Cumartesi , Haziran 25 2022
Anasayfa / Makaleler / 29 MAYIS CUMA GÜNÜ SECCADENİ KAP AYASOFYA’YA GEL…

29 MAYIS CUMA GÜNÜ SECCADENİ KAP AYASOFYA’YA GEL…

(Article 075-15.04.2015)

Hürriyet yazarlarından Ertuğrul Özkök, Ayasofya’da Kur’an okunmasına itiraz eden bir yazı kaleme aldı ve yazısında; “Allah aşkına, 21’inci yüzyılda yaşayan modern bir Müslüman’a yakışıyor mu bu. Ülkende 80 bin cami var. 80 bin caminde 5 vakit ibadet yapılabiliyor. Ama sen gözünü Ortodoks dünyasının en kutsal merkezlerinden birine dikmişsin. Ortodoksların en kutsal günü olan Paskalya, bu yıl Kutlu Doğum Haftası’na rastlamış. Bu rastlantıyı güzel jestlerle karşılıklı bir saygı ve hoşgörü mesajına çevireceğine ne yapıyorsun. İnsanın içini burkan bir Şark kurnazlığı ile Paskalya’dan bir gün önce Ayasofya’da bir sergi düzenliyorsun. Ve 85 yıl sonra orada ilk defa Kur’an okutuyorsun. Güya birilerine mesaj veriyorsun.” dedi.
Ayasofya Camii, Türklerin İslam alemi nezdinde ki prestij ve itibar vesilesi iken, Batıya karşı hakimiyet ve üstünlük sembolüydü. Doğu Roma İmparatorluğu’nun bu müstesna başkentinde İmparator kilisesi olarak inşa edilen bu yapı, Vatikan’ın Saint Pietro Kilisesi’ne nispetle asırlar boyu bu kenti fethetmek isteyenlerin rüyasını süslemiştir. Hz. Muhammed (S.A.V.)’in “Kostantiniyye elbette fethedilecektir. O’nu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” hadis-i şerifine konu olan şey “Kostantiniyye” değil aslında Ayasofya’nın bizzat kendisidir. Kostantiniyye, Avrupa ve Asya kıtasının birleşim noktasında muhteşem güzellikte bir kenttir. Ancak Kostantiniyye’yi Kostantiniyye yapan tek bir yapı vardır ki onu çekip aldığınızda İstanbul’dan geriye hiçbir şey kalmaz. Ayasofya, asırlar boyu tüm güzelliği, ihtişamı ve Ortodoks inancına sahip milyonların tanrıya yüz sürdüğü mekân olmuştur. Gerek Hz. Muhammed gerekse İslâmiyeti dünyanın o günlerde bilinen noktalarına yaymayı şiar edinmiş kişiler açısından Ayasofya adeta bir “kızıl elma” niteliğindeydi. Burası ele geçirildiği takdirde Hıristiyanlığın doğu dünyasındaki en büyük kalesi yerle bir olacak, Müslümanlık Avrupa içlerine yayılmaya fırsat bulacaktı. Fatih Sultan Mehmet’in Konstantiniyye’yi fethetmesiyle birlikte gerçekleşen şey de zaten birebir bu değil midir?
Ayasofya sadece Müslümanlar açısından değil Katolik Hıristiyan dünyası açısından da oldukça önemliydi. Bu şehrin ve kendilerince “sapkın” bir Hıristiyan mezhebinin merkezi durumundaki Ayasofya’nın Katoliklerce ele geçirilmesi, Vatikan Kilisesi’ni dünyanın en büyük inanç merkezi haline getirecekti. Bugün Türkiye’yi Ermeni soykırımı hususunda yargılamaya kalkan Vatikan Kilisesi’nin vahşette sınır tanımayan şövalyeleri 1202-1204 yılları arasında düzenledikleri Dördüncü Haçlı Seferi sırasında bu kente hiç kimsenin yapmadığı zararı verdiler. Papa III. Innocentius, Kudüs’ü kurtarmak amacıyla tüm Avrupa’yı sefere davet etmiş ve toplanan ordunun emir komutası İtalyan Bonifacio’ya verilmişti. Ancak Latin orduları Kudüs yerine İstanbul’a yönelip Konstantinopolis’i işgal etti. İstanbul tarihinin en büyük yıkımını yaşadı. Haçlılar evleri yağmalamakla işe başladılar. Yağmaya şahit olan erken dönem Fransız lirik şairlerinden Villehardouinli Geoffrey isimli tarihçi, “Askerler elbiselerinin üzerine işlenmiş olan haçın mânâsını unuttular, kasaplığa ve kundakçılığa giriştiler. Evler ateşe verildi, saraylarla resmi binalar tamamen soyuldu. Erkekler öldürüldü, kadınlar tecavüze uğradı, en kıymetsiz eşyalar, hatta köylülerin gömlekleri bile yağmalandı.” diye yazmıştır.
Binaların soyulup soğana çevrilmesinden sonra, sıra zamanın en büyük mabedi olan Ayasofya’ya gelmişti. Ayasofya sadece yağmalanmakla kalmadı, tam bir rezalete sahne oldu. Askerler kiliseye katırlar ve bir Fransız fahişeyle girdiler. Yağma işlemi sadece birkaç dakika sürdü. Duvarlardaki kaplamalar, Hazreti İsa’nın havarileri ile Hazreti Meryem’e ait olduğuna inanılan eşyalar, İsa’nın çarmıha gerilmesinde kullanıldığı söylenen kutsal çivilerden biri ile İsa’nın başına takılan dikenli taç, altın ve gümüş haçlar ve kıymetli madenlerden yapılmış ne varsa katırlara yüklendi. Kilisede bir taraflara saklanmış olan rahiplerin karınları deşilirken, rahibeler tecavüze uğradı. Talana yetişemeyen Katolik askerler ise Ayasofya’nın şifalı olduğu, böbrek ve göğüs ağrılarına iyi geldiği söylenen sütunlarından parçalar kopartmaya başladılar. Yüklenen eşyaların ağırlığı altında hareket edemez hale gelip, oldukları yere yığılan katırlar kılıçlarla parçalandı. Kilisede ne var ne yok götürüldükten sonra sıra eğlenceye geldi. Askerlerin beraberinde getirdiği Fransız fahişe, Ortodoks Patriği’nin birkaç gün öncesine kadar vaaz verdiği kürsüye çıkıp açık saçık şarkılar okumaya ve müstehcen şekilde raks etmeye başladı. Askerler o sırada fıçılar dolusu şarabı içmekle meşguldü. Doğu Romalılar 1204’teki bu felâketi hiç unutmadı. Sonraki asırlarda yaşanan Türk ilerleyişi karşısında Katolik dünyasından yardım istemek yerine “Ayasofya’da kardinal külâhını görmektense Müslüman sarığını görmeyi tercih ederiz” demelerinin nedeni işte bu vahşetti. Kurulan Latin İmparatorluğu 1204-61 yılları arasında İstanbul’da hüküm sürdü. 1261’de VIII. Mikhail Palaiologos Konstantinopolis’i geri aldı ve Latin Devleti’ne son verip Doğu Roma İmparatorluğu’nu tekrardan ihya etti.
Sonrası malum. Fatih 1453 yılında bu şehri aldı ve Ayasofya’yı camiye dönüştürdükten sonra Ortodoks İstanbul halkının can, mal ve inanç özgürlüğünün kendi güvencesinde olduğunu bizzat ifade etti. Ortodoks Hıristiyanlar fetihten sonraki asırlar boyunca huzur ve refah içerisinde yaşadılar.
Şimdi gelelim Haçlı Seferleri listesinde yer almayan ancak Hıristiyanların üstün başarısıyla sonuçlanan 10. Haçlı Seferine. Bu Haçlı Seferi, 1914-18 yılları arasında yani son yapılan Haçlı seferinden tam 643 yıl sonra Osmanlı’ya karşı yapıldı. İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Yunanistan ve diğer bazı devletler bu savaş içerisinde yer aldı. Amaç, Müslüman Türkleri Avrupa topraklarından tamamen süpürüp atmaktı. Başarılı da oldular. Türkler, Trakya hariç Avrupa topraklarının tamamından püskürtüldü. Kudüs İngilizlerin eline geçti. Aslan Yürekli Richard’ın hayâli altı buçuk asır sonra gerçekleşti. Türkler, Ortadoğu’daki tüm topraklarını kaybetti ve küçücük bir coğrafyaya hapsedildi.
Batılıların ikinci hedefi Kudüs şehrini Müslüman Araplardan tamamen arındırmaktır. Bu konudaki lejyonerleri ise şimdilik İsrail’di. İsrail’in bölgedeki rolü; Müslümanlara rahat ve huzur vermemek, sürekli problem yaratmaktır. Ortadoğu’da petrol bittiğinde ve öncelikler sırası değiştiğinde İsrail’in de önemi kalmayacaktır. İşte o gün, Batı ülkelerinin İsrail’e hoyratça verdikleri “öldürebildiğin kadar öldür” yetkisi sona erecek, İsrail yalnızlaştırılacak ve Kutsal Kudüs Krallığı yeniden tesis edilecektir.
1094 yılında gerçekleşen ilk Haçlı seferinden, bugüne kadar yaşanan tüm seferlerin arkasında Vatikan vardır. Vatikan’ın zaman konusunda hiç bir acelesi yoktur. Endülüs’ten Müslümanları atmak için sabırla 781 yıl beklemiştir. Kudüs’ü ele geçirmek içinse 1000 yıldan beri beklemektedir. Papa, Hz. İsa’nın yeryüzündeki gölgesi ve vekil-i mutlakıdır. Yani; Halifesidir. İşte o Halifelik makamı tüm bu uzun vadeli projelerin planlayıcısıdır. Hani bizim Cumhuriyet aydınlarımızın 3 Mart 1924’de 243 sayılı kanunla bir çırpıda hükmi şahsiyetini ortadan kaldırdığı “İslâm halifeliği” var ya? İşte onun Hıristiyan dünyasındaki karşılığı “Papalık” makamıdır.
“Din işleriyle devlet işlerinin birbirine karıştırılmaması” olarak tanımlanan lâiklik kavramı da Vatikan menşelidir. Cumhuriyet kadroları bu kurumun gelecekte Türkiye’ye neler kazandıracağını düşünememiş, ancak İngiltere başta olmak üzere tüm Batı dünyası İslâm Halifeliğinin gelecekte Türkiye’ye önemli roller yükleyeceğini önceden hesap edebilmişlerdir.
1924 yılında Ankara Tren Garı’nda Anayasa çalışmaları için bir araya gelen İsmet İnönü, Şükrü Bey ve Mahmut Esat Bozkurt daha da ileri gitmiş, “Batılıların bize düşman olmaması için devletin dini olarak Anayasa’ya Hıristiyanlık kelimesini yazalım” diyecek kadar uçmuşlardı. Sadece onlar mı? “Çanakkale savaşı sırasında medeniyetin ayağımıza kadar geldiğini ve fakat Türklerin medeniyete karşı direniş gösterdiğini” ileri süren Abdullah Cevdet isimli birisi vardır. İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucusu olan ve kendisine “Allah Düşmanı” anlamına gelen “Adüvvullah Cevdet” sıfatı yakıştırılan bu şahıs, “Türk ırkını ıslah etmek, kuvvetlendirmek için Avrupa’dan ve Amerika’dan damızlık erkek getirmek gerekir.” diye açıklama bile yapmıştı. Peki şimdi Ertuğrul Özkök ile İsmet İnönü, Şükrü Bey, Mahmut Esat Bozkurt ve Allah Düşmanı Abdullah Cevdet’in söyledikleri arasında ne fark var? 90 yıl öncede kafa aynıydı, bugünde aynı.
Halifelik müessesesinin yokluğundan dolayı bugün Müslüman ülkeler arasında veya Müslüman cemaatler arasında arabuluculuk yapacak, görüş beyan edecek, onları uzlaştıracak veya gerektiğinde rest çekecek herhangi bir kurum da bulunmamaktadır. Bugün tüm Arap coğrafyası yangın yeri gibidir. Irak, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen, Libya, Sudan ve diğerleri hep birbirini yemekle meşguldür. Birbiriyle sıkı dostluk ilişkisi içerisinde bulunan iki tane İslâm ülkesi bulunmamaktadır. Hepsi birbiriyle problemli, hepsi birbirine düşmandır. İşte Türk İslâm Halifeliği tam da bugünler için gereklidir. Çatışmaları sona erdirmek, bölgesel barışı temin etmek, tüm dünya Müslümanlarına önderlik etmek, İslâma itibar kazandırmak, medeniyetler arası diyaloğu başlatmak ve sürdürmek hususunda Halifelik makamı muazzam bir güce sahiptir. Ayasofya da Halifelik kaftanını ve Halifelik kılıcını kuşanarak göreve başlayacak İslâm Halifesi, Müslümanlar üzerinde inanılmaz bir güce sahip olacaktır. İşte o zaman ortada ne mezhep kavgaları kalacaktır ne de bölgesel çatışmalar. Neticede problemlerin çözümüne el koyacak kişi, Peygamber efendimizin yeryüzündeki gölgesi olacaktır. Bu gücün karşısında hiç kimse kıpırdayamaz ve kendi başına hareket edemez. Türkiye’nin bölgesinde güçlü olabilmesinin temel koşullarından biri halifelik kurumunu yeniden ihdas etmesinden geçmektedir. Aksi durumda bu coğrafya yıllar boyu kaynayacak, milyonlarca insan ölmeye devam edecek, insanlar evlerinden yurtlarından ülkelerinden olacak ve bu coğrafya adım adım gerileyecektir.
Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde Türkiye tarafından imzalanmasına rağmen, İngiltere bu anlaşmayı bir yıl boyunca imzalamadı. Bunun nedeni TBMM’nin halifelik makamına son vermemesiydi. İngiltere bu anlaşmaya ancak 16 Temmuz 1924 tarihinde yani Hilâfet makamının TBMM tarafından kaldırıldığı 3 Mart 1924 tarihinden dört ay sonra imza attı. Böylelikle tam 407 yıl süreyle Türklerin uhdesinde bulunan Halifelik makamı, vizyondan yoksun ve geleceği göremeyen Cumhuriyet kadroları tarafından tasfiye edilip Türklerin eli Müslüman dünyasından ve Ortadoğu’dan tamamıyla kopartıldı. Bu tarihten sonra halifelik makamı boş ve sahipsiz kaldı. Ancak bugün hala Moro ve Ace’de Osmanlı halifesi adına hutbe okunmaktadır.
Merhum Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi’nin 29. sayısında yayınlanan bir makalesinde; “Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında Batılı Devletlerin delegasyonları ile Türk delegasyonu arasında kamuoyundan saklanan bazı gizli görüşmelerin ve gizli anlaşmaların yapıldığını; Türkiye’nin İslami kimliğinin yok edilmesi, halkın İslâmdan uzaklaştırılması ve Devlet yönetiminin İslami kurallar dışında seküler bir yapıya sahip olması konularında anlaşmaya varıldığını; bu tavizler karşılığında, Türkiye’nin bağımsızlığının Avrupa Devletleri tarafından tanındığını” açıklamaktadır.
1299 yılında Söğüt’te kurulup kısa zamanda üç kıtaya yayılan Türk İmparatorluğu’nun dağılma süreci çok kısa sürede gerçekleşmiştir. 1908 yılına kadar bu imparatorluğun toprakları milyonlarca kilometrekare büyüklüğündeydi. II. Abdülhamit’in 1908 yılında bir darbe ile tahttan indirilmesi ve İttihatçıların işbaşına geçmesi bu koca devleti sadece 6 yıl içerisinde yerle bir etti. Osmanlı Devleti’ni 1914 yılında I. Dünya Savaşı’na sokan İttihatçılar, dört yılsonunda bizi bugün yaşadığımız coğrafyaya sıkıştırdılar. Bugünkü Cumhuriyet’in kurucuları ve idarecileri işte bu İttihat ve Terakkicilerdir. Sonra ne oldu? İlk olarak 1923 yılında Lozan imzalandı ve Osmanlı toprakları bir mirasyedi havası içerisinde dağıtıldı. Ardından 1924 yılında Hilafet makamı kaldırılarak Müslümanlığın bu en önemli referans kurumuna da darbe yapıldı. 1935 yılında ise sahte bir kararnameyle Ayasofya camiisi müzeye dönüştürüldü. Yani Türklüğün izleri İstanbul’dan birer birer silinmeye başlandı ve hemen her şey 1453 öncesine dönüştürüldü. İstanbul’daki çoğu camii ve mescit tek parti döneminde gazetelere ilan verilmek suretiyle satıldı, yıkıldı, yerine başka şeyler yapıldı. Bazıları meyhane olurken, bazıları gazino, bazılarının ise ahıra dönüştürüldüğü bile oldu. Kendisini “Mekke ve Medine’nin koruyucusu” olarak sıfatlandıran Osmanlı sultanlarının başkentinde İslâmın mukaddes binalarının düştüğü durum nasıl izah edilebilir ki? Peki bunca rezalet kimin eliyle yapıldı? İçimizdeki hainlerin ve Batı sevdalılarının eliyle. Gazino, bar ve kumarhane açmanın ve maalesef bu mekânlarda boy göstermenin “çağdaşlık” göstergesi olarak kabul edildiği karanlık bir geçmişimiz var.
Türkiye’yi Ermeni Soykırımı gibi yapay bir iddia ile köşeye sıkıştırmaya çalışan Vatikan’a verilecek en güzel cevap 80 yıllık hatanın düzeltilmesidir. Önümüzde çok önemli bir seçim var ve bu seçimin arifesinde Kostantiniyye’nin fethedildiği 29 Mayıs gibi önemli bir günün 562. yıldönümü var. Ayasofya’nın tekrardan camiye dönüştürülmesi meselesi onlarca yıldan beri konuşuluyor ve bu konu gerek siyasi gerekse uluslararası politik nedenlerle hep öteleniyor. Bundan daha güzel ve daha uygun bir zamanı belki önümüzdeki elli yıl boyunca bir daha hiç yakalayamayız. Siyasiler istesin veya istemesin, Türk halkı metazori bir şekilde bu rüyayı hayata geçirmek zorundadır. 29 Mayıs Cuma günü SECCADENİ KAP AYASOFYA’YA GEL” kampanyası başlatalım ve bu işe bir nokta koyalım.
Hıristiyanlığın hilâfet makamı Vatikan’dır. Bugün hiç kimse Vatikan’ın mevcudiyetini tartışmamaktadır. Halbuki İslâm halifeliğinin kaldırılması, İslâmın en önemli referans kurumunu ortadan kaldırmış, İslâmı başsız ve denetimsiz bırakmıştır. Bu makamın kaldırılması Vatikan başta olmak üzere birçok Batılı ülkenin menfaatine doğrudan doğruya hizmet etmektedir. İngiliz Hükümeti, Hindistan ve diğer Müslüman sömürgeleri üzerindeki olası etkilerini dikkate alarak Osmanlı İslâm halifeliğinin kaldırılmasını devlet politikası olarak benimsemiştir. İslâm halifeliğine son verilmesinin, Ortadoğu başta olmak üzere tüm İslâm dünyasını nasıl bir çözümsüzlüğe soktuğu bugün çok net görülmektedir.
“İslâm devrimi ihraç ediyor” diye İran’ı suçlayanlar, Vatikan’ın Hıristiyanlığı yayma hususundaki misyonerlik faaliyetlerini nasıl izah edebilir ki? Bugün birileri çıkıp Vatikan’ın uhrevi kimliğini sonlandırmak istese ne olur biliyor musunuz? Böyle bir isteğe ilk başta Protestan İngiltere bile karşı çıkar. Çünkü Katolik kilisesinin yıkılmasıyla mantar gibi yüzlerce yeni mezhebin ortaya çıkacağını ve bu durumun orta ve uzun vadede Avrupa’da ve dünyada yeni güç dengeleri yaratacağını çok iyi bilir ve ona göre davranır. Cumhuriyet kadroları, hilâfet makamının önemini ve bu kurumun yokluğunun ileriki yıllarda yaratacağı sakıncaları zerre kadar idrak edememişlerdir.
Hilâfetin kaldırılması İslâm dünyasını başsız bırakmıştır. Ortadoğu’da İngilizlerin ve Mustafa Kemal’in desteğiyle kurulan Arap devletlerinin birbirleriyle olan tüm bağları kopartılmıştır. Başsızlık, mezhep ayrılıklarını hızlandırmış, farklı inanç gruplarını birbirine düşman etmiştir.
Halifelik, tüm dünya Müslümanlığının en önemli kurumudur. Bu kurum, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflatmaz aksine güçlendirir ve tüm dünyadaki itibarını arttırır. İngiltere’de İngiliz kraliçesi ne kadar sembolikse, Vatikan’daki Papa ne kadar sembolikse, Yeni Türk İslâm Halifesi de o kadar sembolik olacaktır. Ancak bu makamın Türkiye’ye sağlayacağı siyasi ve bölgesel gücü hiç de küçümsememek gerekir. Türkiye, hak ve adalete susamış tüm Müslüman dünyasının hilâfeten sembolik lideri olacaktır. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler başta olmak üzere tüm uluslararası kuruluşlardaki etkinliği ve gücü artacak, İslâm Kalkınma Örgütü veya İslâm İşbirliği Konferansı gibi dünya yüzeyinde hiçbir geçerliliği olmayan oluşumlar, Türkiye’nin önderliğinde yeniden şekillenecektir.
Halifelik makamını elinde tutan, Musul, Kerkük, Şam ve Halep’i tekrardan kendisine bağlayan Yeni Türkiye’yi hayâl edebilir misiniz?
İstanbul’un fethedildiği günün 562. Yıldönümü olan 29 Mayıs 2015 Cuma günü Ayasofya Camii ibadete açılırsa ne olur biliyor musunuz?
O gün; Gökyüzü ağlar. Peygamber Efendimiz ve 116 İslâm halifesi en önde saf tutar. Bu kutsal şehri İslâma ve Türklüğe hediye eden Fatih Sultan Mehmet Han ile diğer tüm Osmanlı Padişahları gözyaşları içinde vecd ile bin secde eder.
O gün; Yer yerinden oynar. İslâm uğruna Halep, Mısır, Şam, Kudüs, Diyarbekir, Kırım, Tiflis, Saraybosna, Atina, Endülüs ve İslâmın ayak bastığı diğer tüm topraklarda şehit olan her bir nefer bembeyaz kefenleriyle Ayasofya’da safa durur.
O gün; tüm dünya Müslümanları Allah’ına şükreder. İstanbul sokaklarında Sultanahmet’ten Topkapı’ya kadar seccade konulacak bir karış yer bulunamaz.
O gün; Türklerin onurunu zedeleyen Lozan’ın aşağılık maddeleri birer birer yok edilir, tam bağımsız “Yeni Türk İmparatorluğu” kurulur.
Haydi Türk Halkı!
29 Mayıs 2015 Cuma günü “SECCADENİ KAP AYASOFYA’YA GEL”

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir