Anasayfa / Makaleler / İSLAMİYETTEN NASİBİNİ ALMAMIŞ İLAHİYATÇILAR…

İSLAMİYETTEN NASİBİNİ ALMAMIŞ İLAHİYATÇILAR…

Paylaş:

(Article 208-01.03.2018)

Milattan önce 384-322 yılları arasında yaşayan Aristo ile milattan sonra 1332-1406 yılları arasında yaşayan İbn Haldun arasındaki ilişkiyi biliyor musunuz?

Aristo’nun mantığı düz ve kesindir. Ona göre; bir şey ya temizdir ya da kirli, ya yumuşaktır ya da sert, ya siyahtır ya da beyaz. İbn Haldun ise olayları mantık süzgecinden geçirip esnekleştirir. İbn Haldun’a göre bir şey az kirli, kirli, çok kirli, aşırı kirli olabilir. Yine aynı şekilde bir şey yumuşak, az yumuşak, çok yumuşak, aşırı yumuşak olabilir. İki bilim insanı arasındaki en büyük mantıksal farklılık işte budur.

Bugün çoğumuzun evinde var olan TV, radyo, fırın, çamaşır makinesi, cep telefonu ve sair tüm elektrikli ve elektronik eşyaların açma kapama düğmesi (yani ON/OFF) Aristo’nun eseridir. Fakat örneğin çamaşır makinelerindeki çeşitlik yıkama modları, radyo, TV ve cep telefonu ve elektronik eşyalardaki ses, renk ve ışık ayarları, arabaların klima ve vites atlama sistemlerinin mucidi ise İbn Haldun’dur.

Şimdi “vites” ile İbn Haldun’un ne alâkası var diyebilirsiniz. Ancak eğer araçlar Aristo mantığına göre yapılsaydı ya çalışır ya da çalışmazdı, ya gider ya da gitmezdi, ya hızlı gider ya da yavaş giderdi. Halbuki İbn Haldun, bir aracın yavaş, biraz hızlı, hızlı, çok hızlı veya aşırı hızlı gidebileceği mantığını kurmuştur. Bugün modern dünyada kullanılan her türlü ayar, ölçme, kontrol ve otomasyon sistemlerinin “babası” işte bu nedenle İbn Haldun’dur.

Kişiye göre din tarifi olmaz. Din, kesin ve kat’i kurallar silsilesidir. Dinin kural ve kaideleri zaman ve mekâna göre de değişmez. Yani haram haramdır, helâl de helâl. Haram ile helâlin arası olmaz. Örneğin birini haksız yere öldürmek günahtır. Buna göre Kur’an ve din ile ilgili konularda Aristo mantığı geçerlidir diyebiliriz.

Ancak hukuk içtihatları bakımından İbn Haldun mantığı daha geçerlidir. Bir kişinin bir başkasını öldürmesi dini açıdan günahtır. Bu aşamadan sonra hukuk devreye girer. Öldürme sebebi acaba neden kaynaklanmıştır? Ağır tahrik veya nefsi müdafaa durumu söz konusu mudur? Öldürülen kişi bir terörist midir veya insanları öldürmeyi planlamış canlı bomba mıdır? Bunların hep araştırılması gerekir.

Teröriste ateş açan bir kamu görevlisinin gözüne güneş ışığı aksettiği için, yanlışlıkla bir başkasını öldürmesine ne diyeceğiz? Her hâl ve durumda öldüren kişi farklı cezalar alacak veya belki de suçsuz bulunacaktır.

Şimdi gelelim esas konumuza.

FETÖ ile mücadele konusunda bazı televizyon kanallarında yapılan tartışmaları izliyor ve ilahiyatçıların konu hakkındaki düşüncelerini analiz etmeye çalışıyorum. TV ekranlarında boy gösteren ilahiyatçıları görünce, Fetullah Gülen denilen şizofren mahlûkun, neden bu kadar güçlendiğini ve kendisine nasıl eleman devşirdiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum.

Maalesef oldukça yetersiz ve kapasitesiz bir ilahiyatçı kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu kanaate nasıl vardığımı size izah etmek istiyorum;,

Bir TV programında profesör ünvanlı ilahiyatçıya moderatör soruyor; “Hocam bu yapının mensuplarının Fetullah Gülen’den kopması için ne söyleyebilirsiniz?” Hoca da sanki müthiş bir keşifte bulunmuş gibi büyük bir ciddiyetle cevap veriyor; “Bu adamın peşinden gidenler şirk içindedir”.

Verilen cevap o kadar basit ve o kadar sığ ki moderatör bile isyan ediyor ve : “ben sizden daha keskin öneriler beklerdim” diyor.

Fetullah Gülen’in kıçından çıkardığı pis dona sahip olmak, ağzını sildiği pis peçeteyi kapmak ve tabağındaki yemek artıklarını kapışmak için dizinin dibinde aç köpekler gibi bekleyen “Deyyusu Ekberlerin”, bu adamı Peygamber ve haşa Allah gibi gördüğünü halâ anlamıyor musunuz? Cemaat mensuplarını bu kadar çapsız bir açıklama ile bu lâ-dini (din dışı) yapının elinden kurtarmak asla mümkün olmaz.

Eğer FETÖ mensuplarını bu meczuptan koparmak tek bir cümle ile mümkün olabilseydi, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere pek çok etkili ve yetkili zevat meydanlara çıkıp bu cümleyi söyler ve insanlarda “Allah Allah! Bizler meğer şirk içindeymişiz” deyip Gülen yapılanmasını terk ederdi. Demek ki “şirk içindesiniz” demekle insanlar ikna olmuyor.

Peki ne yapmak lazım?

Öncelikle Fetullah Gülen gerçeğini dinsel açıdan değil, toplum sosyolojisini ve birey psikolojisini göz önüne alarak incelemek ve sorgulamak gerekiyor.

İslâmiyeti bir araç olarak kullanan din istismarcılarından Türk halkını kurtarmak gerekiyor.

Bizdeki bazı hacı hocalar ve profesör ünvanlı ilahiyatçılar, dinin temel kaide ve kurallarında maalesef İbn Haldun mantığını uyguluyor. “Sakız çiğnersem oruç bozulur mu?” diye soran birisine, “şekersiz olursa çiğneyebilirsin” demek dini sulandırmaktan başka bir şey değildir.

İslam dinine yönelik en büyük bilgi çarpıtması ise sosyal medyada ve TV kanallarında yapılıyor.

Kanalın birinde; yanmaz kefen, cinselliği arttıran okunmuş su ve şişelenmiş sakal-ı şerif suyu pazarlayan bir din simsarı, bir elinde Kur’an diğer elinde kredi kartı tutarak kendisine inananları söğüşlerken, diğer kanalda kendini “Profesör” olarak tanıtan bir zat-ı muhterem, din-siyaset ve ticaret üçgeninde kendisine inanan eblehleri kandırmakla meşgul.

Bir başka “Profesör” bozması, evinin sürekli olarak “çiş” koktuğunu ileri süren telefondaki izleyiciye, “evinize cin ve şeytan musallat olmuş” diye telkinde bulunabiliyor.

Bir başka TV kanalında; “abdestsiz olarak tutabileceğiniz jelatinli Kur’an-ı Kerim” reklamı yapılıyor.

Kendisini antikapitalist ilahiyatçı olarak tanımlayan İHSAN ELİAÇIK isimli bir şahsiyet ise “Kur’an, kutsal kitap değildir” diye açıklama yapıp, dini açıdan “eşcinsel evlilik” yapılmasında herhangi bir beis olmadığını savunabiliyor.

Sosyal Doku Vakfı Başkanı ilahiyatçı Nurettin Yıldız ise verdiği asansör fetvası ile sosyal medyada bir anda gündem oluyor. Yıldız’ın birbirini tanımayan bir kadınla bir erkeğin aynı asansörde bulunmasının ‘halvet‘ (eşlerin bir odada baş başa kalması) sayılacağını ileri sürerek “Bu durum dinen sakıncalı” demesi “selefi” dininin akaitlerinden biri değil midir?

Peki eski Diyanet İşleri Başkanı Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in, kendi el yazısı ile 25 Nisan 2013 tarihinde Fetullah Gülen’e imzaladığı “Hadislerle İslam” (Diyanet Yayınları) isimli kitabının ilk sayfasına yazdığı; “Ehl-i Hadisin naçiz bir talebesi olarak bir grup genç alimle birlikte, Rasul-i Ekrem’in nübüvvet mişkatından iktibas ile cem, tebvib ve tasnif ederek şerh ettiğimiz ‘Hadislerle İslam – Hadislerin Hadislerle Yorumu’ eserini şahsım da dahil çağımız İslam nesillerinde büyük emekleri olan zat-ı alilerinin yüksek ıttılaına ve tenkidatına arz etmekten şerefyab olduğumu ifade eder, sıhhat, afiyet, uzun ömürler niyazıyla selam, hürmet ve muhabbetlerimi takdim ederim.” şeklindeki akıl dışı iltifatına ne diyeceğiz?

Şimdi soruyorum: Fetullah Gülen’e inanan insanları, bu ilahiyatçıların ikna edebileceğine gerçekten inanabiliyor musunuz?

Fetullah Gülen şizofren ve meczup olabilir ama en azından ikna noktasında Türkiye’deki tüm ilahiyatçıları arka cebinden çıkartır.

Fetullah Gülen, Türk halkı nezdinde artık fakir çocuklara kol kanat geren, onlara yurt ve barınma imkânı sağlayan, okutan ve işe yerleştiren bir figür olmaktan çıkmıştır. Karşımızda Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan, “Ilımlı İslâm” tanımlamasının arkasına sığınıp, tamamen farklı bir din yaratmayı kafasına koymuş saplantılı bir kişilik bulunmaktadır.

Artık şu çok açık ve net şekilde ortaya çıkmıştır; bu adam Türkiye ve Türki Cumhuriyetler başta olmak üzere, İslâm dünyasının bütününde ayrışma yaratmak amacıyla Batılılarca kurgulanmış bir figürdür. Bu adamın İslâm diniyle ve Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır.

İslamiyet’te ne böyle bir inanç sistemi, ne de böyle bir uygulama yoktur, olmaz, olamaz. Bu, din değildir.

Geçmişte sömürgeciliğin öncü kuvveti olarak Doğu ülkelerinde Hıristiyan misyoner okullarını kullanan Batılılar, artık bu okulları Müslümanlara açtırıp, finansmanını da “imanlı nesiller yetiştirme” uğruna Müslümanların bizzat kendisine yaptırıyor. Bu okullarda, küresel elite hizmet edecek zihnen ve fikren “iğdişleşmiş” köleler yetiştirildiğinin en bariz örneği; Muhammed Tahir el Kadri (Pakistan), Muhammed Kesnizani (Irak) ve Fetullah Gülen yapılanmasının “mankurtlaşmış” müritleridir.

Işık evleri”ndeki sohbet toplantılarında insanların Fetullah Gülen’e karşı koşulsuzca kodlanmaları, bu kişilere mevki ve makamda yükselecekleri hususunda teminatlar verilmesi ve son olarak gerek 17/25 Aralık 2013 gerekse 15 Temmuz 2016 darbesinde yaşandığı üzere kendilerinden istenileni sorgusuzca yerine getirmeleri, Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinin burçlarından atlayan fedailerinin yaptıklarıyla birebir aynı değil midir?

Prof. ÖNDER AYTAÇ isimli bir geri zekâlı ebleh “Hocaefendi bize şah damarımızdan daha yakındır. O yaptıklarımızı görür, duyar ve bilir” şeklinde bir tweet atmadı mı? Sadece bu cümle bile Gülen’in kendi mensuplarınca haşa Allah olarak görüldüğünü ispat etmiyor mu?

KAF suresinin 16’ncı ayetinde; “And olsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız” demiyor mu?

Liderlerini “Allah” olarak gören bir cemaatin mensuplarını, “şirk” gibi çok basit üç beş kelimeyle hiç kimse inandıkları yoldan çeviremez.

Bu arada “PROFESÖR” ünvanlı nice ilâhiyatçımızın yıllar boyu sadece gevezelik yaptığını, mevcut bilgileriyle İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın İslâm kürsüsünde tuvalet temizlikçisi bile olamayacaklarını, İngilizlerin ve yabancı istihbarat kuruluşlarının Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere İslâm coğrafyasında kaleme alınan bütün hadis kitaplarını satır satır okuyup Müslümanlar arasına fitne sokmak için gece gündüz çalıştıklarını da özellikle ifade etmek isterim.

Geçenlerde bir yazımda sadece üç kelimeden ibaret bir ayet hakkında bir yazı kaleme almıştım. Şimdi size Kur’an-ı Kerim’in Nebe Suresi’nin 31-34’ncü ayetlerini ve özellikle de 33’ncü ayetini örnek vermek istiyorum. İlgili ayetin meali farklı kişi ve kurumlarca şu şekilde yapılmış: “Şüphesiz, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar/takva sahipleri, başarı ve mutluluğa ererler. Onlara bahçeler, üzüm bağları, turunç göğüslü genç yaşıt dilberler, dolu dolu kadehler var.” (Nebe, 78/31-34).

Nebe Suresi 33’ncü ayeti sadece üç kelimeden ibaret olup; “Ve kevâıbe etrâbâ).” şeklindedir. Şimdi bakınız sadece üç kelimeden oluşan bu ayeti, bizim tırışka ilahiyatçılarımız ve Diyanet İşleri Başkanlığı nasıl meal etmiş;

  • İmam İskender Ali Mihr: “Ve aynı yaşta, şahane endamlı genç kızlar
  • Diyanet İşleri: “Kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar
  • Abdul Metin Saruhan: “Tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar
  • Abdulbaki Gölpınarlı: “Ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar
  • Abdullah Parlıyan: “Memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar”
  • Adem Uğur: “Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar
  • Ahmed Hulusi: “Yaşıt muhteşem eşler!
  • Ahmet Tekin: “Göğüsleri irileşmiş, genç kızlık çağında, yaşıt dilberler
  • Ahmet Varol: Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar
  • Ali Bulaç: “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar
  • Ali Fikri Yavuz: “Aynı yaşta tomurcuk sineliler
  • Ali Ünal: “Turunç göğüslü, genç yaşıt dilberler
  • Bayraktar Bayraklı: “Müthiş uyumlu harika eşler”
  • Bekir Sadak: “Yaşıtlar
  • Celal Yıldırım: “Göğüsleri yeni kabarmış yaşıtlar”
  • Cemal Külünkoğlu: “(Onlara hizmet vermek için orada) çarpıcı, genç ve yaşıt kızlar”
  • Diyanet İşleri (eski): “yaşıtlar
  • Diyanet Vakfı: “göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar”
  • Edip Yüksel: “genç ve yaşıt eşler”
  • Elmalılı Hamdi Yazır: “Ve turunç sineli yaşıtlar”
  • Elmalılı (sadeleştirilmiş -1): “Turunç göğüslü yaşıt (kızlar)”
  • Elmalılı (sadeleştirilmiş -2): “Memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar
  • Gültekin Onan: “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • Harun Yıldırım: “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • Hasan Basri Çantay: “Memeleri tomurcuklanmış bir yaşıt kızlar”
  • Hayrat Neşriyat: “göğüsleri tomurcuklanmış aynı yaşta kızlar”
  • İbni Kesir: “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • İlyas Yorulmaz: “Hepsi aynı boyda, tomurcuklar haline gelmiş, göz alıcı (meyveler)
  • Kadri Çelik: “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • Muhammed Esed: “müthiş uyumlu harika eşler”
  • Mustafa İslamoğlu: “Dahası, dengi dengine göz alıcı eşler”
  • Ömer Nasuhi Bilmen: “Ve nar memeli, hep bir yaşta (cariyeler vardır).”
  • Ömer Öngüt: “Göğüsleri tomurcuklanmış ve hepsi bir yaşta nâzeninler”
  • Şaban Piriş: “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • Sadık Türkmen: “Göz alıcı, aynı yaşta/gencecik harika eşler”
  • Seyyid Kutub: “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • Suat Yıldırım: “turunç göğüslü genç yaşıt dilberler”
  • Süleyman Ateş: “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • Tefhim-ul Kuran: “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar”
  • Ümit Şimşek: “Turunç göğüslü yaşıt güzeller”
  • Yaşar Nuri Öztürk: “Göğüsleri turunç gibi yaşıtlar”

Yukarıda görüldüğü üzere sadece üç kelimeden oluşan bir ayet için (Ve kevâıbe etrâbâ) birbirinden farklı tam 41 meal bulunmaktadır.

Bu meallerden İlyas Yorulmaz tarafından yapılan hariç, diğerlerinin tamamı “seks fantezisi” niteliğindedir. Hele Cemal Külünkoğlu’nun:Onlara hizmet vermek için orada çarpıcı, genç ve yaşıt kızlar ve dolu dolu kadehler var” şeklindeki meali ise tam bir utanç vesikası niteliğindedir. Adama sormak lazım: “Ne hizmeti kardeşim, haşa Cennet’i genelev veya meyhane mi zannediyorsun?

Kendisi bir “deist” olan ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kurucusu olan Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ün yetiştirdiği öğrenciler sizce ne olur? 1700’lü yıllarda İngiltere’de kendini göstermeye başlayan Deizm‘e göre; “Allah vardır ancak din denilen bir şey yoktur“. Dinleri reddettiği için; peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem, melek ve şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm inancında yeri yoktur. 

Maalesef bu tarz kişilerce kaleme alınan tüm kitap ve Kur’an meallerinin tamamı sakattır.

Şimdi Nebe suresine geri dönelim. Ayetin kendisinde “göğüsleri yeni tomurcuklanmış” şeklinde bir kelime geçmediği gibi, bazı meallerde bulunan “henüz” kelimesi de yoktur.

Nebe Suresi’nin 33. ayetinde yer alan “Kevaib” ve “Etrab” kelimeleri çok önemlidir. “Kevaib” kelimesi “Kâib”in çoğulu olup “Tomurcuklu göğüs”, “Etrab” ise Tirb’in çoğulu olup “Yaşıtlar” anlamına gelir. Bu kelimeleri böyle anlamlandırmak yanlış değildir.

Ancak işin esası şudur: “Kevâib” kelimesi, “Ke’be”nin çoğuludur. Ke’be kelimesi, “yuvarlak-tümsek” manasına gelir. Buna göre, bu kelime daha önceki ayette geçen İneb’in bir vasfı olup “üzüm tanesi” manasında da algılanabilir. Ayetin ikinci kelimesi olan “Etrab” ise yaşıt anlamına geldiği gibi, “denk” anlamına da gelir. “Zaten yaşıt olup, yaşta eşit olanlar, birbirinin dengi” demektir.

Bu yoruma göre ayetin gerçek manası: “göğüsleri tomurcuklu yaşıt kızlar” değil, (büyüklük, sağlamlık ve tatlılık bakımından) “birbirine denk olan üzüm taneleri” anlamına gelmektedir.

Nebe Suresi’nin 31-34. ayetleri bütüncül bir bakışla değerlendirildiğinde; Şüphesiz, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar/ takva sahipleri, başarı ve mutluluğa ererler. Onlara bahçeler, üzüm bağları, birbirine denk olan üzüm taneleri, dolu dolu kadehler var. (Nebe, 78/31-34) şeklinde meal edilmesi daha doğru ve mantıklı olmaktadır.

Görüldüğü üzere, bu üç ayette, son derece uyumlu bir bütünlük içerisinde; cennetin bahçeleri, meyveleri ve bu meyvelerin içecekleri anlatılmıştır. “Dolu dolu kadehler var” denilirken de “şarap kadehi” değil, bu meyvelerin şerbetleri kastedilmektedir.

İslâmiyeti bölük pörçük eden din simsarları, kafası karışan insanlar içerisinden kendilerine uygun müritler sürüsünü devşirmektedirler.

Tekkelerde, ocaklarda, ışık ve nur evlerinde beyni yıkanan mankurtlar sürüsünün 15 Temmuz darbesinde yaptıkları ortadayken, İslâm’ı ayaklar altına bu tür cemaat yapılanmalarına devletin göz yumması inanılır gibi değil.

1903 yılında “İncil ve Salib” isimli muhteşem eserini kaleme alan Abdulehad Davud, bu kitabında çok güzel bir konuya temas eder ve gerek Arapların gerekse Türklerin kendi dilleriyle Kur’an-ı Kerim’i meal edemeyeceğini savunur. Gerekçesini de filoloji bilimine dayandırır. Sami dillere egemen olamayan kişilerin Kur’an-ı Kerim’i asla “meal edemeyeceğini” savunur.

Semitik diller, Ortadoğu’da yaygın olan antik dillerin çoğunu kapsamaktadır. Arapça, İbranice, Aramice, Fenikece ve Akkadca dilleri Sami dil ailesi grubundandır.

Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan çapsız alimlerin! ve İlahiyat Fakülteleri’nde ders veren sözüm ona hocaların Türkçe ve Arapça dillerine dahi hakim olamadığı bir ortamda, Sami dillerden bahsetmek ne kadar komik değil mi?

Arapça, Farsça, İbranice, Fenikece, Aramca, Süryanice, Keldanice, İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Latince ve Türkçe bilen Abdulehad Davud gibi İslam alimlerini yetiştiremediğimiz sürece, bölüm başına 10-15 bin dolar para alıp, TV ekranlarında efsane, safsata ve masal anlatıp, bazen pişmiş kelle gibi sırıtan, bazen de salya sümük ağlayarak milleti söğüşleyen din simsarlarından daha çok çekeriz.

Velhasılı kelâm; İslâm’ı ve Müslümanlığı vıcık vıcık eden bu tür “din-dışı” yapıların ve kişilerin ortadan kaldırılması için, İslâmiyet konusunda en azından kendi ülkemizde oldukça radikal adımlar atmak zorundayız.

Piyasada rengarenk basılmaya başlayan ve her biri birbirinden farklı Kur’an meallerinin ise derhal imha edilmesi gerekiyor. Hadisler de olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’in meallerinde de akıl almaz tahrifatlar yapılmıştır. Bu çok tehlikeli bir gidişin habercisidir.

Cumhurbaşkanlığı bünyesinde yerli ve yabancı uzmanlardan oluşturulacak filoloji, teoloji, sosyoloji ve diğer bilim dallarına ait uzmanlardan oluşturulacak bir komisyon vasıtasıyla tek ve muhteşem bir Kur’an meali yazıp, ortalıkta dolaşan din simsarlarını temizlemenin vakti gelmiştir.

Yoksa ne olur biliyor musunuz?

Yeni Fetullahlar, yeni Ahmetler, Süleymanlar ve Mahmutlar çıkıp, çok sayıda tarikat, mezhep ve cemaat kurup önümüzdeki yıllarda başımızı ağrıttıkça ağrıtırlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na gelince bu kurumda “tuz kokmuştur”. Hiçbir işe yaramayan, İslam dinine zerre kadar katkısı olmayan, doğru dürüst bir Türkçe Kur’an meali bile çıkartamayan, dünya Müslümanlarını Kadiyanilerin, Selefilerin, Bahailerin ve Fetullahçıların insafına terk eden bu kurum hakkında söylenecek kelime bile bulamıyorum.

Sosyal medyada yaşananlardan habersiz, din dışı yapıların ellerini kollarını sallayarak Türkiye’de rahatlıkla cirit attığı bir başka dönem herhalde olmamıştır.

Sayın Cumhurbaşkanına bu konuda çok görev düşüyor. Diyanet’e el atmanın zamanı gelmiştir.

İslam dini konusunda saçma sapan açıklamalarda bulunan ilahiyatçıların açıklamalarından, Türkiye’nin hızla Selefileştiğini ve din-dışı yapıların etkinliğinin arttığını anlamıyor musunuz?

Tehlike çok büyük!

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

 

Paylaş:

Bunada Bakın

DOLAR 5 LİRA OLDU OLMASINA DA TÜRKİYE’DE BU KADAR SÜZME O.Ç. HANGİ ARA TÜREDİ?

(Article 242 – 04.08.2018) ABD Başkanının bizzat talimatıyla Türk İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı aleyhine …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir