Anasayfa / Makaleler / UYANIN EY AKEPE’Lİ GAFİLLER! EVİN ÇATISI ÇÖKTÜ ÇÖKECEK…

UYANIN EY AKEPE’Lİ GAFİLLER! EVİN ÇATISI ÇÖKTÜ ÇÖKECEK…

Paylaş:

(Article 188- 18.10.2017) 

Suriye özelinde Ortadoğu’da çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Türkiye ve Rusya’nın Suriye konusunda ezberleri bozan açıklamaları, kalıcı ateşkesi sağlamaya yönelik girişimleri, ABD’nin Türkiye ve Rusya tarafından Ortadoğu denkleminin dışına itilip adeta görmezden gelinmesi çok basit izah edilebilecek olaylar değil.

Suriye krizi yedinci yılına girdi. Altı yıldan beri Amerika’nın peşine takılıp Ortadoğu’da parsa kapmaya çalışan 63 devlet bozuntusunun anlamadığı çok önemli husus var ki, bugün denklemin dışında kalmalarının esas nedeni de aslında bu.

Batılıların devlet yönetme kapasitesi, bugünden geriye gitseniz toplamda 400 yılla sınırlıdır. İngiltere, Fransa, Hollanda başta olmak üzere Batı ülkelerinin ulus devlet haline dönüşmesi 1600’lü yılların başında gerçekleşmiştir. İtalya ve Almanya’da ise, feodal yapıların sona erip ulus devletlerin kurulması çok daha sonraları 1870’li yıllarda olmuştur. Bizdeki aşiret ve ağa yapılanmasına benzer şekilde, “senyör” olarak isimlendirilen kişilerce idare edilen Avrupa’da hemen her köy ve kasabanın kendince bir “feodal beyi” veya “kralı” vardı.

Ancak Ortadoğu coğrafyasında, bu topraklar üzerinde medeniyet kuran devletleri alt alta yazmaya kalksak sayfalar yetmez. Sümer, Akad, Asur, Babil, Fenike, Mısır, Arap, Pers, Roma, Memluk, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin, bu topraklarda 5000 yıl içinde olgunlaşan diplomatik ve politik zekâsını hiçbir ülke görmezden gelemez. Bu topraklarda binlerce yıldır sayısız savaş yaşanırken, ülkeler sürekli olarak el değiştirdi ama işin sonunda herkes el sıkışmasını ve barış içinde yaşamayı becerdi.

Olaya bu açıdan baktığımız takdirde, Rusya ve Türkiye’nin Suriye konusunda niçin el sıkıştığını ve sorunun çözümü konusunda hızlı adımlarla nasıl ilerleme kaydettiğini daha iyi anlayabiliriz.

Bundan üç yıl önce bir makale kaleme almış ve “Bu coğrafyasının delisi!” olarak nitelendirdiğim iki liderden bahsetmiştim. Bu delilerden birisi Putin idi. Sovyet Rusya’nın eski ihtişamını teessüs etmek için derinden ve sessizce, SSCB’den ayrılan diğer ülkelerle stratejik işbirliği kurma yoluna giden Putin, Rusya Federasyonu’nu kurmayı başardığı gibi enerji konusunda önemli bir tedarikçi olarak stratejik önemini tüm dünyaya hissettirdi. Tabi bu işi tek başına değil, bu coğrafyanın bir diğer delisi! ve Türk tarihinin son 100 yılda yetiştirdiği en büyük lider olan Erdoğan sayesinde başardı.

2002 yılında Eski Türkiye’yi “hiçlikler ülkesi” şeklinde devir alan Erdoğan, geçen 15 yıl içerisinde ülke de inanılmaz dönüşümlere imza attı. Köprüler, demiryolları, bölünmüş yollar ve otobanlar, havalimanları, deniz altı tünel geçişleri, İran-Azerbaycan-Rusya ve Irak’tan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan petrol ve doğalgaz boru hatları ile Yeni Türkiye’yi yarattı.

Erdoğan’a yönelik saldırıları artık görmeyen, duymayan, bilmeyen kalmadı. Sadece son 4 yıl içerisinde birbiri peşi sıra yaşanan Gezi Olayları, 17/25 Aralık Yargı ve Emniyet Darbesi ve son olarak 15 Temmuz Darbesi’nin gerçek amacı; “Erdoğan’ın düşürülmesi” ve eğer mümkün ise “öldürülmesi” idi. 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı otele darbeci askerlerce düzenlenen saldırı başka nasıl izah edilebilir ki?

Aslında Rusya’nın ve doğal olarak Putin’in içinde bulunduğu durum da, asimetrik saldırılara maruz kalan Türkiye’nin durumundan hiç de farklı değil.

Türkiye ile Rusya’nın Suriye konusunda “mutabık” kalmasının üzerinden henüz 5 saat geçmişti ki, Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen bir bilgi son dakika haberi olarak ajanslara düşüverdi. ABD, sudan bahanelerle 35 Rus diplomatı ülkeden sınır dışı etme kararı aldı ve ayrıca New York ve Maryland’de bulunan 2 Rus temsilciliğini kapattı.

ABD ve Rusya arasında kılıçlar çekildi! Ancak bu savaşın esas nedeni tabi ki ABD’li diplomatların tacize uğraması değil. Esas mesele; Ortadoğu denkleminde ABD’nin by-pass edilip saha dışına itilmesi, hatta stadyumdan tekme tokat kovulması.

Türkiye ve Rusya, 5000 yıllık medeniyet ve kültür birikimlerini diplomatik sahada profesyonelce konuşturunca, Batılıların ezberi bozuldu ve şimdi çaresizlik içinde “deli danalar” gibi ne yöne gideceklerini bilemez hale geldiler. Erdoğan ve Putin, Kafkas-Rus ve Ortadoğu coğrafyasında sergilenen Batı menşeli oyunların, kendilerini hedef aldığının çok iyi farkında.

Erdoğan giderse Türkiye, Putin giderse Rusya bitecektir.

Batılılar, Putin’in olmadığı Rusya’yı üç günde 30 parçaya bölerken, Erdoğan’sız bir Türkiye’de yaşanacakları tahmin edebilmek bile mümkün değil.

Allah’a çok şükür ki bugünün Batı dünyasında devlet yönetebilme kapasitesine sahip lider bulunmuyor.

Doğu Almanyalı Papaz kızı Merkel, arkasına parti desteğini alarak Alman Şansölyesi olmayı başardı, ancak bu haliyle Almanya’nın kurucusu Bismarc’ın kesip attığı tırnak bile olamaz.

İngiltere, Margaret Thatcher’dan sonra bir daha asla kuvvetli bir lider çıkartamadı.

Amerika, Ronald Reagan’dan başlayarak gerek baba-oğul Bush, gerekse Clinton ve Obama döneminde; kendi ülkesine bir kuruş para harcamadığı gibi, ülke kaynaklarını Irak, Afganistan ve Ortadoğu’da boş hayaller uğruna heba etti. Trump’ın devleti yönetirken karşılaştığı “derin darbeler” ise hiçbir Başkan’ın yaşadığı türden değil.

Fransa, son 70 yıldır De Gaulle gibi bir deha yetiştiremedi. Mitterrand, Chirac, Sarkozy ve Hollande ise salon erkeği olmaktan öteye gidemedi.

Avrupa’nın ne idüğü belirsiz geri kalan ülkelerini buraya yazmaya gerek bile yok. Avrupa ülkesi olarak isimlendirilen ülkelerin nüfus büyüklüğünü aşağıda sıralayacağım ki gerçek daha iyi anlaşılsın.

Polonya 38.1 milyon, Romanya 21.6 milyon, Hollanda 16.4 milyon, Yunanistan 11.1 milyon, Portekiz 10.6 milyon, Belçika 10.5 milyon, Çek Cumhuriyeti 10.3 milyon, Macaristan 10.1 milyon, İsveç 9.1 milyon, Avusturya 8.3 milyon, Bulgaristan 7.5 milyon, Danimarka 5.5 milyon, Slovakya 5.4 milyon, Finlandiya 5.3 milyon, İrlanda 4.2 milyon, Litvanya 3.4 milyon, Letonya 2.3 milyon, Slovenya 2 milyon, Estonya 1.4 milyon, Güney Kıbrıs 800 bin, Lüksemburg 500 bin, Malta 400 bin nüfusa sahip.

Bu arada Avrupa genelinde nüfusu 40 milyonun üzerinde olan sadece 5 ülke bulunuyor ki bunlarda; Almanya (82.2 milyon), Fransa (63.8 milyon), İngiltere (60.6 milyon), İtalya (59.3 milyon), İspanya (47.1 milyon).

Abartı falan değil birinci grupta yer alan ülkelere 100’er tane Türk komandosu gönderdiğinizde, askerlerimiz bir gün sonra telefon açıp “biz buraları ele geçirdik, şimdi ne yapalım?” diye sorarlar.

Avrupa, Avrupa!” diye yere göğe sığdırılamayan ülkelerin hepi topu işte bu. Bunları gözümüzde fazla büyütmeye gerek yok. Bu arada, bu ülkelerin neredeyse tamamında yaş ortalamasının 44.5 olduğunu, istisnalar dışında birçok ülkede nüfus artışının yerini gerilemeye bıraktığını unutmayalım.

Türkiye 29.3 yaş ortalaması ve hızla kalkınan ekonomisiyle Batılıların imrenerek ve kıskanarak takip ettiği bir ülke oluverip çıktı.

Avrupa içindeki etkinliğimizi hızla arttırmamız gerekiyor. Bu amaçla yurtdışında yaşayan anne-baba Türk çiftlerin yapacağı her çocuk için parasal yardım yapılması bir devlet politikası haline dönüştürülebilir.

Ancak yapılması gereken daha çok işimiz var. Bu işlerin en başında da; Türkiye’nin yönetimsel anlamda geleceğini planlamak geliyor. Geçen hafta verdiğim bir konferansta; FETÖ kapsamında görevden alınan birçok kişinin şu an tutuklu olduğunu, ancak çok sayıda FETÖ mensubunun devlet kurumları içinde halen etkin makamlarda yer aldığını, kimi kime şikâyet edeceğimizi şaşırdığımızı, Allah uzun ömür versin Sayın Cumhurbaşkanı’na suikast yapılmasından endişe ettiğimi, böyle bir durumda FETÖ mensuplarının kısa sürede devleti yeni baştan ele geçireceklerini ve maazallah katliam yapacaklarını dile getirdim.

Böyle bir risk var mı? Evet. Hem de çok yüksek oranda.

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcı Vekili Sayın Mehmet Demir, geçen ay katıldığı bir TV programında kamu kurumlarında halen 400 bin FETÖ mensubunun bulunduğunu ifade etti. Bu tespit yanlış değil. Örneğin şu ana kadar yükseköğretim kurumlarında görevden alınan FETÖ mensubu oranı olsa olsa % 20 düzeyinde. Sayın Mehmet Demir, Gezi Olayları patlak verdiği sırada, yanlış yapmamaları konusunda göstericileri uyaran ve gözaltı işlemlerinin başlatılacağını açıklayan ilk kişiydi. O günlerde Gezici Teröristleri yere göğe sığdıramayan Merkez Medya’nın kalemşör tetikçileri, Savcı Mehmet Demir’e hemen saldırıya başlamış, bir Savcı nasıl olur da gençleri tehdit eder! diye üzerine gitmişlerdi.

Derken 17/25 Aralık 2013 Yargı ve Emniyet Darbesi yaşandı. Bakanları, Hükümeti ve doğrudan doğruya Başbakan Erdoğan’ı hedef alan tezviratlar günler boyu sürdü.

Savcı Mehmet Demir, gemi azıya alarak yine televizyon kameralarının karşısına çıktı ve Fethullah Gülen denilen teröristin tetikçisi konumunda olan yargı ve emniyet mensupları başta olmak üzere HSYK üyelerinin tamamını “ihanetle” suçladı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nu ifadeye çağırdığı gerekçesiyle hızlı bir şekilde İstanbul’dan Edirne’ye sürülen Mehmet Demir, 27 Mart 2014 tarihinde (bu tarihe lütfen dikkat edin) A Haber’de Sevilay Yükselir’in sunduğu “%100 Siyaset” programında; HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur’un HSYK içindeki “paralel yapı”nın kurucusu olduğunu, Cemaate mensup 3000 ila 3500 savcı olduğunu, bu kişilerin göreve alınmasında en önemli etkenin İbrahim Okur olduğunu, Hükümete karşı düzenlenen HSYK bildirisine imza atan 13 kişiden 10’unu İbrahim Okur’un seçtirdiğini ve bir darbenin adım adım yaklaştığını ifade etti.

Savcı Mehmet Demir bu konuşmaları TV ekranlarında cesurca dile getirirken, koca Türkiye’de tek bir tane savcı veya hakim veya Yargıtay üyesi veya Danıştay üyesi veya herhangi bir Allah’ın kulu, Cemaat’in köpeği konumundaki HSYK üyelerinin ve emniyet mensuplarının gazabına uğramamak için ağzını bile açamıyordu.

Bugün bakıyorum da bazıları çıkıp o günler hakkında sallayıp duruyor; “Efendim o günlerde Cemaate karşı şöyle mücadele etmişlerde, böyle konuşmalar yapmışlarda, cansiperane şekilde Devlet’i ve Hükümet’i korumuşlarda, şu şekilde direnmişlerde, Sayın Başbakan’a şöyle akıl vermişlerde, ölümüne kadar arkanızdayız Başbakanım demişlerde!”

Bu olayın benzeri darbe gecesi de yaşandı. 15 Temmuz darbe akşamı Ülke TV’de canlı yayında olan Turgay Güler daha ilk andan itibaren camilerden sela okunması çağrısında bulundu ve Diyanet İşleri Başkanına adeta yalvardı.

Şimdi bakıyorum DİYANET’ten birileri çıkıyor “ben yaptım” diyor, üst düzey bir AK Parti yetkilisi kafasını uzatıp “ben yaptım ben” diyerek showman’lik yapıyor. Vay efendim darbe gecesi sela çağrısını onlar yaptırmış da, onlar okutmuş da, ülkenin kaderini onlar değiştirmiş de, falan, felan, filan!!!

Şimdi bu adamlara ne denilir?

Yürüyün be oradan! Ufak atın da civcivlerde yesin. Darbe gecesi hiç bir milletvekili, bakan, parti yetkilisi telefonunu bile açmadı. Bir yerlere korkak fareler gibi sinmiş, gıklarını bile çıkartamıyorlardı.

Gözlerimizle görmesek, kulaklarımızla duymasak inanacağız ama bu işler artık öyle yürümüyor. Televizyon denilen bir şey var, internet denilen bir şey var, sosyal medya denilen bir şey var.

Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz EY EBLEHLER SÜRÜSÜ…

Siz yatın kalkın da darbeye karşı göğsünü siper eden Türk insanına dua edin. Bu halk olmasaydı Sayın Erdoğan dahil 300-500 bin kişi, kafasına birer kurşun sıkılmış olarak tarlalara ve yol kenarlarına atılmış olarak bulunurdu.

Buradan açık ve net söylüyorum. Bu şekilde konuşanların tamamı YALANCIDIR, DÜZENBAZDIR, DALKAVUKTUR, AHLAKSIZDIR, MENFAATÇİDİR, RİYAKARDIR, TIRTIKÇIDIR, SAHTEKARDIR, ÜÇ KAĞITÇIDIR.

Bu kişilerin tamamı, o günlerin gergin ortamında Cemaat aleyhinde tek kelime laf edemeyen, Fethullah Gülen’i “muhterem hocaefendi” olarak nitelendiren İKİYÜZLÜ RİYAKÂRLARDIR.

Gazete ve TV arşivleri ortada duruyor. “Vallahi o günlerde benden başka konuşan yoktu” diye orada burada dolaşan ŞAKLABANLARI, iddialarını ispata davet ediyorum.

Samimiyetinizi ve vatanseverliğinizi ispat etmekistiyorsanız “yemin billah” ederek ortalıkta dolaşmanıza gerek yok; Gazete ve TV konuşmalarınızı bize gösterin yeter.

Gerisi hikâye…

Savcı Mehmet Demir, 17/25 Aralık 2013 Yargı ve Emniyet Darbesi sırasında yaptıklarından dolayı zerre kadar pişmanlık duymadığını, “mesele memleket ise gerisinin teferruat” olduğunu 15 Temmuz Darbe Kalkışması sırasında da açıkça ortaya koydu. Darbeciler gece saat 22.05’de Boğaziçi Köprüsü kesip, Atatürk Havalimanını ele geçirdiklerinde, Savcı Demir hemen Bakırköy Adliyesi’ndeki odasına koşmuş ve saat 23,30 sularında Atatürk Havalimanı’ndaki 3 tank ve 9 darbeci subayı tutuklatıp, bu durumu TV ekranlarından duyurmuştu.

Savcı Mehmet Demir’in gerek Gezi Olayları, gerek 17/25 Aralık Yargı ve Emniyet Darbesi gerekse 15 Temmuz Darbe Kalkışması esnasında sergilediği cesareti, başka hiç bir savcı ve hakim maalesef gösteremedi.

Fakat şimdi bu devletin etkili ve yetkili isimlerine soruyorum; Savcı Mehmet Demir’in bu konumda mı olması gerekiyor?

Sahtekârlar ve dalkavuklar bizim için daha muteberdir. Devletine ve milletine hizmet eden Savcı Mehmet Demir gibilerin hakkı budur!” diyorsanız, yazık ki ne yazık!

Sayın Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği METAL YORGUNLUĞU tespiti bence son derece yanlış bir tespit. AK PARTİ’deki sorun metal yorgunluğu değil, GÜÇ ZEHİRLENMESİ.

Anlamayanlar için “güç zehirlenmesi” teriminin siyaseten karşılığını da yazayım: Hazımsızlık, kendini bir matah zannetmek, havalanmak, gaza gelmek, yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmemek, ya da daha açık bir ifadeyle kıçı kalkmak.

Yüzde 7,5 oranındaki MİLLİ GÖRÜŞ tabanından gelip siyaset yapan AK Partililer, ANAP, DYP, MHP, BBP ve toplumun diğer katmanlarından aldıkları yüzde 40’dan fazla oy ile bugün Türkiye genelinde yüzde 47-48 oy alabiliyordu ama artık deniz bitti!

AK PARTİ kendi içine gittikçe daha fazla kapanıyor, toplumun diğer katmanlarına karşı kapıları kapatıyor ve bunu yaparken de aynen şu mantıkla hareket ediyor;

Sizler bizim kanımızdan değilsiniz, bizimle genetiğiniz asla uyuşmuyor, bizim için çalışabilirsiniz, bize oy verebilirsiniz ama bizim içimize girmeyi hak edemezsiniz. Beleş bedava çalıştığınız için bizim bahçemizde oturabilirsiniz ama odamıza giremezsiniz”.

AK Partililere göre ne de olsa bahçede yer çok, ancak oda da yer yer.

Ancak bilmiyorlar ki evin çatısı çöktü çökecek.

Şeyh Edebali ne demiş; “Yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar güvende değildir.”

2019 seçimlerine gelince durum hiç de iç açıcı değil. AK Parti teşkilatlarında görev yapan hemen her kademedeki şahıs, ülke fethetmiş komutan edasıyla ortalık yerde caka satıp, milleti muhatap kabul etmez iken halk bunlara oy verir mi?

Bence zor….

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

Paylaş:

Bunada Bakın

KUDÜS BAŞKENT OLURSA AYASOFYA CAMİİ, ERDOĞAN’DA HALİFE OLUR…

(Article 193 – 06.12.2017) ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkesinin büyükelçiliğini 6 Aralık’ta Tel Aviv’den Kudüs’e …

2 Yorumlar

  1. Sayın yazar daha önce de ak parti okumanızı çekirdek kadro milli görüş yüzde 7 ve diğerleri şeklinde okumuştunuz.
    Birincisi Erdoğanın organik kadrosu haricinde kendini milli görüşçü olarak tanımlayanlar kendilerini oda da ya da bahçede dahi olsalar edilgen hissediyorlar.
    İkincisi ak partide siyaset yapmak isteyenler kendilerini dev aynasında görerek hateket ettiklerinde geçmiş birlikteliği kuvvetli bir yapının dirseklerine maruz kalması normal.
    Üçüncüsü fikri olarak milliyetçilik liberallik milli görüşcülük değil Erdoğan ın fikirleri belirleyici. Biraz ideal biraz fayda biraz şartlar en önemlisi iktidarın sürdürülebilir olması

  2. 10 numara 5 yıldız bir yazı.Değerli hocamın ellerinden öpesim geliyor.Milli görüş kafasının hemen yaptığı hatadan vazgeçip eylemi milli mutabakat ve milli mücahadeleye çevirip ümmet mantığında hareket etmesi gerekiyor.Zaten bu en geniş ve en doğru yol değil midir? Saygıdeğer hocam maalesef acı ama gerçek şu ki içinde bulunduğumuz eğitim ve kültür seviyesi bu kadar.Eline güç alan güç zehirlenmesine uğruyor.Sağcı solcu fark etmez.En yakınlarımızda da bunu görebilirsiniz.Millet olarak kafamızı çöptenekesine sokmadan inşaAllah bu kibirden kurtuluruz.Hala bu ülke nasıl ayakta duruyor.Buna çok kafa yormak lazım.15 Temmuzda sokağa fırlayanlar kimlerdi? milligörüşcüler mi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir