Anasayfa / Makaleler / KUR’AN-I KERİM’İN YERİNİ NUTUK, CAMİLERİN YERİNİ HALKEVLERİ ALIRKEN, ALLAH VE PEYGAMBER NE OLDU?

KUR’AN-I KERİM’İN YERİNİ NUTUK, CAMİLERİN YERİNİ HALKEVLERİ ALIRKEN, ALLAH VE PEYGAMBER NE OLDU?

Paylaş:

(Article 198 – 23.12.2017)

Bir partinin özelden genele yayılması, belli bir grup veya zümrenin partisi olmaktan çıkıp “toplum partisi” haline dönüşmesi çok zor ve meşakkatli bir süreç gerektirir. İnsan hayatında olduğu gibi toplumların tarihinde de bazı kırılma ve nirengi noktaları vardır.

Cumhuriyet’in en önemli nirengi noktalarından biri “Lozan Antlaşması”dır.

Mesela Lozan Antlaşması imzalanıncaya kadar dünya yüzeyinde Türk milleti diye bir millet yoktu!

Anadolu bize ait değildi!

Selçuklu ve Osmanlı Devleti diye devletler zaten yoktu ve hiç var olmamıştı!

Bu devletler at sırtında kılıç sallayan, at terkisinde pastırma taşıyan “çapul” topluluklardı!

Alparslan Malazgirt’e piknik yapmaya gelmiş, Fatih Sultan Mehmet lüfer balığını çok sevdiği için Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silip Kostantiniyye’yi almış, Kanuni Sultan Süleyman Viyana’yı laf olsun diye kuşatmış, Yavuz Sultan Selim girdiği bir iddia üzerine Kilis’ten Kahire’ye kadar uzanan tüm toprakları fethedip Memluk Devleti’ni tarihe gömmüş, Sarı Selim stratejik öneminden dolayı değil de şaraba düşkün olduğu için Kıbrıs Adası’nı fethetmiş, II. Abdülhamit diktatör olduğu için İttihatçılarca tahttan indirilmiş, Vahdettin ise vatanı sattığı için sürgün edilmişti!

Bu yazdıklarımın tabi ki hiçbirisi doğru değil. Selçuklu ve Osmanlı sultanları herhangi bir yere sefer yapmaya karar verdiğinde devletin yönetim kademesini oluşturan “meritokratik” yapı hemen her ihtimali düşünür, kapsamlı tartışma ve görüşmelerden sonra sefere karar verirdi. Çok iyi eğitim almış, üç beş yabancı dil bilen bu “meritokratseçkinler” zümresi, yaşanabilecek her türlü olumsuzluğu önceden simule eder, en ufak bir hatanın yaşanmasına fırsat vermezdi.

İttihat ve Terakki kökeninden ve geleneğinden gelen ve çoğu “Mason” olan yeni bir yönetim kadrosu, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türk toplumunun geçmişle olan bağını kopartıp, 1000 yıllık bir medeniyetin bilgi birikimini küllendirmeye çalıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda da oldukça başarılı oldular.

Cumhuriyet Devrimleri olarak isimlendirilen ve hemen her Anayasa’da kendine yer edinen bu uygulamalar, Türk-İslâm devlet yapısını ve geleneklerini kısa sürede yerle bir etti. Örneğin “Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına yönelik kanun” maddesini çoğu kimse muhafazakar kesime yönelik bir uygulama olarak kabul eder. Ancak bu kanunun çıkartılmasının esas sebebi “Aleviler” idi. Bu kanuna dayanarak Cem Evleri kapatılmış, Alevi vatandaşların ibadet hakları ellerinden alınmıştı.

Şapka Devrimi, Harf Devrimi, ezanın Türkçeleştirilmesi, Ayasofya Camii başta olmak üzere cami ve ibadethanelerin kapatılıp birçoğunun satılması veya kiraya verilmesi, Kur’an-ı Kerim’in basım ve dağıtımının yasaklanması Türk toplumunu özünden koparmaya yönelik uygulamaların başında gelir.

Tüm bu uygulamaların nedeni yukarıda bahsettiğim Lozan Antlaşması’dır. Lozan tam bir hezimet ve başarısızlık örneği olduğu halde bu millete yıllar boyu zafer olarak yutturulmuştur. Osmanlının altı asır boyunca biriktirdiği tüm toprak mirası Lozan’da yabancılara peşkeş çekilmiş, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile İstanbul ve Çanakkale Boğazları elimizden kayıp gitmiştir.

Algı yönetimi konusunda Cumhuriyet’in lider kadrosunun başarısını hiç küçümsememek gerekir. Başarısızlığı “başarı”, kayıpları “kazanç” olarak göstermek ve insanları buna inandırmak hiçte kolay mesele değildir. İttihat Terakki ile başlayıp Cumhuriyet döneminde CHP ile devam eden zihniyetin adı “tek parti” dönemidir.

Halkın eşek ve şalvarla şehir meydanlarına giremediği, tahta kaşık yapıp satmanın yasak olduğu yıllardır. Recep Peker, 1935 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası programında yer alan “ulusçuluk” ilkesini açıklarken, bu ilkenin yalnızca partiye ait olmayıp devlete hâkim zihniyet olması gereğine işaret ettikten sonra kongre konuşmasında “Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletidir” diyerek durumu özetlemiştir.

Peker, “Devlet örgütlenmiş ulustur” düşüncesinden hareketle ve Atatürk’ün adı etrafında oluşturulan lider kültüne dayanarak, ideolojik ve ekonomik muhalefetin tasfiyesini ulusal misyon olarak ortaya koyan, devlet karşısında bireye özgürlük alanı bırakmamayı savunan ilginç bir kişiliktir.

Recep Peker’e göre Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes CHP’nin doğal ve potansiyel üyesidir. Türkiye’de din telakkisinin vatandaşların teninden içeri nüfuz etmediğini söyleyen Peker’e göre kutsal olan şey “din” değil “Cumhuriyet inkilabı”nın bizzat kendisidir. Laikliği ise “dinin olmadığı, ateist bir yapı” olarak tanımlar. Peker, Kemalizmin ideolojisini yaymaya çalıştığı Ülkü Dergisi’nde Atatürk’ün Büyük Nutuk’unun Türk’ün yeni “mukaddes” kitabı, Halkevleri’nin ise bu inancın “mabetleri” olduğu fikrini savunur. Yani Kur’an-ı Kerim’in yerini NUTUK, camilerin yerini ise HALKEVLERİ alacaktır.

Ankara’da Ulus Meydanı denilen yer, Cumhuriyet elitlerinin Ankara’nın Beyoğlu semti olarak görmek istediği hepi topu çapı 300 metre çapında bir alandır. Bu sınır; Meclis, Ankara Palas, Karpiç Lokanta/Gazinosu ve milletvekillerinin büyük kısmının kaldığı Taş Han’dan ibarettir. Biraz ilerde Hacıbayram Camii, onu geçince Tahtakale Hamamı ve nihayet Samanpazarı. İlk açılan genelev de Ulus’tan Dışkapı’ya giden bu yol üzerindedir. Yani çemberi biraz geniş tutsanız Ankara denilen yer 600 metrelik daire içerisindedir. Türkiye’ye gelip Ankara’nın siyaseti konusunda fikir sahibi olmak isteyen yabancı gazeteci ve diplomatlar için çok cazip bir yer değildir. Ancak pek çok elçi, Ankara’yı içine sindiremediği için uzunca süre vagondan çıkıp bir binaya yerleşmeye yanaşmamıştır.

Modern Türkiye’nin kurucuları Ankara’yı cazip hale getirmek ve çağdaş bir görünüm kazandırmak için ilk iş olarak başkente bir genelev açmışlardı.

1927-1972 yılları arasında 2 bin 815 cami, camilikten çıkarıldı. Peki bunlara ne oldu? Rum ve Yahudi tüccarlar ihalelere girerek bunları satın aldılar ve neredeyse tamamını yıktılar. Devlet tarafından el konulanlar, ahır yapılanlar hatta içkili gazino yapılan camiler bile oldu. Şehir Kulübü adı altında kumarhane, umumi tuvalet yapılan ve hapishaneye çevrilenler de oldu. Çanakkale’de bir cami genelev yapıldı. Yani aklınıza gelebilecek ne kadar toplumsal pislik varsa, CHP yönetimince birer birer sergilendi.

Divriği’deki bir cami cezaevine dönüştürüldü. Bu cezaevinde tuvalet olarak basit bir petrol varili kullanıldı ve sanki başka koyacak yer yokmuş gibi özellikle caminin mihrabına yerleştirildi. Daha bunlar ne ki? Muş’ta Murat Paşa Cami oldukça sağlam, taştan inşa edilmiş bir Osmanlı eseridir. 1930’lu yıllarda dinamitle hava uçurulur. CHP yönetimi, dinamitin infilak sesinden hamile kadınlar korkup çocuklarını düşürmesinler diye tellal dolaştırır. Muşlular ağlayarak emniyet şeridinin arkasından bu olayı seyrederler. Camiden çıkan taşlar, Kültür Mahallesi isminde yeni inşa edilen memur evlerinin kanalizasyon inşaatında kullanılır! Caminin taşları, memur evlerinin yapımında değil de memur evlerinin kanalizasyon sisteminin yapımında kullanılmıştır. Böyle bir din düşmanlığını insan hayal bile edemez.

CHP döneminde İstanbul’da kapatılan cami sayısı 90, mescit sayısı 113’tür. Bu camilerden biri CHP’nin ilçe başkanlığına dönüştürülür. Afyon’da Paşa Cami yıkılır, onun yerine Zafer Anıtı denilerek cinsel organları gözüken çıplak bir adam heykeli yapılır. Konya’da kapatılan cami ve mescit sayısı ise 120’dir.

Ankara’da Yenimahalle inşa edildiğinde bu yeni kent CHP’lilerce; “Dünyanın mabetsiz ilk şehrini yaptık” şeklinde lanse edilir. Rahmetli Menderes iktidar olduğunda buna cevap teşkil etsin diye oraya hemen bir cami yaptırır.

CHP tam 18 yıl boyunca bu memleketin minarelerinde ‘Allah’ kelimesini yasaklar. 1942 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı bir bildiri yayınlar. “Hasta ve yaşlı insanlara moral bozukluğu getiriyor” gerekçesiyle ölülere selâ okunması tamamen yasaklanır.

1939’da Türkiye’nin nüfusu 18 milyondur. Ama CHP iktidarındaki Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan kendisine resmi Kur’an-ı Kerim hocalığı belgesi verilen kişi sayısı sadece 9’dur. 2 milyon kişiye sadece bir tane “resmi hoca” düşmektedir.

1935 yılından 1950’ye kadar bir tane bile Kur’an-ı Kerim basılmaz. İstanbul’da Osman Bey Matbaası’nda bulunan Kur’an sayfaları bir Yahudi tüccara satılır. Bu sayfalar kese kağıdı yapımında kullanılır. Vaziyeti fark eden Müslümanlar bu durumu şikâyet eder. Savcılığın kararı ise; “Hadise ceza mevzuatımıza göre ceza tehdidi altında değildir. Kanunun cezalandırılmadığı bir fiil hakkında takibat yapılmasına gerek görülmemiştir.” şeklindedir.

1933 yılından itibaren hiçbir okulda “din bilgisi” eğitimi verilmez.

1926-40 yılları arasında Kur’an kurslarından diploma alan kişi sayısı sadece 287’dir.

Mehmet Akif’in oğlu Emin 1930’lu yıllarda askerde tefsir dersi yaptığı için, askeri mahkemece yargılanır, hüküm giyer ve cezaevinde yatar.

1930’lu yıllarda, Fransa’da devlet bursu ile master yapan Türk öğrencilerden birisi kaza sonucu ölür. Cenazenin nakli zor olacağından orada gömülmesine karar verilir. Cenazenin nasıl defnedileceği ve nasıl yıkanacağını oradaki Türk öğrenciler bilemeyince, daha önceden Osmanlı vatandaşı olan bir Ermeni papazdan yardım alınır. Ermeni papaz tarif eder ve cenaze öylelikle gömülür.

1949 yılında CHP’li Başbakan Şemsettin Günaltay, Ankara İlahiyat Fakültesi’nin açılışını yapar. Yaptığı konuşmayı Falih Rıfkı Atay şu şekilde nakleder; “Fakülteye fıkıh dersi koydurmadım. Çünkü fıkıh Kur’an’ın dünyevi ilişkilerini düzenleyen ayetleri üzerine kurulmuştur. Bu ayetlerin hepsi artık geçersizdir.”

Kur’an-ı Kerim’in yerini NUTUK, camilerin yerini HALKEVLERİ aldığı bir ortamda Allah ve Peygamber’in ne olduğunu da size anlatayım. Daha doğrusu ben değil de Atatürk adına ezan yazan Cumhuriyet’in önemli şairlerinden Behçet Kemal Çağlar anlatsın;

Atatürk ekber!

Atatürk ekber!

Ancak O var Atatürk!

Evliya odur,

peygamber odur,

sanatkâr Atatürk.

Talihe hâkim,

zekâya önder,

doğma serdar Atatürk.

Bunları geçti insan büyüğü:

Kendi kadar Atatürk!

Atatürk ekber!

Atatürk ekber.

Bizde O var. Atatürk!

Ne evliya, ne de peygamber..

Halkına yar Atatürk!”

Bu kadar olmaz demeyin. Daha neler var neler. Behçet Kemal Çağlar, Süleyman Çelebi’nin Hazreti Muhammed için yazdığı mevlid-i şerifi Atatürk’e uyarlamaktan da çekinmedi ve bunu pek çok yerde okuttu da:

“Hak Teala çün yarattı Türk’ü ilk

Dedi, ‘Üç kıta da olsun ona mülk.’

Mustafa nurunu alnına koydu,

‘Bil! Kemal’in nurudur, ol nur!’ dedi.”

Geçti böyle nice ay, nice sene,

Vakt erişti bin sekiz yüz seksene

Ger dilesiz, bulasız oddan necat,

Mustafa-yı ba-Kemal’e essalat!”

Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi

Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!

Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile

Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.

Geçti böyle, nice ay nice sene

Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.

Merhaba ey baş halâskâr merhaba

Merhaba ey ulu serdâr merhaba!”

 

Gelelim günümüze…

1990’lı ve 2000’li yılları lütfen hatırlamaya çalışın. Kendisine “Araştırmacı Gazeteci” ünvanı takan Uğur Dündar isimli bir gazeteci vardı. Bazı okullarda gizli kamera kayıtları yapar, namaz kılan veya Kur’an-ı Kerim öğrenmeye çalışan minik çocukları günler boyu haber yapardı.

Ne idüğü belli olmayan Aczmendi tarikatı lideri Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin basılma görüntüleri ise nasıl olduysa 28 Şubat sürecinin “apoletli” paşa kırıntılarınca “Türkiye’ye şeriat geliyor, Türkiye İranlaşıyor!” algısı yaratmada kullanıldı. Şükürler olsun ki kendini paşa zanneden bu zihniyetteki 60 generale, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nce darbeye teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet talebiyle bu hafta dava açıldı.

Haklarında ağırlaştırılmış müebbet talep edilen paşalar arasında kimler yok ki. Bir zamanlar astıkları astık kestikleri kestik olan bu çapsız paşalar, ellerinde viski ve rakı kadehleriyle poz vererek “laik ve demokratik Cumhuriyet”in yılmaz savunucuları olduklarını vurgulamaya çalışırlardı. İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak, Muhittin E. Şenel, bunlardan bazıları.

1990 yılların son çeyreğinde eski YÖK başkanı Kemal Gürüz ve eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu başta olmak üzere Türkiye’deki tüm devlet üniversitelerinin rektörleri, hakim ve savcıları, gazetecileri ve Atatürkçü Düşünce Derneği gibi STK yöneticilerinin temsilcileri, Çevik Bir tarafından Genelkurmay bünyesinde organize edilen “irtica ile mücadele” toplantılarına davet edilip bilgilendirilir ve toplantının sonunda mutlaka ama mutlaka çılgınlar gibi “10. Yıl Marşı” söylenirdi.

Dünyada elektronik iletişim devriminin yaşandığı yıllarda bizim aydın akademisyen, sanatçı, gazeteci ve sözüm ona düşünce adamları kitlesi, işte bu tarz gereksiz işlerle uğraşıyor, 15 Temmuz 2016’da devleti yıkmaya çalışan FETÖ mensuplarına devlet bünyesinde yer açmaya çalışıyorlardı.

28 Şubat sürecinde FETÖ’nün zokasını yutup, “irtica” ayağına gaza gelerek Türkiye’ye zaman kaybettiren “paşa kırıntıları”, Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında FETÖ mensubu savcı ve hakimlerce cezaevine sokuldu. Onlardan boşalan koltukları ise 147/25 Aralık ve 15 Temmuz darbesini yapacak olan FETÖ mensupları doldurdu.

FETÖ’nün kendilerine uzattığı havuca kafa uzatan 28 Şubat sürecinin paşaları “taktik zekâdan” azade oldukları için büyük resmi görememiş ve neticede hem Türkiye’yi hem de kendilerine ateşe atmışlardır.

FETÖ neden bu kadar büyüdü? Sümüklü bir adamın peşinden milyonlarca insan niçin gitti?” diye düşünenler, inşallah bu yazıdan bir şeyler kapar.

CHP’nin dinsiz bir Türkiye yaratma hayali, İhlas suresini okuyabilen insanları imam, Kur’an okuyanları ise alim mertebesine yükseltmiştir. Cenaze namazı kıldırabilecek derecede dine hakim olan ilahiyat mezunları ile bizim değil Ortadoğu ve dünya Müslümanları üzerinde kendi insanlarımız üzerinde bile etkinliği olmaz.

Aramca, Fenikece, Babilce, Sümerce, Akadca, İbranice, Farsça ve Arapça’ya hakim olmayan din uzmanlarınca bir arpa boyu yol gidemeyiz. Bu dini doğru ve düzgün anlayamayız, anlatamayız. Nebe Suresi’nin 33. Ayetinde geçen “Ve kevâibe etrâbâ” ayeti kerimesini “birbirine denk meyveler” şeklinde tercüme edecekleri yerde, “turunç göğüslü dilberler, memeleri sertleşmiş dilberler, henüz sertleşmiş göğüslüler” gibi seks fantezisi gibi meal yapan ilahiyatçılardan hiçbir matah olmayacağı ortada.

FETÖ’nün bu kadar büyümesinin ikinci nedeni ise ordu içinde etkin ve yetkin makamlarda görev alan sazan akıllı apoletli paşaların, her canları sıkıldığında “din” meselesini temcit pilavı gibi toplumun önüne servis etmeleridir.

Fizikte “etki ve tepki”, psikolojide “yasakların tatlılığı” gibi en temel prensiplerden bile habersiz olan askerler, 1923’den bugünlere kadar Türk toplumunu “dini hassasiyetler” hususunda gerdikçe germiştir.

15 Temmuz’da yay o kadar gerildi ki, Türk artık “ARTIK YETER” diyerek askere dur demesini bildi.

Bundan sonra benzer şeyler olur mu? 28 Şubat’ın müsebbibi olan 60 paşaya “ağırlaştırılmış müebbet” verilip, rütbeleri hayatta iken erliğe düşürülürse bir daha olmaz.

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

Paylaş:

Bunada Bakın

MESELE BERAT ALBAYRAK DEĞİL ARKADAŞ SEN HALÂ ANLAMADIN MI?

(Article 240-12.07.2018) Türkiye’de 24 Haziran’da Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı. Seçim öncesinde Standards and …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir