Anasayfa / Makaleler / CUMHURBAŞKANI’NA MICKEY MOUSE İKTİSATÇISI DİYEN HADSİZ

CUMHURBAŞKANI’NA MICKEY MOUSE İKTİSATÇISI DİYEN HADSİZ

(Article 066-19.03.2015)

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, geçen hafta içerisinde Ali Babacan’la birlikte Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Sayın Cumhurbaşkanı’nın huzuruna çıkmış ve Dr. Cemil Ertem ve Yiğit Bulut’un da hazır bulunduğu toplantıda Merkez Bankası’nın uygulamaları hakkında bilgi vermişti. Cumhurbaşkanı Ekonomi Başdanışmanı Dr. Cemil Ertem, toplantı sonrasında açıklamalarda bulunmuş ve “geleneksel merkez bankacılığı dönemi sona ermiştir” diyerek, Erdem Başçı tarafından yapılan sunumun kendilerini tatmin etmediğini belirtmiş ve bu sunumun kendilerini neden tatmin etmediğini de “Yıllardır yapılan sunumlardan çok farklı değildi. Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi olarak adlandırılan kontrol mekanizması çerçevesinde yapılan bir sunumdu. Bunun geçmişi Miktar Teorisine dayanır. Yaklaşık 250 yıllık bir teoridir ve bence günü anlamaktan ve anlatmaktan uzaktır.” şeklinde izah etmişti.

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı bu türden bir açıklama yapınca Erdoğan’ı eleştirmeyi kendilerine görev addeden bazı zümrelerin (ki bu zümreler herkesin malumudur) biti kanlandı ve hemen topyekûn saldırıya geçtiler. Bugüne kadar bir tek tane limon alıp satmamış, iktisadı mertek zanneden ne kadar “iktisatçı” varsa -olmayan iktisat bilgileriyle- sağlı sollu üfürmeye başladılar. “Üfürme” diyorum çünkü söylediklerinin başkaca hiçbir karşılığı yok. MB Başkanı Erdem Başçı aynı sunumu örneğin eski Cumhurbaşkanı Sezer’e yapmış olsaydı, aynı çevreler muhtemelen bu defa Sezer’in yanında durur Başçı’ya tefe koyarlardı. Maalesef ahlâksız bir siyaset, ahlâksız bir basın etiği ve ahlâki davranmayan sözüm ona bir aydınlar kitlesiyle karşı karşıyayız.

Güven Sak TEPAV’ın internet sitesinde yayınlanan dünkü makalesinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın 11 Mart Çarşamba günü Sayın Cumhurbaşkanına yaptığı sunumu yere göğe sığdıramıyor ve çok beğendiğini belirtip, sanki oradaymış gibi Başçı’nın vakur, metin ve sade bir anlatım yaptığı kanaatine vardığını söylüyor. Ve Melih Cevdet Anday’ın “Telgrafhane” isimli şiirini terennüm ediyor; “Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın”.

Bu dünyaca meşhur! iktisatçı, merkez bankalarının yaptığı işle sis çanının işlevini meğerse hep birbirine benzetirmiş. Sis çanları yüzyıllardan beri denizlerde seyir emniyetini sağlamak için çalınır, denizin üstünü kaplayan sis yoğunlaştığında, kayalıkların yakınında olduğunu kaptanlara duyurmak için deniz fenerlerinde sis çanı ya da sis düdüğü kullanılırmış. İşte merkez bankalarının ekonomideki temel işlevi de tam da buymuş. Sonra da kinayeli bir şekilde vurguluyor; “İşi bilmeyenler başka işler yaptıklarını düşünüyor olabilir. Fakat yapılan iş budur. Not edeyim.” diyor. Güven Sak, “Keynes’in bize öğrettiği belirsizlikten” (biz derken herhalde kendisini kastediyor) bahsederek, Keynes’in kendine ait muhteşem bir modelle koca dünya ekonomisini krizden nasıl çekip çıkarttığından habersiz olduğunu da böylelikle bir nev’i itiraf ediyor. “Merkez bankaları yol göstericidir. Zaten piyasa ekonomilerinde “kalkınmacı” merkez bankası olmaz, yol gösterici merkez bankası olur. Bilenler bilir.” diyor –kendisinden başka hiç kimse bilmiyor ya!-

Ve yine aynı büyük iktisatçı, Avrupa ve Amerika’daki parasal genişlemelerden ve daralmalardan bahsedip, faiz hadleriyle oynayarak ekonomide bir takım dengelerin oluşacağını zannediyor ve Euro değer kaybettikçe Avrupa ekonomilerinin toparlanacağını ileri sürüyor. Bu düşüncesiyle de Eli Heckscher ve Bertil Ohlin tarafından geliştirilen uluslararası ticaret modeline takılıp kalıyor. Hani 1980 sonrasında Türkiye dahil birçok ülkede ihracatı arttırmak için ülke ulusal paralarının yabancı paralar karşısında değer kaybetmesinin, ülkelerin ihracatını arttıracağını ileri süren ve ancak hammadde bakımından zengin ülkeler için geçerli olan “aptalca teorem” var ya, işte ona. Türk lirası 1980 ilâ 2002 yılları arası dönemde 70 liradan 1 milyon 350 bin liraya çıkarken, Türkiye’nin ihracatının aynı dönemde 3,5 milyar dolardan 35 milyar dolara çıkmasına sebep olan teori işte buydu. Yani Türk lirası ABD doları karşısında 20 BİN kat değer kaybederken, Türkiye’nin ihracatı ancak 10 kat artmıştı. Ancak üretim artışına dayalı ihracat modelinin uygulandığı 2002 ilâ 2014 yılları arası dönemde, Türk Lirası ABD doları karşısında 1,35 TL’den 2,50 TL’ye çıkarken, ihracatımız 35 milyar dolardan 160 milyar dolara yükseldi. Yani Türk lirası ABD doları karşısında sadece %85 oranında değer kaybederken, ihracat artışımız yaklaşık %400 oranında gerçekleşti. Anlayacağınız Heckscher – Ohlin Modeli, hammadde bakımından dışa bağımlı ülkeler için hikâyeden başka bir şey değildir.

Avrupa’da Euro’nun ABD doları karşısında değer kaybetmesinin, Euro bölgesindeki ülkelerin ihracatını arttıracağı düşüncesi ancak alık insanlarca dillendirilebilir. Bırakın fabrikalarında kullanacakları hammaddeyi, fabrikalarını çalıştıracak doğalgazı bile ithal etmek zorunda kalan Avrupa ekonomilerinin (ki Avrupa Birliği’nin bütününde Almanya, İngiltere ve Fransa dışında üretim yapan başka bir ülke görebiliyorsanız lütfen haber edin) Heckscher-Ohlin modelinin tarif ettiği şekilde ihracatını arttırması nasıl mümkün olacak ki? Hele hele karşılarında iğneden ipliğe hemen her şeyi Avrupa’ya ve dünyaya ihraç eden bir Çin faktörü varken.

Dünyaca meşhur! iktisatçı Güven Sak, esas bombayı yazısının sonunda patlatıyor ve Erdem Başçı’nın sunumu sırasında bir hata yaptığını, sunumunda; “Hani şu şöyle olursa faiz artar, böyle olursa düşer” gibi basit slaytlara yer vermediğini, bundan dolayı başta Cumhurbaşkanı olmak üzere Ekonomi Başdanışmanlarının olayı anlamadığını ileri sürüp oradakileri “Mickey Mouse İktisatçıları” olarak nitelendiriyor. Tabii makaleyi okuyanlar bu çirkin tanımlamanın sadece başdanışmanlar için kullanıldığını düşünebilir ancak, Sayın Cumhurbaşkanı’nın da iktisat kökenli olduğu göz önüne alınınca işin rengi değişiyor. “Mickey Mouse iktisatçıları” diyerek aslında Sayın Cumhurbaşkanı ile dalga geçiyor arkadaş.

Türkiye maalesef tezatlarla dolu bir ülke. Ortalıkta onbinlerce yüzbinlerce iktisatçı var ama bir tane bile teori sahşbş iktisatçı yok. İktisat fakültelerinde okuyan öğrencilere henüz birinci sınıfta iken “İktisadi Düşünceler Tarihi” isimli bir ders verilir. Bu derste Merkantilizmden başlayarak Monetaristlere kadar hemen her teorem ve uygulama hakkında genel bir bilgi aktarımı yapılır. Ancak aktarılan bilgi, her bir iktisadi düşünce sistemi için en fazla iki üç, bilemediniz dört sayfadan ibarettir.

Ekonomide çarkların tekrardan harekete geçirilmesi için devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiğini savunan Keynes’in bu fikrini herkes bilir, ancak New Deal denilen muhteşem uygulamalarının detaylarını kimse bilmez. Velhasıl ortalık hiç bir şey bilmeyen “iktisatçılar”la doludur. Bir laf vardır; “dinime küfreden Müslüman olsa” diye. Birileri çıkıp ekonomi hakkında atıp tutuyor ama asıl bilmeyen “kendileri”.

Edebiyatımızda “tevriye” denilen bir sanat vardır. Sesteş bir kelimenin bir dizede, beyitte, dörtlükte iki gerçek anlama gelecek biçimde kullanılmasına ve bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetmeye tevriye sanatı denilir. “Örtmek, meramı gizlemek” anlamına gelir. Cumhurbaşkanı’nı ve Ekonomi Başdanışmanlarını “Mickey Mouse İktisatçıları” olarak tanımlayan Güven Sak isimli cahile, Nef’i’nin tevriye sanatıyla kaleme aldığı meşhur dörtlük çok uygun düşüyor;

Tahir efendi bana kelp demiş,

İltifatı bu sözde zahirdir,

Maliki mezhebim benim zira,

İtikadımca kelp tahirdir.

Merkez Bankası Başkanı’nın uyguladığı para politikasını bir matah zannedip sırf Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çevresindeki insanları kötülemek ve karalamak için onlar hakkında “Mickey Mouse İktisatçıları” tarzında ahlâksızca benzetme yapan Güven Sak ve onun gibilerin, isimlerinin Türk İktisat Tarihi’ne altın harflerle yazılmalarını sağlamak için Batı menşeli iktisat politikalarını örnek alıp atıp tutacakları yerde, eğer bu işi çok biliyorlarsa Türkiye’ye uygun bir ekonomi modeli yaratmaları gerekmez mi?

Ben iddia ediyorum; Cumhuriyet döneminin tüm iktisatçılarını toplayıp 100 ile çarpsanız, Osmanlının son dönem Maliye Bakanlarından Mehmet Cavit’in tırnağı bile etmez. İsminin başına Profesör ünvanı ilave edilince kendini Keynes ya da Friedman zanneden ancak iktisattan zerre kadar anlamayan kişilerin, dünya ekonomi tarihinde neden bir tane bile Türk’ün isminin geçmediğini kendilerine sorması gerekmiyor mu?

Osmanlı Devleti’nin mali otoriteleri bu tarz kişilerden oluşsaydı 623 yıllık devlet herhalde altı senede tarihe karışır giderdi. Osmanlı ne merkantilizmi biliyordu ne de liberalizmi. Keynes ve Friedman ise o asırlarda zaten henüz doğmamıştı. Peki Osmanlı’nın ekonomi politikası nasıl bir özellik arz ediyordu? Bunu hiç merak etmiyor musunuz? Bunu merak edenler için dört kelimelik bir cümle her şeyi izah edecektir; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.

Osmanlı Devleti’nin sosyal, siyasal, hukuksal ve ekonomik yaşantısı hep bu temel ilke üzerine kurulmuştur. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi Osmanlı devlet mekanizmasında görev yapan her bürokratın temel “nirengi” noktasını oluşturmaktadır. Padişah diyor ki “öyle bir karar alalım ki sonradan dönüşü olmasın”, kadı diyor ki “öyle bir ceza verelim ki uygulanabilir olsun”, maliyeci diyor ki “öyle bir vergi koyalım ki ödenebilir olsun”, bir vakıf kurucusu diyor ki “öyle bir vakıf kurayım ki asırlar boyu insanlara hizmet etsin, sürekli ve daim olsun”.

Osmanlı devlet yaşantısında “insan”ın dikkate alınmadığı hiçbir uygulama bulamazsınız. Çünkü insan, devlet idarecilerine Allah’ın birer emanetidir. Osmanlının yaklaşık dört asır boyunca uyguladığı ve “Provizyonist özellik arz eden iktisat politikası da “insanı” esas almıştır. Bu iktisat politikasına göre ülkede üretilen her türlü mal ve hizmet öncelikle ülke halkının kullanımına sunulacaktır. Örneğin ülke içinde 2 milyon ton pamuk üretiliyor ve loncalar ile halkın pamuk ihtiyacıda aynı düzeyde ise o yıl üretilen pamuk hiçbir şekilde ihracata konu edilemez. Eğer halk ve loncaların talebi 1 milyon 500 bin ton ise, bu durumda fazla üretime konu 500 bin ton pamuk yurt dışına ihraç edilebilir. Osmanlı, hemen her türlü mal ve üründe bu politikayı asırlar boyu büyük bir titizlikle uygulamıştır. Aksi bir uygulamanın ülke içerisinde mal sıkıntısına ve kıtlığa yol açacağını, bu durumun fiyatları yükselteceğini çok iyi biliyorlardı. Provizyonist ekonomi politikası Osmanlı’da yaklaşık 450 yıl boyunca enflasyonun çok düşük düzeyde yaşanmasına, fiyatlar genel seviyesinin fazla yükselmemesine ve halkın refah seviyesinin stabil kalmasına imkân sağlamıştır. Ne zamana kadar? Osmanlının Batı ekonomileriyle entegrasyonuna imkân sağlayan Baltalimanı Ticaret Antlaşması imzalanıncaya kadar. İşte bu nedenledir ki Osmanlı ekonomi tarihinde enflasyon, dört buçuk beş asır boyunca toplamda yüzde 300 oranında arttığı halde, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde yüzde 100 milyon olarak gerçekleşmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hemen her ortamda dile getirdiği “yüksek faiz” vurgusu Türkiye’de faaliyet gösteren iş adamı ve sanayicilerin ortak sorunudur. Tabii bu ülkede yaşayan ve kredi kartıyla harcama yapan her Türk vatandaşının da. Yüzde 12-13’lere ulaşan kredi faiz hadleriyle yatırım ve harcama yapmak gerçekten büyük bir cesaret gerektirmektedir.

Bazı kişiler Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz politikasının oldukça doğru olduğunu, faizlerin düşürülmesi durumunda yabancı sermayenin Türkiye’yi terk edeceğini, bu nedenle faizlerin düşürülmesi ilk başlarda ekonomide olumlu etki yaratsa da, sonrasında yabancı sermaye çıkışından dolayı azalan kredi hacminin faiz oranlarını tekrardan yukarı çekeceğini iddia etmektedir. Monetaristlerin izah ettikleri şey zaten bire bir bu değil midir? Çünkü, Monetaristlere göre faiz oranları paranın arz ve talebine göre değil, kredinin arz ve talebine göre oluşur. Öyleyse, para arzını arttırarak faizi düşürmek ve bu yolla yatırımları uyarmak mümkün değildir. Bu amaçla piyasaya verilen ilave para, kısa dönemde fiyatları etkilemeyip üretimi arttırsa da, uzun dönemde sadece enflasyona neden olup, üretimi arttırmaz.

Olaya bu cepheden yaklaşılırsa iddia inandırıcı gelmekte ve Merkez Bankası Başkanı’nın yaptıkları doğru gibi görülmektedir. Bazı kişiler ise olaya sadece siyasi açıdan yaklaşıp Erdoğan düşmanlığı üzerinden Merkez Bankası Başkanı’nı koruma ve kollama görevini üstlenmektedir.

Ancak gerek Hükümet cephesinin gerekse Sayın Cumhurbaşkanı’nın karşı çıktığı ve feryat ettiği olay sadece yüksek faiz olayı değildir ki. Öncelikle Merkez Bankası’nın yüksek faiz politikasından dolayı devlet iç borçlanma senetlerine şu an için dünyada en yüksek faiz ödemesi yapan ülkelerden birisi Türkiye’dir. Hazine verilerine göre 2014’ün üçüncü çeyreğinde Türkiye’nin toplam iç borç stok rakamı 438 milyar TL’dır. Faiz oranlarındaki her “bir” puanlık artışın T.C. Hazine’sine getirdiği ilave yük yılda 4,38 milyar TL olup 1 milyar 900 milyon dolara karşılık gelmektedir.

Gezi olaylarının hemen öncesinde faiz oranları Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmadığı kadar düşük bir seviyeye gerilemiş ve yüzde 4,61 düzeyini görmüştü. Gezi Olayları Türkiye’deki olumlu havayı birdenbire tersine çevirmiş, artan siyasi ve politik riskin etkisiyle faiz oranları hızla yükselmeye başlayarak ilk aşamada %8’lere, sonrasında ise 17/25 Aralık 2013 Yargı ve Emniyet Darbesi ile birlikte %12’lere fırlamıştı. Yaklaşık yüzde 7,5 oranında artış kaydeden faiz oranlarının sadece kamu iç borç stok rakamı dikkate alındığında 1,5 yıllık bir zaman süresi içerisinde Türk Hazinesi’ne getirdiği ek maliyet rakamı 49 milyar TL ediyor ki bu da yaklaşık 23 milyar dolara karşılık geliyor.

Peki bu 49 milyar TL ya da diğer bir ifadeyle 23 milyar dolar ne anlama geliyor? Merkez Bankası’nın uyguladığı yüksek faiz politikasından dolayı Devlet Hazinesi’nden çıkan bu parayla neler yapılmaz ki. Mesela muhalefet liderlerinin ve Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’nın yaklaşık bir yıldan beri dillerine pelesenk ettikleri yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın toplam maliyeti 1 milyar 350 milyon lira. Bu sarayın aynısından sadece Ankara’ya değil Türkiye’nin 39 iline birer tane daha yapabilirdik. Maliyeti 4,5 milyar TL olan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden 11 tane daha inşa edebilirdik. Ankara ile İstanbul arasındaki Hızlı Tren’in maliyeti 7,2 milyar TL olduğuna göre aynı hattan 7 tane daha yapılabilirdi. Asya ve Avrupa kıtalarını denizin altından birbirine bağlayan ve Türkiye’nin medarı iftiharı Marmaray Projesi’nin maliyeti ise sadece 8 milyar TL. Rantiyecilerin cebine giren parayla Boğaz’a 6 tane daha Marmaray yapabilirdik.

Çok fazla bulaşmak istemiyorum ama on binlerce dolar maaş alıp, Boğaz’da balık eşliğinde viski ve rakı zıkkımlanmak suretiyle Türkiye ekonomisi hakkında ahkâm kesen iktisatçılara bir atasözünü hatırlatmak isterim; “Biliyorsan konuş alim sansınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar.

Geçmişte Başbakan Erdoğan’a IMF ile Stand-By anlaşmasını yenilemediği için ha babam de babam saldıran meşhur Türk iktisatçılarının bugün içine düştükleri durum ortada. Fazla söze ne hacet.

Bunada Bakın

SİZLER; MUSTAFA KEMAL’İN DEĞİL ASKERLERİ, İTİNİN PİSLİĞİ BİLE OLAMAZSINIZ…

(Article 258 – 05.09.2019) Son dönemde Türkiye’de yaşanan bazı olaylar toplumun giderek kutuplaştığını ve bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hacker Blog Hack Haber