dolandıran Uzan ailesinin tüm fertleri bugün ellerini kollarını sallayarak dünyayı dolaşıyor. Hatta Cem Uzan’ın Fransa’da yaşadığı adres bile biliniyor. Onun iade edilmesini engelleyen unsur ise Cem Uzan’ın lüks otellerde ve gece kulüplerinde havaya saçtığı milyonlarca Euro.

Danimarka, Belçika ve Fransa gibi ülkelerin bize bu konuda akıl vermeye zekâ ve ahlâkları kifâyet etmez.

Sadece onlar mı? Mesela İsveç onlardan çok mu farklı? Tabiki hayır. Bakın size bir hikâye anlatayım da bunların ne mal olduğunu daha iyi anlayın.

İsveç kralı XII. Şarl 1697 yılında tahta çıktığında henüz 15 yaşındaydı. Çocuk yaşta birinin İsveç tahtına çıkması denizlere açılmak isteyen Rusya için önemli bir fırsat olarak algılandı ve Rus Çarı Deli Petro bu fırsatı değerlendirerek 1700 yılında İsveç’e savaş açtı. Ancak İsveç ordusu Avrupa’nın en iyi savaşçı ordularından biri olarak, kendinden dört kat daha büyük olan Rus ordusunu Narva’da ağır bir mağlubiyete uğrattı. Bu başarının ardından İsveç krallığı bölgede söz sahibi olmaya başladı ve 1707 yılında Rusya’ya savaş açtı. Savaşın ilk başlarında bazı başarılar elde edildiyse de tarihin en soğuk kışlarından birinin bastırması üzerine Moskova üzerine başlatılan askeri hareket sonlandırılırken, Ukrayna üzerine gidildi. 8 Temmuz 1709 tarihinde Poltava Kalesi’ni almak için uğraşan 25 bin kişilik İsveç ordusu, Deli Petro’nun komuta ettiği 50 bin kişilik Rus ordusu karşısında ağır bir yenilgi aldı. Bu mağlubiyetin ardından İsveç kralı ve 18 bin İsveç askeri, Osmanlı’ya ait olan Özi Kalesine sığınmaya çalıştı. Özi muhafızı Abdurrahman Paşa, Rusların Osmanlı topraklarına girebileceklerini düşünerek İsveç Kralının ve askerlerinin Osmanlı topraklarına girmesine müsaade etmedi. Bu arada yaklaşık 16 bin İsveç askeri Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Abdurrahman Paşa daha sonra İsveç Kralını ve beraberindeki 2000 İsveç askerini Osmanlı topraklarına kabul etti. Bu aşamadan sonra İsveç Kralı, dört yıl boyunca Moldova’ya bağlı Bender şehrinde, bir yıl da Dimetoka’da Osmanlı’nın misafiri oldu. Kralın Osmanlı topraklarındaki ikâmeti uluslararası bir sorun haline gelmeye başlayınca, Osmanlı Devleti Demirbaş Şarl’a ya ülkesine dönmesini ya da Osmanlı vatandaşlığına geçmesini teklif etti. Bu teklif üzerine İsveç Kralı 600 kişilik bir Osmanlı askeri birliğinin koruması altında ülkesine kadar salimen ulaştırıldı. Demirbaş Şarl’ın Osmanlı topraklarında kaldığı 5 yıl boyunca tüm masrafları Osmanlı Devleti tarafından karşılandı ve bir krala yaraşır şekilde ağırlandı. Demirbaş Şarl ülkesine dönmeden önce yaptığı harcamalar karşılığında bir senet imzalamıştı. Ancak bu senedin bedeli uzun zaman tahsil edilemedi. 1738 yılında İsveç krallığı, Demirbaş Şarl’a ait borcun bir kısmını gemi ve askeri mühimmat karşılığı Osmanlı Devleti’ne ödedi, önemli bir kısmı ise Osmanlı tarafından silindi.

14 Ekim 1742’de Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa tarafından kabul edilen İstanbul’daki İsveç elçisi, hükümetinden aldığı 17 Ağustos 1742 tarihli güven mektubunu Sadrazam’a sundu. Mektup da; “Yüce Osmanlı Devleti’nin İsveç’e yönelik göstermiş olduğu iyilik nedeniyle İsveç kralı, devlet adamları ve bütün İsveç halkı, ne derece de memnûn ve mutlu olduklarını, devletlü inâyetlü sadrazam hazretlerinin hAK Partiâ-yi devletlerine sayısız teşekkür ve tevazu ile sunarlar. Bundan böyle şân ve şevketi yüce ve ebedi olarak kalacak olan Osmanlı Devleti’nin sadık dostu olacakları…” yazılıydı.

Bizim kendilerine yaptığımız bu iyiliğe karşılık İsveç hükümeti Türkiye’ye ne yaptı dersiniz?

İsveç Parlamentosu 11 Mart 2010 tarihli toplantısında; sanki bizim geçmişimizde bir soykırım ayıbımız varmış gibi ve sanki Krallarını Deli Petro’ya teslim etmişiz gibi davranıp, benzeri nadir görülecek bir vefasızlık örneği sergiledi ve 1915 Ermeni tehcirini “soykırım” olarak kabul etti.

Danimarka Başbakanı Helles “Bu konu kapanmadı” diyordu. Doğru bu konu kapanmadı. Fakat onlar açısından değil, bizim açımızdan kapanmadı.

Geçmişte Türkiye’ye karşı sergilenen her türlü ikiyüzlülük ve ahlâksızlığı size her fırsatta hatırlatacak Yeni Türkiye ile karşı karşıyasınız.

Yeni Türkiye’yi Lozan sonrasındaki pısırık, korkak ve çaresiz Türkiye zannedenler bundan sonra neler görecek neler.

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir