Anasayfa / Makaleler / İKİ ŞİİR, İKİ GERÇEK VE UMUT VEREN BİR ÜNİVERSİTE…

İKİ ŞİİR, İKİ GERÇEK VE UMUT VEREN BİR ÜNİVERSİTE…

Paylaş:

(Article 186-07/10/2017)

Türkiye’deki yükseköğretim sistemini eleştiren yazılarımı çoğu kişi okumuştur.

Türkiye bilimsel gelişmişliğin neresinde? diye sorulduğunda maalesef pek fazla sesimiz soluğumuz çıkmıyor. İki yıl kadar önce A Haber’de yayınlanan Yaz Boz programında bu konuyu biraz irdelemiş ve dünya üniversitelerinin sahip olduğu patent sayıları hakkında açıklamalarda bulunmuştum. Amerika’daki ilk 150 üniversitenin sahip olduğu patent sayısının 1 milyon 750 bin civarında olduğunu, aynı sayıdaki Avrupa üniversitelerinde bu rakamın yaklaşık yüz bine ulaştığını, Türkiye’deki 170 üniversiteden sadece 4 tanesinin patent üretebildiğini, bunların da ancak 274 tane patentlerinin olduğunu anlatmış ve hem bilim insanlarımızı hem de üniversitelerimizi eleştirmiştim. Halen de eleştiriyorum. O programdan sonra yapmış olduğum sayısız açık oturum ve tartışma programında bu konuyu dillendirdim.

Çok değerli bilim insanlarımız tabi ki var. Hatta bazıları dünya çapında başarılara imza atmışlar. Onları tenzih ediyorum. Bugün Türk üniversitelerinde son derece değerli akademisyenler var ama bunların sayısı o kadar az ve o kadar çok baskıya maruz kalıyorlar ki dayanan dayanıyor, dayanamayanlar ise kaçıp başka bir ülkeye gidiyor. Bu değerli insanlara baskı ve taciz uygulayanlar ise çoğunlukla “profesör” ünvanlı çakma aydınlar. “Bilgi ve edeb” mahrumu bu haris ruhlu kişiler, bilimsel açıdan bir “hiç” oldukları ortaya çıkacağı endişesiyle başarılı insanların önünü kesip duruyor.

Yapay insan derisi veya yapay göz çalışan bazı araştırma görevlilerinin Almanya ve ABD üniversitelerine gittiğine üzülerek şahit oldum. Performans değerleme kriterlerinin bulunmadığı ülkemizde, herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümüne, bir şekilde kapak atan kişilerin o dakikadan sonra tek bir hedefi vardır; kazaya belaya uğramadan oradan emekli olmak.

Peki ilimle bilimle kim uğraşacak ve bu iş ne zaman yapılacak? Bunu soran da yok inceleyen de. Yüksek lisans ve doktora tezinden başka çalışması olmayan çoğu öğretim üyesi, kendi küçük dünyalarında bilimden uzak yaşamakta, vakti zamanı geldiğinde tabutuna Türk bayrağı sarılarak son yolculuğuna uğurlanmaktadır. Bir turist, cenaze töreni sırasında üzerinde bayrak sarılı bu tabutu görse ve meftanın akademisyen olduğunu öğrense zanneder ki ölen adam Newton ya da Asimov gibi bir bilim insanı. Halbuki akademisyenlerimizin çoğunun yayımlanmış tek bir makalesi bile yok.

Maalesef sosyal bilimler ağırlıklı bir eğitim sistemimiz var. Tüm dünyanın iktisatçılarını, uluslararası ilişkiler uzmanlarını, işletmeci ve kamu yöneticilerini, istatistikçi ve hukukçularını biz yetiştiriyoruz ama ortada tek bir tane bile iktisat teoremi yaratan bilim insanımız yok. “Çal-Kopyala-Yapıştır” esasına dayalı bir anlayışla zaten ortaya başka bir şey çıkması da mümkün değil. ABD ve Avrupa üniversitelerinin yaptığı şekilde performansa dayalı yıllık sözleşme uygulaması Türkiye’de yapılsa, iddia ediyorum üniversitelerimizde görev yapan akademisyenlerin ancak yüzde beşi başarılı bulunur, gerisi kendilerine uzatılan akademik değerlendirme formunda boşluklara yazacak kelime bile bulamazlar.

Mehmet Akif Ersoy’un bundan 106 yıl önce 1911’de kaleme aldığı Safahat isimli kitabında çok güzel iki tane şiiri var. “Tekerrür ve ibret” konulu şiirini sıkça dillendiririm.

“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

“Tarih”i  “tekerrür”  diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

 

Fakat üstadın Üniversitelerle ilgili şiirini çoğu kimse bilmez.

“Bir alay mekteb-i âli denilen yerler var; 

Sorunuz bunlara millet ne verir? Milyonlar. 

Şu ne? Mülkiye. Bu ne? Tıbbiye. Bu? Bahriyye. O ne? 

O mu? Mülkiyye. Bu? Ziraat. Şu? Mühendishane. 

Çok güzel. Hiçbiri hakkında sözüm yok, yalnız, 

Ne yetiştirdi ki şunlar acaba? Anlatınız.

İşimiz düştü mü tersaneye, yahut denize, 

Mutlaka, âdetimizdir, koşarız İngiliz’e. 

Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir; 

Hekimin hâzikı bilmem nereden celbedilir. 

Meselâ bütçe hesabını yoktur çıkaran… 

Hadi Maliye’ye gelsin bakalım Mösyö Loran. 

Hani tezgâhlarımız nerde? Sanayi nerde? 

Ya Brüksel’de, ya Berlin’de, ya Mançester’de!”

Bundan 7-8 ay kadar önce elime Times dergisinin eski bir sayısı geçmişti. Dünyayı değiştiren 100 buluş ele alınmıştı. Chip teknolojisi, internet, nanoteknoloji, mekatonik, hücre ve gen teknolojileri, DNA, fiber iletişim teknolojileri, telsiz, telgraf, telefon, teleks, faks cihazı, mobil telefonlar, uydular, nükleer teknolojiler ve daha niceleri.

Peki bu saydıklarımızın kaçında bizim insanımızın emeği var?

Ya da kaç tanesi için “bunu biz ürettik” diyebiliyoruz?

Maalesef hiç birisine!

Temennimiz Türkiye’nin bilim ve teknolojide çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşması. Ancak bunun yolu; kapı gibi sağlam akademisyenleri bulup yetiştirmemizden geçiyor. Solcu ve çağdaş geçinen aydınlarımızın beğenmeyip yerden yere vurduğu Osmanlı Devleti bu işi Enderun Mektebi’nde halletmiş. Enderun müessesesinde “Önce devlet” ilkesiyle devletin idari yapılanmasında görev alan padişahlar, sadrazamlar, şeyhülislamlar, valiler ve kaymakamlar büyük bir titizlikle yetiştirilmiş ve 600 yıl boyunca bu devletin tartışmasız en önemli insan kaynağını oluşturmuş.

Türkiye’nin Enderun tarzı yapılanmalara ihtiyacı var. Sadece devlet yönetimi için değil, bilim ve teknoloji sahasında da faaliyet gösterecek Enderun okullarını açmak zorundayız. Üniversitelerimizi diploma veren kurum modundan çıkartıp, yaratıcı, geliştirici ve uygulayıcı insan yetiştiren nitelikli ve uluslararası kabul gören bir noktaya getirmeliyiz. Bilim ve teknolojinin gelişmesi noktasında kendisine çok önemli görevler düşen, ancak etkisiz eleman niteliğindeki Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın ise baştan sona yenilenmesi gerekiyor. Bilim ve teknolojiden başka her işle ilgilenen ve aslında hiçbir iş yapmayan bu tarz hantal yapılar Yeni Türkiye‘ye hitap etmemektedir.

Bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce iktisat sınavında öğrencilerime çok basit bir soru sordum ve doğru cevaplayana 25 puan vereceğimi söyledim. Soru şuydu; En basit şekilde demokrasiyi tarif edin ve bu tarifi göz önünde bulundurarak sabahleyin tuvalete girdiğinizde ne yaptığınızı bana anlatın”.

Bu soruyu yaklaşık on farklı sınıfta sordum. Ancak doğru cevap verenlerin oranı hiçbir zaman yüzde üç veya dördü geçemedi. Demokrasi en basit tanımıyla “hakların eşit kullanımı” değil midir?

Cevaplar hep; “Sabahleyin banyoya girer, tuvaletimi yapar, elimi yüzümü yıkar çıkarım.” minvalinde gelir. Ama yukarıdakilere ek olarak kişinin asıl yapması gereken şey; tuvaleti kullandıktan sonra sifonu çekmek değil midir? Sifon çekilip tuvalet temiz bırakılmalıdır ki, kişinin kendisinden sonra girenlerde temiz tuvalet hakkından yararlanabilsin. Bu sorunun doğru cevabını kendilerine söyledikten sonra, okul genelinde tuvaletlerin daha temiz kullanıldığını gördüm. Yıllar sonra Bursa Uludağ’da bir otelde beni tanıyarak yanıma koşan öğrencimin ilk söylediği şey; “tuvalet” sorusunu hiç unutamadığı ve bu konuyu herkese anlattığı oldu.

Öğrencisine hiçbir şey kazandırmayıp sadece kuru bir diploma veren üniversitelerimizin, yeniden yapılanmaya ve ciddi radikal dönüşümlere ihtiyacı var. Çok büyük kampüsler, onbinlerce öğrenci, binlerce akademisyen, şehir içine yakınlık veya uzaklık, uluslararası işbirlikleri gibi sayısal kriterler bir üniversiteyi asla BÜYÜK ÜNİVERSİTE yapmaz.

Büyüklük; buluşla, bilimsel başarıyla, yetiştiren ve yetiştirilen insanların kalitesiyle ölçülür.

Enderun Mektebi, Topkapı Sarayı’nın içinde çok büyük olmayan bir binada faaliyet göstermiştir ama, üç kıtaya altı asır boyunca hükmeden son derece değerli devlet adamları ve bürokratlar yetiştirmeyi başarmıştır.

Mehmet Akif Ersoy, yukarıda dikkatlerinize sunduğum o iki şiirini Sultan İkinci Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilip, İttihat Terakkicilerin Osmanlı devlet yönetimini ele geçirdiği ve sadece 6 yıl içinde bu koca imparatorluğu tarumar ettiği o lanet olasıca “Türklerin uzun yüzyılında” kaleme almıştı. Balkan Savaşları, Çanakkale, Kuzey Afrika, Kanal, Süveyş, Mısır, Libya, Basra, Bağdat ve hatta İstanbul alev alev yanıyor. İşte o kaotik ortamda dahi Mehmet Akif, kurtuluşun bilim ve sanayide olduğunu, bunun içinde üniversitelere önemli görevler düştüğünü anlatıyordu.

Aradan bir asır geçti. Değişen bir şey var mı? Bence yok. Aynı tas aynı hamam. Kendine “aydın” tanımlaması yapan bir avuç azınlık, “Kürt çalıyor Çingene oynuyor” misali üniversitelerdeki kendi küçük dünyalarında 9-5 mesaisi yapıp, hak etmedikleri maaşları ceplerine atıyorlar.

Bu kadar çapsızlığa ve olumsuzluğa rağmen güzel şeylerde olmuyor değil.

Bundan üç hafta önce Biruni Üniversitesi’nin Florya’da bulunan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ni “ziyaret” ettim. Aslında genel bir sağlık taraması için annemi götürmüştüm. Ancak hastanede verilen hizmetleri ve doktorların ilgi ve alâkasını görünce, hastaneye gitme eylemimiz adeta bir “ziyarete” dönüştü.

Birbiri peşi sıra yapılan tahliller, analizler, muayeneler ve tespitler sonucunda annem bir hafta sonra ameliyata alındı ve sağlığına kavuştu.

Türkler çok farklı insanlardır. Yapılan iyiliği, ilgi ve hürmeti asla unutmazlar. Zaten herhangi bir kişi kendisine yapılan iyiliği unutursa o kişi kesinlikle Türk değildir. Bu özellik bizim genetiğimizde mevcuttur. İşte onun için dünyanın tüm mazlumlarına sahip çıkmıyor muyuz?

İşte o yüzden bize Kurtuluş Savaşı’nda para yardımı yapan Hint Müslümanlarını, Pakistanlıları, Java, Burma, Myanmar, Afganistan, Kaşgar Müslümanlarını rahmet ve minnetle anmıyor muyuz?

İşte o yüzden Çanakkale’de birbiri üstüne şehit düşüp bugün yan yana yatan Halepli, Şamlı, Rakkalı, Mekkeli, Medineli, Basralı, Bağdatlı, Musullu, Kerküklü, Selanikli, Kosovalı, Sofyalı, Kahireli, San’alı, Hicazlı Ahmet’e Mehmet’e Ayşe’ye Fatma’ya başı zora girdiğinde sahip çıkmıyor muyuz?

Dost uğrunda ölmek kolay, fakat uğrunda ölünecek dostu bulmak zordur.” demiş Nazım Hikmet.

Mevlana ise; “Dost ise düşünme ver ömrünü gitsin, dost değilse hiç bekletme yol ver gitsin.” demiş.

Peki “vefa” nedir?

Vefa, sevmektir, saymaktır.

Vefa, yapılan iyiliği unutmamaktır.

Vefa, önemli bir dostluk göstergesidir.

Vefa, sözünde durmak, sözünün eri olmaktır.

Vefa, unutmamak, her daim hatırlamak, hatırlanmaktır.

Vefa, “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” cümlesinin ete kemiğe bürünmüş halidir.

Dostluk ve arkadaşlık kavramlarının herhangi bir anlam ifade etmediğini gören Mehmet Akif Ersoy, “Haya sıyrılmış inmiş” isimli şiirinde vefa yoksunluğunu şu şekilde bizlere anlatmış;

“Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde 

Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde 

Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul

Yalan raiç, hiyanet mültezem, her yerde hak meçhul 

Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş 

Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş.”

Bu arada Şeyh Sadi Şirazi’nin “dost” tanımı da göz ardı etmemek gerekir; “Nimet içinde iken dostluktan söz açıp, kardeşim! diyeni dost sayma. Dost, dostunun elini onun perişanlığında, çaresizliğinde tutan kimsedir.”

Peygamber Efendimiz bir hadisinde; “Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Ölmek benim için daha iyi ise canımı al!” diyerek ölümü ne kadar anlamlı hale getirmiş değil mi?

Ne mutlu bizlere ki, “hayır ve şerrin” Allah’ın takdiri ilahisi olduğuna inanan ulvi bir din anlayışına sahibiz. Ölüm kıldan ince kılıçtan keskin bir an, bir lahza. Nefes alıp veren her canlı, işte o an bu dünyayla olan tüm bağını kopartıyor, her şey birdenbire duruyor ve sessizleşiyor. Bu dünyadan ölüm neticesinde ayrılan her canlı, bir başka aleme geçiş yaparken, geride kalan sevenleri onun acısına alışmaya çalışıyor.

Denilir ki; Allah, ölüm acısını dağlara vermiş, dağlar taşıyamayıp yıkılmış. Nehirlere vermiş, nehirler ağlamaktan kurumuş. Rüzgârlara vermiş, rüzgârlar esmiş esmiş tükenmiş. En sonunda hepsi dile gelip, “Al bu acıyı, dayanamıyoruz.” diyerek Allah’a yalvarmışlar. Allah ölüm acısını onlardan almış, biz insanlara vermiş. İnsanoğlu arsızmış. Çabuk unuturmuş, çabuk alışırmış. Dağları yıkan, nehirleri kurutan, rüzgârları tüketen ölüm acısı, insanı tüketememiş. İnsan, acının ilk haliyle kavrulmuş, kavrulmuş, kavrulmuş, ama zamanla alışmış.

Evet, insanoğlu alışıyor. Zor oluyor ama alışıyor ya da alıştığını zannediyor ya da alıştığı hususunda kendi kendini kandırıyor.

Bir insana can vermek, canına can katmak için çalışıp çabalayan o kadar çok insan var ki. Biruni Üniversitesi Florya Hastanesi’nde göz ameliyatımı gerçekleştiren Dr. Fatma Aygün hanıma, annemin ameliyatını gerçekleştiren Dr. Alper Öztürk’e, hastane başhekimi Dr. Yunus Öksüz’e ve kendisi de benim gibi eski bir Kapalıçarşı esnafı olan Lütfullah Yafes beye sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Onların hakkını asla unutamayız.

Unutmak ne kelime! Unutursak hakları bize haram olur.

Kanuni Sultan Süleyman ile Şeyhülislam Ebussuud Efendi arasında geçen meşhur bir yazışma vardır. Topkapı Sarayı’nın bahçesinde dolaşan Kanuni, armut ağaçlarının karıncalar tarafından istila edildiğini görünce Ebussuud Efendi’ye iki satır yazı yazıp ne yapılması gerektiğini sorar; “Dırahta (ağaç) ger zarar etse karınca, Günah var mı karıncayı kırınca?

Ebussuud Efendi, Kanuni’nin bu sorusuna; “Yarın Hakk’ın divanına varınca, Süleyman’dan hakkını alır karınca!” şeklinde cevap verir.

Evet! Yarın herkes Hakk’ın divanına çıkacak ve bu dünyada yaptıklarının mükâfatını görecek. Annemin rahatsızlığında bizlere yardımcı herkese binlerce defa teşekkür ediyor, haklarını helal etmelerini bekliyoruz.

Hak ve vefa önemli kavramlardır. Tabi inanana ve anlayana…

Öyle ya! Vefa, iyi günde aynı masa etrafında oturup, gülüp oynayarak çay kahve içmek, yemek yemek değildir.

Vefa, kendinizi çaresiz ve yalnız hissettiğinizde ve başınızı iki elinizin arasına koyup “şimdi ne olacak, bize kim yardım edecek?” diye düşündüğünüzde size uzanan eldir.

Vefa, cana can katmak, kedere ve üzüntüye ortak olmak, beraberce hislenmek duygulanmak, kucaklaştığınızda birlikte ağlamaktır.

Vefa, hiç tanımadığınız bir insanın üzüntüsü karşısında gözyaşı dökebilmektir.

Vefa, “kendinizi yalnız hissetmeyin, arkanızda biz varız” diyebilmektir.

Biz bunların hepsini Biruni Üniversitesi Hastanesi’nde ziyadesiyle gördük.

Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi’nin 32. Ayeti işte bu tür vefakâr insanlar için nazil olmuştur; “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır.”

Annemi tedavi eden, kucak açan, ilgilenen, bir damla su veren herkesten Allah binlerce defa razı olsun.

 

 

Dr. Mehmet Hakan Sağlam

 

 

 

Paylaş:

Bunada Bakın

KUDÜS BAŞKENT OLURSA AYASOFYA CAMİİ, ERDOĞAN’DA HALİFE OLUR…

(Article 193 – 06.12.2017) ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkesinin büyükelçiliğini 6 Aralık’ta Tel Aviv’den Kudüs’e …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir